8 Ekim 2015 Perşembe

Yaşama, insana, gezegene dair

Bunlar bir ara sıkı bir sosyal medya diyeti uyguladigim sira topluca seyrettigim filmler. Hepsinin benim icin  ortak bi tarafi var ama adini koyamiyorum. Bu gezegen üzerindeki yasama ve insana dair az/hic konusmali belgeseller/filmler diyelim. Arada sistem elestirisi yapanlar da var. Degisik bir seyler izlemek istediginde ve az konusmadan rahatsiz olmayacagini hissediyorsan tavsiye ederim.

  • Qatsi üclemesi. (Godfrey Reggio)  Qatsi sözcügü Hopi Kizilderilileri'nin dilinde "yasam demekmis. Üclemeye ilham verenlerin arasinda Ivan Illich ve Leopold Kohr'un da oldugunu ise yeni ögrendim. 
  1. Koyaanisqatsi (1982): Bir magara duvarindaki resimle baslayip yine onunla biten medeniyet elestirisi. Philip Glass'a ait müzik cildirtici ama yine de kötü diyemiyor insan. Tuhaf bir etkisi var. Internette bulunabilir. En azindan finali kacirilmamali. "Koyaanisqatsi" cilgin, dengesinden cikmis, cözülmekte olan yasam demek.  
  2. Powaqqatsi  (1988): Müzikler yine Philip Glass'a ait. "Powaqqatsi" kimi cevirilere göre dönüsüm icindeki yasam, kimilerine göre ise baska yasamlari kendisi icin sömüren parazit yasam veya canli türü anlamina geliyormus. Bu filmin ana temasi dünya üzerinde yasamin gelenekselden endüstriyele dönüsmesi, endüstri ülkelerinin dünyanin kalan kismini sömürmesi oluyor haliyle. Filmin giris sahneleri Brezilya'daki altin madeni Serra Pelada'dan. Mutlaka, en azindan bu sahneler izlenmeli.  Ben kendime ceki düzen vermek icin arada bir dönüp yeniden izlerim. Giristeki düdük sesi, madenci amcalarin bakislari, sonlara dogru cuval yerine sirtta tasinan madenci cok sey anlatiyor.
  3. Naqoyqatsi (2002). Üclemenin sonuncusu. Naqoyqatsi bir savas olarak yasam demekmis. Filmin stüdyolari World Trade Center'a cok yakinmis ve 11 Eylül saldirilari filmin icerigini etkilemis. Müzik yine Philip Glass'tan. Fakat yillar gectikce ve sinema/müzik teknigi ilerledikce daha harika seyler yapilmasi beklenirken bu ücüncü film sanki ilk ikisinin siirselligini ve etkisini yakalayamamis. Bende bir iz birakmamis örnegin, hic bir sahnesini animsamiyorum.
  • Ron Fricke'in yorumsuz konusmasiz üc belgeseli. Ücleme denmiyor acikca ama öyle denebilecegini saniyorum. Bu gezegen üzerinde yasam, kültür, gelenek, endüstri, modernite, ..Ne arasan var.
  1. Chronos (1985) - Filmin adi Antik Yunanca'da "zaman" demek. Senkronize, kronolojik gibi modern sözcüklerden de taniyoruz kendisini. Film boyunca zamanin degisik ölceklerdeki akisini izliyouz. Tarihsel veya mevsimsel ölceklerde. 
  2. Baraka (1992) - 6 kitada , 24 ülkede 14 ay boyunca cekilen materyalin bir araya getirilmesiyle olusmus. teknik acidan bir ilke imza atiyormus ama ben anlamiyorum tabii neyin nesi oldugunu. Filmin adi, "Baraka", Ibranice ve Arapca'daki tanrisal kutsayici güce isaret eden ortak sözcükten geliyor. Yanlis bilmiyorsam, Türkce'deki "bereket".
  3. Samsara (2011) - 5 yilda 25 ülkede cekilmis. Samsara Sanskritce'de yasam/ölüm/yasam döngüsüne isaret eden sözcükmüs. Film belirgin bir mesaj vermiyor olusu sebebiyle elestirilmis. Pardon? Su sahneler bir mesaj vermiyor mu yani?



  • Home (2209) neredeyse tamamen yukaridan, havadan cekilmis yeryüzü görüntüleri. Evimize dair 120 dakikalik bir  belgesel :) Yann Arthus Bertrand tarafindan 50'den fazla ülkede cekilmis. TED'de yaptigi bir konusmada filmin copyright korumasi altinda olmadigini söylemis. Ben Wikipedia'nin yalancisiyim :) Öyleyse buyurun :)
  • Life in a day: 192 ülkeden 80.000 kisi yapilan cagriya uyarak youtube'da yasamlarindan belli bir günün (24 Temmuz 2010) cekimlerini paylasmis. Film bu paylasimlarin birlesiminden olusuyor. Gezegenimizde normal bir gün :) Insan olmak üzerine bir film diyebiliriz ya da... Ilginc deneme, hos film. Tamami  burada...
  • The Tree of Life. Bilenler diyecek ki "ama The Tree of Life belgesel degil ki?" Biliyorum ama hem yaklasik ayni dönemde ve ayni ruh haliyle izledigimden, hem de sessiz derinliginin verdigi mesaj yüzünden yukaridaki diger filmlerle bir arada düsünürüm ben bu filmi hep. Ve ne zaman haberlerde cocugunun cenazesine gitmek zorunda birakilan bir anneye rastlasam, filmden su kisim gelir aklima ve anne rolündeki Jessica Chastain'in "Neredeydin? Neden?" diye sormasi. 

Taniyanlarin bildigi üzere, bazen yazinin girişinde yerinde olmayan aklım, yazinin sonunda gelir başıma. Simdi bendeki ortak yanlarini biliyorum bu filmlerin. Hepsi de yasami kutlamak, yasami daha da yasam dolu kilmak (Dürr) ve yasam dolu olmayan herseyi bozguna ugratmak (Thoreau) cabasini ayakta tutan filmler. Bu kontenjandan proce kapsamina alalim bi zahmet.

Dipnot: Bana seyredilecek kiymetli ama az bilinen filmler bilip bilmedigimi sorarak bu listeyi üc yil sonra aklima düsürene tesekkürler. 

Dipnot 2: Basligin yaziyla kesinlikle bir ilgisi var. Bi sey deniyorum da... 
   

Kalp - yürek - gönül




Baska yerlere not ettigim bazi seyleri buraya tasiyorum bugün. Bir tür temizlik....
Örnegin su yazi var: Nicin gönlüm degil, yüregim cesur? diye soruyor Dücane Cündioglu. Kalp - yürek - gönül sözcüklerinin Türkce'de ince nüans farklarina sahip olmasi konusunu daha önce Zülfü Livaneli de yazmisti. Onun da linkini vermek istemistim, konu bütünselligi acisindan. Fakat aradim aradim bulamadim. Her neyse, dil canli bir sey; gönül baska, yürek baska, kalp baska titresiyor. Ne kadar az düsünüyoruz böyle seylerin üzerinde... Baska seyler cok zamanimizi aldigi icin mi, yoksa böyle seyleri az düsündügümüz icin baska seylere yer mi aciyoruz hayatimizda?  Ve ayrica bütün düsünce balonlari yukaridaki gibi olsaydi dünya nasil bir yer olurdu?


6 Ekim 2015 Salı

Perdede yeni renk trendleri


We share the same biology, 
regardless of ideology

Son ikibin yilin en cok tartisilan cümlelerinden biridir herhalde: "Düsmaninizi sevin."
Kulaga biraz oksimoron gelmiyor mu? "Ha, anladim, evet" deyip gecilecek cümlelerden degil.

Haber bültenlerini arada bir bu cümleyi anlayisimi kontrol etmek icin kullanirim. Cümleyi olayin üzerine yatiririm. Bi alttan bakarim, bi üstten bakarim. Bakalim simdi anlayabiliyor muyum diye sorarim kendime. Bakalim simdi cümleyi haberin camuruna, cirkefine  ve kanina bulayip somutlastirdigimda hala parlamaya devam ettigini düsünüyor muyum?  Anlamak da degil, icimde hissedebiliyor muyum hala?

Son zamanlarda anlar ve hisseder gibi oldugumu saniyorum.
Insan varolussal bir güdünün sonucu olarak belki, hayatta kalmak sansini arttirabilmek icin galiba, kendi gibi olani, kendine benzeyeni, kendinden olani daha kolay ve daha cok seviyor. Bunu normal sart kabul edip, su kenara koyalim.

Ama son tahlilde düsmanimizla bile (en az) bir ortak yanimiz vardir: Insan olusumuz.

(Bi kaplan bize saldirabilir ama bunu kendi varolussal icgüdülerinden dolayi yapar, düsmanlik duygusundan degil, cizgi filmler bu konuda yaniltir, Shir Khan'in Mogli ile özel bir derdi yoktur. Dolayisiyla düsmanimiz daima bir insandir.)

Simdi, takip edebiliyor musun mantik cizgisini? Düsmanin en azindan insan olmasi acisindan seninle ortak bir paydayi paylasir, sana benzer, senin gibidir, sendendir. Insanligindan cikmis olabilir. Cok feci seyler yapiyor olabilir. O zaman bile öyledir. Özümüz fecilik degil, insan olmaktir cünkü. Sahip oldugumuz herseyden silkelendigimizde (feciligimiz dahil) geriye bi tek insan olusumuz kalir cünkü.

En azindan bunu yapabilir miyiz? "Düsman"in icindeki "uyuyan güzeli", insani sevebilir miyiz? Onun icin üzülebilir miyiz? Secimlerinden dolayi? Onun icin endiseye kapilabilir miyiz? Varacagi noktadan dolayi? Kendimize üzülür gibi, kendimiz icin endiselenir gibi?  Sevmek dedigin nedir ki sonucta? Yürek cirpintisi mi? Birak, "düsman"ini görünce kelebekler ucusmayiversin karninda. Gözlerin zaten parlayacak degil. Oksitoksin de salgilamazsin.  Bunlari beklemek cok fazla olur. Ikibin yillik cümlenin kastettigi de bu degildi sanirim. Yoksa devami "Size zulmedenler icin dua edin" diye gelmezdi.  Bize kötülük edenler icin, ortak insanligimiz icin,  üzülebilir miyiz, endise edebilir miyiz, dertlenebilir miyiz? Insan gibi davranabilir miyiz? Düsmanligimizi, "düsman"imizin insan olusundan dolayi hakki olan herseyi, her sart altinda korumak üzere, adabiyla yasabilir miyiz? Cünkü, evet, düsmanligin bile bir adabi vardir.

Cocugu öldügünde, örnegin, kendi cocugumuz ölmüs kadar üzülemeyiz sanirim. Ama onun, bizim cocugumuz ölse ne kadar üzüleceksek, en az onun kadar , en az o kadar üzüldügünü tahmin edebilir miyiz? Hissedebilir miyiz bunu? Cünkü, derler ki  Ruslar da sever cocuklarini ve zaten - insan olusa dahildir-  herkes sever cocugunu.

Bunu yapabilecegimi saniyorum.
En azindan bunu yapabilmemiz gerektigini saniyorum.
Bir tek bunu yapabilsek bile büyük fark yaratacagina inaniyorum.

Dipnot 1: Bu yazi, bir kavram olarak düsmanin ne oldugunu ve gercekligini  tartismaz; yazidaki bütün "düsman"lar, ben eklesem de , eklemesem de, tirnak icindedir.

Dipnot 2: Basligin yaziyla bir ilgisi yok. Bi sey deniyorum.


"Magic Loop"

Yep, I understood it at the end: Magic Loop.
I agree with others in Pinterest.
It's really the best instruction I've ever found.

Ja, I habe es verstanden! Sogenante "Magic Loop".
Ich stimme anderen in Pinterest zu.
Das ist wirklich die beste Anleitung, die ich je gefunden habe.

Evet, sonunda anladim :) "Magic Loop", büyülü halka.
Pinterest'teki diger yorumcularla ayni fikirdeyim.
Gercekten buldugum en iyi magic loop tarifi.

Tesekkür


Bu seferki grip vakasini olabildigince hafif atlatmamda emegi gecen asagidaki ekibe tesekkürü bir borc bilirim:

- Ihlamur cayi, arada adacayiyla
- Kebabiye. Agizda cignemek, hemen yutmayip biraz bekletmek özellikle ses kisikligina iyi geliyor, bogazi rahatlatiyor.
- Tuz-karbonat solüsyonuyla agiz, bogaz gargarasi, burun yikama (Bomba!)
- Dis macunu ve dogal dudak nemlendirici krem sirayla (ayni anda üc yerden birden patlayan ucuklari geminde tutabildikleri kadar tuttuklari icin
- Cay demleyip getiren koca
- Ben uyurken sessizce ödevini yapan ve  bir haftadir sabirla öpücük yasaginin kalkmasini bekleyen cocuk
- Sezer! (kebabiyeyi ondan ögrenmistim, tuz-karbonat solüsyonunu da o önerdi, Hizir gibi mübarek :)

5 Ekim 2015 Pazartesi

da

uyku tutmadi, sosyal medyanin anlattigi pazar hikayeleri yetmedi, kendi eski hikayelerime daldim azicik...
...da farkettim.
ayri yazilmasi gerekirken dalginlikla bitisik yazdigim
ve
bitisik yazilmasi gerekirken ne akla hizmetse ayirdigim
bütün de/da'lar icin
Türkce konusan dünyadan özür dilerim.

4 Ekim 2015 Pazar

Sokrates'in Savunması - Kriton - Phaidon


Apologie - Kriton - Phaidon
Oldenburg, 2011


Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: 
ben ölmeye, siz yaşamaya. 
Hangisi daha iyi? 
Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.

Bazi yazarlar ve bazi kitaplari vardir ki, herkesin onlar hakkinda, leyhte ve aleyhte söyledigi otuz iki milyon yorumu  okuruz da, orijinal metni ya nadiren okuruz, ya hic okumayiz. Adam Smith - Milletlerin Zenginligi öyle bir kitaptir. Charles Darwin - Türlerin Kökeni öyle bir kitaptir.  Descartes, Kant, Marx, Freud, cok daha geriye gidecek olursak Antik Yunan filozoflari, Sokrates, Platon, Aristoteles öyle düsünürlerdir. Bunlar sadece ilk anda aklima gelenler...

Bir süre önce baskalarinin klasikler üzerine yazdigi yorumlari okumaktansa neden gidip orijinallerini okumadigimi daha cok sorgular oldum. Adam Smith öcü müydü, yoksa sadece yanlis mi anlasildi?  Darwin aslinda tam olarak ne demisti? Böylece "orijinallerini okuma", en cok önemsedigim okuma hedeflerinden biri oldu.

"Sokrates'in Savunmasi"ni o yüzden okudum. Sokrates kimdi? "Bildigim tek sey hicbir sey bilmedigimdir" diye ööyle durup dururken mi demisti? Niye demisti? Nasil demisti?

Felsefe tarihcilerinin üzerinde birlestigi üzere, Sokrates hakkinda bildigimiz her seyi Platon söyledigi icin biliyoruz. Sokrates'ten kalma, bilinen hicbir yazili metin yok. Platon Sokrates'e öyle dedirttigi icin de Sokrates'in bilgeliginin hic bir sey bilmedigini bilmesinden kaynaklandigini kabul ediyoruz.

Sokrates'in Savunmasi, yani orijinal adiyla "Apologia Sokratus", Sokrates'in "inancsizlik ve Atinali masum gencleri zararli fikirlerle zehirlemek" suclarindan dava edilmesi üzerine, mahkemede yaptigi savunma konusmasini iceriyor. Bati dillerinde Apologie/Apology sözcügünün yasadigi anlam kaymasi kafa karistirmasin. Özür dilemiyor, hayir, kendini savunuyor.  Kisa ve kolay anlasilir bir metin. Lise ögrencileri bile anlayabilir. Neden liselerde böyle metinler okutmazlar ki? Karlofca Antlasmasi'ni kaldirabilmis her liseli bünye, bence Sokrates'in Savunmasi'ni da kaldirabilir. Hayir, biz lisedeyken bi kuplecik olsun okutsaydiniz da, felsefe metinlerinin sanildigi kadar uzak ve ulasilmaz seyler olmadigini anlamak icin kirk yasimizi beklemeseydik diyorum :(

Benim kütüphanede buldugum Apologia basimi, konu bütünselligi acisindan Platon'un diyaloglarindan ikisini daha iceriyordu.

Biri Kriton. Sokrates'in mahkum edilisinden hemen sonra, arkadasi Kriton hücresinde ziyarete gelir ve Sokrates'e hemen o gün kacabilmesi icin yardim teklif eder ve neden ölüm cezasini kabul etmeyip kacmasi gerektigini aciklar. Kriton ile Sokrates'in arasindaki diyalog, Sokrates'in neden kacmayacagi ve cezayi neden kabul ettigine dair aciklamalarindan olusur.

Ücüncü metin, yani Phadion ise, önceki ikisinden daha uzun ve daha detayli, daha incelikli bir felsefi tartisma. Bu konusma metninde Sokrates baldiran zehiri icerek ölecegi gün, hücresinde, yakin cevresinden ögrencileri ve dostlariyla ölüm, ölüm korkusu (veya korkusuzlugu), ölüm sonrasi, ruhun ölümsüzlügü vb. üzerine felsefi bir tartismaya girisiyor. Digerlerinden daha dikkatle, Sokrates'i adim adim izleyerek, her cümlesini tam anlayarak okumak gerek. Bu diyalogda Sokrates'ten cok Platon'a atfedilen "Idealar Kurami"ni Sokrates'in agzindan tartisan, vurgulayan bölümler var.  Liselileri -eger özel istek göstermezlerse- Phaidon'dan muaf tutabiliriz. Ben de grip kafasiyla her seyi tam anlamadim. Belki grip olmasam bile ilk okumada tam anlamayabilirdim. Tekrar okuyacagim. Phaidon Sokrates'in baldiran zehrini icerek ölmesiyle son buluyor.

Sonuc olarak Sokrates'i nakillerle degil, biraz daha direk taniyoruz bu metinlerden. Bilerek veya bilmeyerek gözlerimden yaslar getirecek seyler söyledi. "... veya bilmeyerek " diyorum, cünkü hicbir sey bilmedigini söyleyen oydu. Sokrates'in gerisinde duran ve onu konusturan kisi olarak Platon'la da el sıkışıyoruz elbette. Hangi noktada Sokrates'le, hangi noktada Platon'la diyalogdayiz; tam emin degilim/degiliz. Platon'u biraz daha tanimak gerek. Daha bi Devlet'i okumak gerek, daha magara benzetmesini baglaminda anlamak gerek, daha cocuklari niye ailelerinden alip devletin yetistirdigi bir sistem öngörüyor bakiim, sormak gerek. Daha Sokrates'in son gününde hücresindeki sohbette Platon niye yoktu ve yoklugunu diyalogda Phaidon'a neden özellikle söyletme ihiyaci hissetti, onu cözmek gerek.

Daha cook okumak gerek anne, coook!

Dipnot: Daha önce Seneca okurken de demistim, felsefe kitaplarini yayina hazirlayanlar, okurla filozofun arasinda durmamali. Diyecek sözü, ekleyecek yorumu, yapacak aciklamasi varsa, bunlar metnin sonunda yapmali. Bu kitabi yayina hazirlayanlar öyle yapmis, cok da iyi etmisler.


2 Ekim 2015 Cuma

Ekim bir, gol bir....
Grip oldum...
Bi hasta olup gelicem...

30 Eylül 2015 Çarşamba

Eylül biterken...


Yenilen pehlivan gürese doymazmis. Haftasonundan beri ben de yine dokumakla mesguldüm. Bu seferkinin adi "deli kizin dokumasi". Yok, cok delice bir sey yaptigimdan degil, internette bu tür denemelerden yüz milyon tane var. Yine de kare ve ücgen yerine dogal sekiller diye belki. Yine de öyle iste...  


Bu sefer daha cok renk ve daha fazla  "o rengin arasina sundan, bu rengin arasina ondan" var. Ikinci deneme icin fena degil herhalde. Ama yok, hala olmuyor. Kismen cercevenin centiklerinin cok aralikli olmasindan kaynaklandigini farkettim. Daha kalin iplerle veya baska malzemelerle (rafya? bast?) daha iyi sonuclar alinabilecek belki. Bi de o renk gecislerindeki bosluk konusunu hala tam anlamamisim.



Arka tarafi da böyle oldu.


Sonra ben bütün o ipleri dügümledim, temizledim. Cerceveden de sagsalim cikarmayi basardim. Simdi geriye bu dokunmus parca ile ne yapilabilecegi sorusu kaldi. Duvara asmaktan baska? Yaptigim seylerin bir islevi olmazsa hosuma gitmiyor. Hatta normalde en basindan bir kullanim alani bulamazsam hic baslamiyorum. Zanaat zanaat icin olamiyor bende :) Bu dokuma islerinde sirf tekniğiğ biraz  cözebilmek adina islev bulmadan dokumus oldum. E, n'olucak bu simdi?

Neyse, dokuma isleri simdilik böyle. Biraz ara verip baska islere dönmeye karar verdim. Bu arada üc bes firin ekmek daha yiyeyim, sonra yine dönerim dokumaya.

Bu güzeli ilk pazartesi günü gördüm:


Fotograf makinesi yanimda degildi. Bitki fotograflamanin güzel yani, ertesi gün tekrar makineyle yanindan gectiginde genelde hala orada duruyor olmasi.

Akcaagaclar kizardi. Akdikenler, kusburunlari kizardi. Kayinlar ve atkestaneleri diplerine sanatlarini ve meyvelerini sacti. Bunlarin hepsini dün sabah serinliginde (birrr!!) nehir kenarinda yürürken gördüm. Bi de ögleden sonra Japon kirazlarinin yanindan gecerken farkettim: Bazilari yeniden cicege durmus. Agaclar bazen yapiyor bunu. Sonbaharda tekrar baharsiyorlar. Sanirim insanin gözüne herseyin zittini da barindirdigi bilgisini sokmak icin yapiyorlar. Sonbaharda cicek aciyorlar, yazin da yaprak döküyorlar bazen. Keske insanlar da yapabilse bunu. Sonbaharinda cicek acabilse. Ama abartmadan, zarafetle. Cok fazla fuşyaya, cingene pembesine bulanmadan. Japon kirazlari gibi...

Eylül, sen de bitiyor musun bu arada? Sana ben tesekkür ederim. Harika bir otuz gündü bu gecen. Renkler, ipler, kagitlar, boyalar, temize cekmeler, hesaplasmalar, siirler, sarkilar, cicekler, böcekler, tarcinlar, elmalar... Yeterince Eylül'düm sanirim. Ama daha bitmedi, yarindan itibaren birazcik da Ekim'eyim  ben :)

Eylül'de yaptigim en iyi islerden biri, sanirim FB'u dondurmakti. Mecra kritigine baslamayacagim, hayir. Belki de mecranin kendisinde bir sorun yok. Sorun onu nasil kullandigimizda. Hesabi dondurmadan önce epey ceki düzen vermistim. Tatilden döndügümde temiz, derli toplu bir ev bulan insanlar gibi görece derli toplu bir FB hesabi bulacagim. Yükledigi negatif enerjiye gelince, onun kültürel bir sorun oldugunu saniyorum. Bir Japon'un, bir Paraguayli'nin, bir Isvicreli'nin FB hesabi bu kadar negatif yükleme yapar mi ki? Merak ediyorum.  

Bugün kapanisi neyle yapayim diye düsündüm, düsündüm; karar vermem zor oldu. Üstelik tekrara da düsmüs olabilirim.

 

28 Eylül 2015 Pazartesi

Sınırlarını tartış



Bu, yola düsmüs bir yerlere gitmekteyken, kendisinden bahsetmek istedigim kart. Yaparken hemen her asamada sürekli ayni cümleleri animsatti bana :

Sınırlarını tartış,
Çünkü onlar kesinlikle senindir. *

Ilk okumamin üzerinden en azindan 20 yil gecmis.
Fakat iyi haber su ki; kitap hala bende :)


(*Richard Bach, Mavi Tüy)

27 Eylül 2015 Pazar

Kolkola dokuma

Persembe - Cuma günlerini  -büyük balkon aksiyonunu saymazsak, ki bes yilin balkon temizligiydi, sayalim bence- bu isle gecirdim. Dokuma teknikleri dersine calisiyorum :) Introduction to Weaving - 101 :) Cocugu okuldayken, felsefeden dokumaya, botanikten quantum fizigine  kendi ögreneceklerini kendi kendine ögrenen "okulsuz egitim annesi"yim :) 

Malzeme konusunda destek yine oglanin ögretmenlerinden. Bu dokuma cercevesi setini anaokulunda dokuma islerine el attiklari sira, ögretmen tavsiyesiyle almistik. Oglanin ögretmenleri olmasa benim elisi proceleri arac gerec acisindan öksüz kalirdi, halim nice olurdu :)


Cercevenin iki kenarina takilan metal cubuklar bi harika. Dokuma isinin kenarlardan ortaya dogru büzülmesini önlüyorlar. Iste bu islere iptidai kosullarda baslamanin iyi yani bu. Sonra her teknik gelisme asamasinda "aa, bu bi  harika!" deyip seviniyorsun :) Esere, eser denirse tabii, "Hindiba'nin dokuma ying-yang'i" adini verdim. Her rengin arasina baska renkli parca, desen katmaca teknigini denemek istemistim cünkü.


Yalniz bu boslugu sevmedim. Bu bosluk beni cok düsündürdü, bana cok ders oldu. Sunu düsündüm: Herkes sirtini ötekine dönüp kendi yoluna gidince olmuyor. O zaman iste böyle arada bir bosluk doguyor. Fizik kanunlari geregi her bosluk dolmak egilimindedir. Sonra o boslugu neyin veya kimin dolduracagini Allah bilir. Sonuc hic hosuna gitmeyebilir. O yüzden dönüp kendi yoluna gidecek bile olsan, önce "öteki"nin koluna bir kolunu atmadan, kolkola girmeden gitmemeli. Sonucta "öteki" kardesindir, komsundur, "your next"tir. Daima. Bu hatayi ikinci ücgende tekrarlamadim. Sonucta pembeyle, onun  icindeki beyaz ücgen arasinda böyle bir bosluk olusmadi bu yüzden.  



Fakat yine de dokumacilik zor ismis. Özellikle bitirip cerceveden cikardiktan sonraki kismi beni asti. Yok, yapamadim. Asagidaki fotograftan sonra isler sarpa sardi. O temel ipleri (cözgü iplikleri) püskül yapmayi sevmedigimi söylemistim. Onlar  arkaya edeplice nasil gizlenecek, biten dikdörtgenle ne yapilacak diye debelenirken bütün isi bozdum. Bu asamada tüm dokumacilara saygi, selam gönderdim. Hepsi büyük isler kotaran ustalar. Cin mali tisörte bile saygim artti. Benim daha kirk bilmem kac firin ekmek yemem gerek. Bu acidan cok verimli bir denemeydi :)


24 Eylül 2015 Perşembe

Bazen insan


Bazen insan
 sadece kendisi icin, 
tekrarliyorum: 
sadece kendisi icin 
bir seyler yapmali.

Oksijen maskesi coktandir basimizin üzerinde sallanmaktadir. 
Ve farketmeyeli epey tık nefes olmusuzdur. 
Öyle zamanlarda maskeyi hic gecikmeden kendine dogru cekmeli. 

Kendisi icin, 
sirf kendisi icin 
kücük kalpler örmeli örnegin.

Cümle alemin selameti icin gereklidir bu.

23 Eylül 2015 Çarşamba

Döne döne okuma




Üzümünü ye, bagini sorma demisler arkadas.
Kütüphanede rafta her yeni Erich Fromm kitabi bulusumda "aa, böyle bir kitabi da mi varmis, katalogda da vardi da ben mi görmedim?" diye sormuyorum hic.

Bu kitap bagini sormadigim üzümlerden.

Bu mevsime, bu "proce"ye, bu ruh haline, bu gündeme, dis dünyanin bu günlerine nasil da uydu.

Fromm kitabi 1964'de yazmis. Ingilizce orijinali "The Heart of Man. Its Genius for Good and Evil" adiyla basilmis. Almancasi "Die Seele des Menschen: Ihre Fahigkeit zum Guten und zum Bösen" adiyla 1979'da yayimlanmis. Türkce'sinin adi ise "Sevgi ve Şiddetin Kaynagi". Böylece kitabi bulamama olasiligini elinden aliyorum sevgili okuyan :)

1960'larin ortasi. Ikinci Dünya Savasi sonrasi. Soguk savas yillari. Atom savasi korkusu. Fromm diger kitaplarinda oldugu gibi böyle bir dönemden, böyle bir cercevenin icinden sesleniyor bize. Buna ragmen tespitlerini kendi cagimiza uygun buluyor olmamiz, kitabin hala güncel olmasi ne kadar da ilginc ve ne kadar da yazik sevgili okuyan.

Fromm'un birinci bölümdeki temel sorusu insan kurt mudur, kuzu mudur? Insan özünde iyi midir, kötü müdür? Evet, bu soru caglardan bagimsiz sanirim. Her daim soruyor olacagiz. Seni bilmem ama bugünlerde ben tekrar tekrar soruyorum sevgili okuyan. Kitap iste bu temel soruyla basliyor.

Ikinci bölümde siddet eyleminin cesitli sekillerini tartisiyor yazar. "Nefsi müdafaa"dan "kana susamak"a , "oyun gibi siddet"ten "intikamci siddet"e kadar insanoglunu siddete yönelten ve bir psikanalizcinin yakindan bilip tanigi siddet sebeplerini önümüze seriyor. Ve sonunda tüm bu siddet eylemlerinin az ya da cok dogal, dogamiza uygun ve "selim" (iyi huylu) siddetler oldugunu belirtiyor. Iyi de öyleyse kötü ne sevgili okuyan?

Kitabin izleyen üc bölümü Fromm'a göre "gercek" kötünün genis bir tarifinden olusuyor. Bunlar, bu üc sey gercekten kötü, cünkü dogamiza aykiri, insan olusun disinda ve patolojik seyler sevgili okuyan. Dinle:

3. Bölüm:Yasama sevgisine karsilik ölüm sevgisi . Yasam sevgisi dogamiza uygun. Ölüm sevgisi dogamizin disinda. Fromm burada "nekrofili" terimini psikolojide bilinen "ölüsevicilik" anlaminin ötesinde ölüme, ölüye, ölümcül süreclere, savasa, yikiciliga ve bunun gibi seylere merak, ilgi, karsi durulamaz bir egilim ve son noktasinda sevgi duymak anlaminda kullaniyor. En bilinen örneginin Hitler ve Stalin oldugunu söylüyor.  Bu egilimin mottosu ise Ispanyol ic Savasi'ndan geliyor: "Viva la muerte!" (Yasasin ölüm!) Burada bahsedilen yasam sevgisi, ölümü yadsimak, gözardi etmek, "hep yasayalim , hep tat alalim dünyadan, ölümü düsünmeyelim, lay lay lay" degil. Fromm Estes'in KKK'da bahsettigi türden bir Yasam/Ölüm/Yasam döngüsünün tabii ki farkinda. Daha cok Dürr'ün bahsettigi sekilde "yasamakta olani daha da yasam dolu kilmak" türünden bir yasam sevgisinden bahsediyor. (Kitaplar bazen birbirine ne güzel, nasil da dügüm dügüm, ilmek ilmek baglaniyor, degil mi sevgili okuyan?) Hatta bir baska kitabinda "Gercekte yasam ne,  ölüm ne, aktif olmak ne? pasif olmak ne? Aktif görünen pasiflerden, pasif görünen aktiflerden ne haber? Diri görünen ölülerden, ölü görünen dirilerden ne haber?" diye soran da Fromm degil miydi?

4.Bölüm: Narsizm (Bireysel ve Toplumsal düzeyde). Freud'a ve onu izleyen psikanalistlere göre bebek narsisttir ve bu dogaldir. Anne karnindan itibaren yasamin ilk döneminde bebek (insan) dis dünyanin ve onun kendisinden ayri/bagimsiz bir varolus icinde oldugunun farkinda degildir. Buna primer narsizm deniyormus. Yasamin daha ileri dönemlerinde kisi hala "ben" ve "ben olmayan" arasindaki siniri cizemiyor, bu ikisinin ayriligini kabul edemiyorsa, dis dünyayi kendisinin bir parcasi olarak algilamaya devam ediyorsa, daha ötesi dis dünya kisi icin reel olarak varolmayi sürdürmüyorsa bu da sekunder ve patolojik bir narsizm imis. Fromm'a göre Misir firavunlarindan, Roma imparatorlarina , Hitler'den Stalin'e pek cok lider bu dertten muzdaripmis. Narsizmin kisinin sahip oldugu seylere ve özelliklere dogru yayilmasi cok görülen bir özellik. Kendi vücuduna, kendi fikirlerine, kendi cocuklarina, kendi ürettiklerine, kendi mülkiyetinde olan seylere ölcüyü asan ve rasyonelligin ötesine gecen düzeyde hayranlik ve sevgi duymak patolojik narsistik kisilikten kaynaklaniyor. Kendini, fikirlerini, cocuklarini, ürettiklerini bir dereceye kadar sever tabii insan. Bu varligini devam ettirme, hayatta kalma dinamikleri acisindan gereklidir de hatta. Burada bahsedilen örnegin cocugunun hatalarini göremeyen, ürettiginin bozuk, düzeltilmesi gereken taraflarini, fikirlerindeki aksayan yanlari göremeyen bir narsizm.    

Eger narsizm bir toplu cilginlik halini alirsa, bir grup insan kendi grupsal özelliklerini (millet, renk, irk, din, sosyal renk, ekonomik düzey vb) ölcü disinda begenmeye baslarsa ve kendini bu gruba aidiyetle bir üst noktaya tasirsa alarm canlari calmaya baslamali. Arkasindan radikallikten yikiciliga ne gelecegi belli olmaz cünkü. Grup narsizminde grup eger narsizminden (sembol, simge, özellik, lider) yana yara alirsa, asiri bir öfke, intikam ve yikicilik duygusu aciga cikabilir. Fromm'a göre bütün hümanist dinlerin (semavi dinler ile budizm ve taoizmi bu kategoriye sokuyor) temel amaci insanin yapisindaki narsizmi asabilmesidir. 18.-19. yy.'in pek cok filozofu da (Spinoza, Leibniz, Rousseau, Herder, Kant, Goethe, Marx) "tek bir insanlik" ve "her insanda tüm insanlik" türünden hümanist fikirlerin etrafinda dolasmis, ayricalikli grup fikrine karsi durmustur.

5.Bölüm: Inzestuöse (Aile ici) bag(ım)lılık: Fromm burada bir kez daha günlük hayatta dar anlamiyla kullanilan bir psikolojik terimi daha genis bir anlamla kullaniyor. Kastettigi Freud'un Oidipus kompleksini de kapsayan ama cocukta bu kompleksin gelismesinden bile önce var olan; anneye, ana kucagina yönelik bag(im)lilik. Burada anne cocugun fiziksel annesi olmak zorunda degil. Normalde annenin karsiladigi fiziksel ve duygusal ihtiyaclari (besin, sicaklik, koruma, sevgi, güvenlik) karsilayan, cocugun yasaminda anne rolünü oynayan bir baska kadin ve hatta kimi özel durumlarda bizzat baba olabilir. Cocukluk döneminin bu dogal egilimi de ayni narsizm gibi yetiskinlige gecis döneminde asilmalidir. Her kus birgün yuvadan ucmasi gerektigini bilir. Ucmak istemeyenleri de anne kus yuvadan asagi birakiverir. Insan annelerinde bu icgüdüsel bilgi bazen kaybolabilir. Fromm'un özellikle anneye yönelik "inzestuöse bag"i bana okurken KKK'daki "fazla iyi annenin öldürülmesi"ni animsatti. Her insan evladi, eger fazla iyi annesi onu yuvanin kenarindan asagi birakmiyorsa, bir noktada o fazla iyi anneyi tirnak icinde öldürmelidir. Fromm'a göre insan isikla anne kucagi (ve hatta anne karni), macerayla güvenlik, riskle koruma, bagimsizlikla bagimlilik arasinda bir secim yapmak zorundadir. Normal sartlarda her insan ergenlik döneminde bu sürecten gecer. Bazi toplumlarda özellikle erkek cocugun anaya ve aileye bagliliktan saglikli kopusuna özel ritüeller eslik eder ( Bkz. Under Saturn's Shadow) . Ancak bazen bu saglikli kopus gerceklesmez veya baska (patolojik) sekillere bürünür. Anneye bagliligin devami veya genis aileye, kabileye, belli bir irka, halka, belli bir dine, belli bir politik partiye annelik rolünün yüklenmesi gibi. Toplumsal düzeyde, büyük kalabaliklar koruma, sicaklik, aidiyet, sevgi gibi ihtiyaclarini bunlardan karsilama egilimine girer.  Burada sürec kisisel narsizmin toplumsal narsizme dönüsmesine benzer dinamikler esliginde olur. Bu bag(im)liligin ilginc bir yönü "anne"ye duyulan derin sevginin öteki yüzünün ondan duyulan büyük korku olmasidir. Anne besler ,doyurur ama ona karsi tamamen savunmasiz oldugumuz da bir gercektir. (Fromm belki bilmez ama biz biliriz, anne dövünce "anneee!!!" diye aglanir) Normal bir dinamik olarak "doga anne" yasatir, "doga anne" öldürür. Bagliligin son noktasinda, yani simbiyozda insan/cocuk kendini "anne"de kaybeder. Simbiyozda "sen" ve "ben" arasindaki cizgi kayboldugundan baglilik veya bagimliliktan bile bahsedilmez. Bilincaltindaki bu tür egilimler okyanusta bogulma veya toprak tarafindan yutulma seklinde rüyalarla kendini gösterir. Bu tür rüyalarda korku, dehset duygularina ayni anda derin nese duygusunun eslik etmesi ilginctir. Narsizmde oldugu gibi bu egilimde de kisi rasyonel düsünme ve hem kendini hem de "öteki"ni (anneyi, idolü) ayri, bagimsiz bir varlik olarak görebilme becerisini yitirir.  

Eger bu üc patolojik egilim (nekrofili, narsizm ve inzestuöse bag(im)lilik) bir insanda veya bir grupta bir arada görülürse Fromm buna "Çürüme sendromu" adini veriyor. Iste asil kötü bu.  Eger bireyler ve toplumlar dogal olan yasama sevgisi, narsizmin asilmasi ve anneye, (aileye, topraga...) duyulan bag(im)liligi asip bagimsizliga erismeyi saglikli bir sekilde deneyimliyorsa buna da "Büyüme sendromu" adini veriyor. Dogamiza uygun olan bu oldugundan asil iyi de bu. Normal sartlar altinda insan bu ikisinin tam ortasinda duruyor. Büyüme sendromuna götüren her asama progresyona/ilerlemeye dahil, cürümeye götüren her egilim ve asama da regresyona/gerilemeye dahil.

Bitti mi? Bitmedi. Daha Özgürlük, Determinizm, kader ve insanin kaderini eline alisi üzerine harika bir 6. bölüm var. Özellikle özgür irade, zorunluluk, kaderin ördügü ve insanin ördügü aglar, karma, determinizm, indeterminizm, alternativizm, vb. konulara ilgi duyanlar okumali. Ama ben birazcik yoruldum, burada birakiyorum, şuracığa bi parmak bal çalıp kaçıyorum,  oldu mu sevgili okuyan? :)


Dipnot: Neden proceye dahil? Cünkü yasama ve diri olana duyulan sevgi üzerine. Cünkü dünyayla hesabimi temize cekecegim demistim. Iyilik ve kötülük hesaba dahil. Cünkü oraya buraya bana iyi gelen seyler birakacagim demistim. Fromm bana hep iyi gelir.
(Bkz #bizimkizfrommokurdönerdöneryineokur :)
  

Döne döne dokuma

Hindiba'nin eylülmek procesi kapsaminda, örmek, dikmek, dügümlemek, dokumak falan filan tekniklerini calismaya devam ediyoruz :) Bu kez döne döne dokuyoruz. Bir yandan psişik, kozmik ve dogal döngüleri calisacagiz cünkü. 

Yuvarlak kalibi hazirlamak zor degil. Evdeki "bi gün lazim olur" denerek bir kenara sokusturulmus kartonlardan birini cikarip, tabak kapatiyoruz üstüne. Kesiyoruz. Sonra kenarlarina yaklasik esit araliklarla ve MUTLAKA tek sayida kesiler atiyoruz. Bu kalip daha sonra tekrar tekrar kullanilabilir. Malzeme olarak yün vb.de kullanilir, daha önce onlarla denedim ama örnegin bardak altligi yapacaksak isiya ve siviya dayanikli bir malzeme daha iyi. O yüzden bu kez "kagit rafya" / "bast" gibi bir malzeme kullaniyorum ben. 

Bu ilk fotograftaki merkezden gecen temel ipleri nasil gecirdigimi fotograflamamisim. Internette bulunabilir, veya ben merak edene bi ara detayli anlatabilirim. Neyse...



Merkezden baslayarak rafyayi bir alttan bir üstten gecirerek dokumaya basliyoruz.  Baslangicta biraz zor oluyor, ortaya da bir sey cikmiyor gibi görünüyor. Bu noktada cok takilmayip devam etmeli. Kullandigim metal aleti oglanin elisi ögretmeni okuldaki dokuma projeleri icin aldi cocuklara. Sene sonunda ben sahiplendim :) Dokumanin her türlüsünü , özellikle kagit dokumayi cok kolaylastiriyor.

Bu arada merkez... Merkez önemlidir. Döngüler hep bir merkezden baslar, veya eninde sonunda bir merkeze ulasir. Doga merkezin cevresinde dönüp durma fenomenleriyle doludur. Icinde yüzdügümüz galaksiden papatyaya kadar. Merkezi bilmek, nereden geldigini veya nereye gittigini bilmektir. Insana genellikle rastgele bir A noktasindan rastgele bir B noktasina gittigini ve bunu düz bir cizgi üzerinde yaptigini söylerler. Oysa merkezden gelip merkeze dogru gideriz. Merkez önemlidir, merkeze bi mim koyalim :)


Bir alttan, bir üstten alarak merkezin etrafinda dönüyoruz. Bir alttan bir üstten almak da önemlidir. Bir basina degilsen, ikiysen veya milyonsan, hep sen üste cikamazsin. Bazen altta kalmayi, bazen alttan almayi deneyimlemen gerekir. Hep sen üstte kalirsan, hep ben alttan alirsam tutunamayiz. Bir olamayiz.


Böyle sonsuza kadar dönebiliriz aslinda :) Matematiksel acidan hic bir engel yok. Yalnizca basladigimiz merkezi hic unutmayalim. Unutursak bir süre sonra , dairenin coook genisledigi ve ufkumuzu astigi bir noktada, A'dan B'ye giden dümdüz bir cizgide öööyle yürümekte oldugumuzu saniriz. Bir döngünün parcasi oldugumuzu, dönmekte oldugumuzu gözden kaciririz. 

Böyle sonsuza dek dönerken bazen dokumaci renk degistirebilir. Dokumacinin islerine karisilmaz. Renk degisikligi iyidir. Yeni rengin rafyasini eskisinin arasina katistirivermek yeterli. Baglamak dügümlemek gerekli degil.  Döndükce onlar birbirini tutacak. 
   
 Matematiksel olarak sonsuza dek dönebilsek de, burasi Pisagoristan degil :) Matematiksek sonsuzlukta degil, fiziksel sınırları olan bir dünyada yasiyoruz. Tabagin capi bu döngüde sınırımızdir. Eger bir bardak altligi yapiyorsak, aklimiz daha önce durmayi da tavsiye edebilir.


O zaman kartonun arkasini cevirip arkadaki baglari teker teker keseriz. (Ben yanlislikla biraz kisa kesmisim bu kez, daha uzun olmali)  Döngülü dokumayi kartondan ayiririz. Pembe bir günesimiz olur. Duvara asabiliriz :) Uclari birbirine baglayarak hem sökülmesini engeller, hem de sekil yapabiliriz.


Veya benim gibi o uclardan hoslanmiyor, geriye tam bir daire kalsin istiyorsak, uclari geriye dogru katlar, arka taraftaki atkilarin icinden geciriveririz.



Bugün 23 Eylül, astronomik olarak sonbaharin basladigi gün. Döngülerden, her dairenin bir noktada mutlaka  "asagiya" dogru sallandigindan, bazen altta kalmanin da dogala ait oldugundan bahsetmek icin sanirim iyi bir gün :)

Gün bununla baslasin.



Bugün cok is var, enerji toplayalim :)

21 Eylül 2015 Pazartesi

Acilen renk!


Acilen renk gerekiyordu. Haftasonunun büyük kismini bununla gecirdim. Bilmiyorum sonu nereye varacak. Niyetim yastik degildi, yastik olurmus. Atki degildi, atki olurmus.

Ayrica bütün fotograf kartlarini ve USB kartlarini ve bilumum kartlari ve yedekleri ortaya döküp tüm fotograflarin yedegini tazeledim. O is biraz cetrefilli ama zor kismi bitti, oyalayici kismi kaldi.

Özetle "proce" tam gaz!

19 Eylül 2015 Cumartesi

Krepin düsündürdükleri


Bak, adi gercekten hic önemli degil. Krep de, akıtma de, pfannkuchen de, pancake de. Ne dersen de. Öyle temel ki yedi bin kültürde yirmi milyon adi var :) Önemli olan bi sey düsündürüyor mu? Bana sunu düsündürdü örnegin:



Her yaşayan, her mayalanıp büyüyen ve her pişen göz göz olur. Asıl göz göz olmuyorsan dert et, asıl göz göz olmayandan kork.


Eylülmek

Komsularin bahcesinden "e, artik tatlisini da yapalim bari" dedirtecek kadar cok GERCEK elma,
Yerfistigi
Tarcin

Bunlar bir tencerede tanisip, hallesip, demlenirken...
...bir de baktim ki büyük cam kasede krep malzemeleri de toplasmakla mesgul!

Bak, açık söyleyeyim, olacaklardan ben sorumlu degilim.
Bütün suc Eylül'ün...

Ben sadece "eylülmek"le mesgulüm...

Dipnot: "Bana iyi gelen seyler" kontenjanindan posta kutuma bana iyi gelecek seyler birakan arkadasa ;) ve bana gayet iyi gelmis su yazi icin de Handan'a tesekkür eder, devamini beklerim :)

17 Eylül 2015 Perşembe

Hayyamlı müzik, tarçınlı çay, çiçekli kart, akdikenli kaldırım

Ben sözde oraya buraya -bana iyi gelen seyler- birakacaktim degil mi?
Islere daldim, pek birakamadim.

Simdi gelsin...
Biraz sarki, biraz  siir, biraz renk, biraz fikir.


  • Tarcinli cay demlikte demini alirken...
  • Biz simdi sunu dinleyiverelim :

Sözler de cok güzel ve bir Hayyam siirinden devsirme; o da hemen suracikta dursun:

"seher yeli eser yirtar etegini gülün
güle baktikca cirpinir yüreği bülbülün
sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarindan toprak olmadalar her gün"

"bu yildizli gökler ne zaman basladi dönmeye
ne zaman yikilip gidecek bu güzelim kubbe
aklin yollariyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantiklarin, kiyaslarin sökmez senin bu işte"

"bulut gecti, gözyaşlari kaldi cimende
gül rengi şarap içilmez mi boyle günde?
bugün bu çimen bizim, yarin kim bilir kim
gezecek, bizim topragin yeşilligince"


  • Bizim burada henüz bulut gecmedi, cimen gözyaslarini beklemede. Agac dallari sonsuz askin dansinda, gömleklerini yirtmakla mesgul yel. Yağmur az sonra, tahminen ben cayimi yudumlarken...
  • Evvelsi günün "akıl koruyan"ı ; kagitla ipi kumasi eninde sonunda bulusturacagimi biliyordum:

  • Bugünün "kaldırımda karşıma çıkan"ı


  • 'proce'de son durumlar: Komsularla ortak kullandigimiz cati katina en cok bizim yayildigimizi farkettigimden oraya bir el atmam gerekiyordu. Bugün bir kac büyük kavanozu atarak basladim. Insanlik icin kücük, benim icin büyük bir adim. Bu artık mevsimlik degil, yillik proce :)  Biraz da dosya, klasör isleriyle ugrastim. Daha da önemlisi kafamin bazi klasörlerini de düzene koydum bu arada :) 

16 Eylül 2015 Çarşamba

Kağıt helva arası dondurma



Bu özlü söze "Die Analphabetin die rechnen konnte" kitabinin ortasinda rastladim. Tam olarak (fotograftan anlasildigi üzere) 6. bölümün girisinde. Jonasson Oz'dan alintiliyor:

"Hayatımda bir kez bile espri anlayışına sahip bir fanatiğe rastlamadım" 

Sanki kagit helva yiyormusum da, birden ortasinda dondurma oldugunu farketmisim gibi bir his :)
Birincisi; Amos Oz'u severim. Ikincisi; e, dogru. Söyle bir bellegimi yokladim, ben de rastlamamisim.

Öte yandan bazen Tanri'nin iyi bir espri anlayisi oldugu duygusuna kapiliyorum. Önce denizde baslayan hayatin sonra karaya ciktigini, ama bazi canlilarin sonradan tekrar denize döndügünü ve sonunda bugünkü balinalara dönüstügünü okuyunca örnegin. Icime bir gülümseme yayiliyor.

Tavsiye ederim.
Hem Jonasson'u, hem Oz'u , hem de cocuklar icin yazilmis canlilarin evrimine dair kitaplari :)
Hepsinin ayri ayri iyi espri anlayislari var.

15 Eylül 2015 Salı

Kitaplardan bahsedelim biraz.


"proce"nin en sabirsizlikla bekledigim isini tamamladim.
Listeler listesini, okunacak kitaplar listesini temize cektim.
Aslinda bu isi "proce"den bagimsiz yilda bir kac kez yapiyorum.
En sevdigim, ruhuma en iyi gelen islerden biri.
Ne zaman cok bunalsam, cok sıkılsam, beni neselendirip ruhumu aydinlatacak bir is arasam, hemen okunacak kitaplar listesini güncelliyorum!
Okunup listeden cikan kitaplar ayri iyi geliyor,
okunmasi fikri heyecanlandiran kitaplar ayri iyi geliyor,
listeye eklenen kitaplar bi ayri iyi geliyor.

Üstelik o listenin sifirlanmayacagini ve gittikce büyüyecegini de coktan anladim. Bazi kitaplar en azindan 3 yildir o listede duruyor. Sürekli yenileri ekleniyor.

Deli miyim?
Galiba.

Senin okunacak kitaplar listende neler var? Veya  benimkine eklenmesini tavsiye edebilecegin hangi kitaplar? Asla okumam dedigin kitaplar? (Ben belki okurum)

Kitaplardan bahsedelim biraz.
Delilige iyi geliyor diye duydum.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Sır

Bir sır perdesi daha aralandığı için ne kadar mutluyum!

Kurtlarla Koşan Kadınlar



Kurtlarla Koşan Kadınlar'i okumaya önce Almanca'sindan basladim, sonra kitabi gönderen bir arkadas sayesinde Türkce'sinden devam ettim. Önce internet üzerinden bir grupla okuyordum, o yüzden önemliydi Türkce'sinden senkronize gitmek. Fakat sonra grubu kaplayan yaz rehaveti beni de ele gecirirse kitabi hic bitiremeyecegimi sandim :) Kendi kurdumun pesinden kosup ona yetissem iyi olacak dedim :)

Uzun ve ince detayli, dikkatle okunmasi gereken bir kitap aslinda. Daha coook tekrar veya aradan okurum diyerek ilk okumayi hizlica bitirdim.

Karisik duygular icindeyim :)

Bu kitabi uygarlik, hanimefendilik, terbiyeyi savunan satirlarin aralarinda gezen babaerkile karsi savunmak istiyorum.

Bu kitabi orman, dolunay, uluma, el ele cember ritüellerine indirgemekle yalayip yuttugunu ve sindirdigini sanan sözde anaerkile karsi da savunmak istiyorum.

Ve bu kitaba karsi "bir yerlerde yazilmis olmali" dedirten ama kimin tarafindan, nerede , ne zaman, hangi isim altinda yazildigini bilmedigim "Kurtlarla Kosan Adamlar" kitabini savunmak istiyorum.

Mavi Sakal'in mavi sacli bir kizkardesi yok muydu?
Tüm unsurlari (krali ve büyücüsü dahil) tek bir kadinin psisesinin unsurlari olan masallar bulundugu gibi , tüm unsurlari (kralicesi ve cadisi dahil) tek bir adamin psisesinin unsurlari olan masallar yok mudur? diye sormadan edemiyorum.

Ilk kez Erich Fromm'un "Rüyalar, Masallar, Mitoslar" adli kitabiyla masallarin semboligine acilan gözüm bu kitapla bayram etti. Masallara o bayram eden yeni gözlerle bakmadan edemiyorum. Dogumundan önce bile cok heveslenmis olmama ragmen, ccuguma neden okul öncesi dönemde hic masal okuyamadigimi simdi daha iyi anliyorum. Masallar cocuklar icin degil. Masallar zaman tünelinden gönderilmis, yetiskinlere ait gizli, sifreli bir dilde yazilmis önemli mesajlar.

Belki de masallarin erkek dünyasini yorumlamaktan cok kadin dünyasini anlamakta kullanilmasi, yazarin her anlattigi masalda kadin psisesinden unsurlar görmesi bu yüzden. Yüzyillar boyunca "yigidin mali meydanda" anlayisi tasiyan babaerkil dünya, erkek hikayelerini aciktan aciga, sembol diline bulayip gizlemeden anlatmakta sakinca görmedi. Kadinlarin vermek istedigi mesajlarsa alttan alta, üstü örtük verilmesi gerekiyordu.  Yine de yok mudur üstü örtülmüs babaerkil mesaj masallari? Vardir. Kurtlarla Kosan Adamlar da mutlaka yazilmistir/ yazilmamissa da yazilmalidir.

Aklima takilan bir kücük nokta da ceviriyle ilgili. Ingilizce "wild" sözcügü pek cok cevirmen tarafindan "vahsi" diye cevriliyor. Bazen ortaya "vahsi otlar" gibi komiklikler cikiyor o zaman. Bu kitapta o türden komikliklere yol acmasa da bana wild sözcügü icin "vahsi" sözcügü yerine "yabani"nin kullanilmasi daha uygun kacardi dedirten yerler oldu. Kurt semboligi her noktada vahsiliginden dolayi degil, ama her noktada yabaniliginden, dogal, "uncivilized" olusundan dolayi secilmis görünüyor. Kurt arada bir vahsi siddete egilim gösterse de bunu dogaya ait oldugu icin, dogasindan dolayi ve dogasinin koydugu siniri asmadan yapiyor.

Kitabin arkasinda hos ama tahminen cok güncel olmayan bir okuma listesi var. Estes bastan sona siradan okunmamalari gerektigini kendisi de söylüyor. Ögrencilerine listeden kendi istedikleri üc kitabi secmelerini tavsiye eder; arkasindan da Kierkeegard, Kant vb. filozoflardan okumalari eklermis bu okunanlara. Ilgisiz gibi görünen kitaplardaki ortakliklarin yarattigi bomba etkisinden bahsediyor (ki cok iyi bilirim :) Kendime bir iki kitap sectim o yüzden bu listeden; ve KKK'in hemen ardindan bir Fromm kitabi okumaya basladim. Bomba etkisini  hissediyorum :)

KKK'i ister babaerkil, ister anaerkil düzene inansin, ister kendini bu ikisinin bilesiminden dogacak gelecek dönem cennetinin dogal vatandasi saysin, tüm kadinlara tavsiye ederim. Bir grup kadinla beraber, tartisarak okunmasi tercih sebebidir. Olmazsa insan bir süreligine kendi kurdunun pesinden de kosabilir. Iyi haber : Estes kitabi bir seri kitabin ilki olarak yazdigini söylüyor. Ve kütüphanede onun yazdigi ve devam kitabi izlenimi veren baska kitaplar gördüm :)

Ormanda ulumaya gelince... Her zaman ulunacak bir orman bulmak mümkün olmayabilir. O zaman gayet babaerkil bir cag ve cografyadan seslenen Marcus Aurelius'a kulak kabartabiliriz: "Bazilari kirsal bölgelerde, deniz kiyisinda ya da daglarda kendi iclerine cekilebilecekleri bir yer ararlar; sen de böyle seyleri bütün yüreginle özlemeyi bir aliskanlik haline getirdin. Ama bu aptalca bir sey, cünkü istedigin anda kendi icine cekilebilirsin. Cünkü insanin cekilebilecegi hicbir yer kendi icinden daha dingin, daha erincli olamaz."

Dolunayli bir gecede kendi icimizdeki ormanlarda bulusmak üzere :)  
    

13 Eylül 2015 Pazar

Perde,parke, kış dilekleri

Dün yüzünü gösteren günes sayesinde yilan hikayesine dönen perdeleri hallettim. Insan Almanya'nin kara ikliminde yasayinca mevsimsel döngülere göre yasamasini bir de bu acidan ögreniyor: Her canin istediginde perde yikayamazsin.

Perdelerden yayilan temiz sabun kokusu...
Parkeleri sildikce yayilan tatli ahsap kokusu...

Insan bunlarin ne fotografini cekebiliyor, ne gerek duydugunda acip koklamak icin siseleyebiliyor.
Iyi ki yazi var.

KKK okumasina devam. "Hamur canagina pece takmak" , mayalanmaya cekilmek. Kendi hamur canagima bir pece takmak fikrinin etrafinda dolaniyorum. Gecen yil Temmuz'da oldugu gibi kendimi karin yollari kapattigi bir kış köyünde hayal ediyorum. Ormandaki yasli cadinin kulübesine ugrandiginda, cayla tarcinli kurabiye ikram ettigi bir Orta Avrupa masalina cekileyim. Yasli cadi o kadar da yasli olmayabilir, adi da "Dul Schlotterbeck" olabilir. Benim acimdan farketmez. Gecen yil benim diledigim gibi olmamisti. Bu yil da olmayabilir. Dileklerimin gerceklesmesi konusunda kendime söz veremiyorum.

11 Eylül 2015 Cuma

"proce"den haberler

Yok, bos durmuyorum.

Biraz e-mail temizligi...

Mutfakta bir parti daha ayiklama ve temizlik... Kayip gida boyalarinin bulunusu. Yeni kristal deneylerine girisebiliz artik.

Oglanin odasinda kutu kutu temizleme, ayiklama tazeleme isleri... Hangi tür oyuncaklar hangi kutularda artik en azindan ben biliyorum.

Klasörler... Bazi ruhuma güc gelen ve bundan dolayi ertelenmis isler... Her seye dosya acan babanin "Babam -Vefat" diye dosya acan kiziyim :( Babam görse sanirim gülümserdi.

Dondurulan Facebook... Haliyle bir bosluk oldu. Zihnim yerini hemen gazetelerle doldurmaya giristi. Saga sola Alman, Ingiliz gazetelerinden haber linki göndermeye basladim. Bi tane de sen alirsan korkma, yakinda gecer. Instagram'i Facebook'un yerine koyma egilimine direniyorum. Neyse ki Ig bu konuda cok yardimci. Geriye kalir blog. Onu da kontrol altinda tutabilirim. Sanirim.

Daha coook is var. Devam!


İhtiyaç sahibi

SDZ aklima takilan soruyu sormus. der Freitag "Alman tren istasyonlarindaki aciklamasi güc Euphorie"den bahsetmis. Yerel gazete mülteci cocuklarina bisküvi ve pelüs hayvan armagan etmek icin spontan olarak gecici konaklama merkezlerinin kapisina dayanan sehirdaslarimdan bahsediyor. Bu cocuklarin artik bir noktadan sonra o bisküvi ve pelüs hayvanlari sirf verenler mutlu olsun diye almaya basladigini hissediyorum. 

Cagdas insanin caresizligini bi kez daha anladim. Her cagin insaninin bir caresizligi var, bu da bizimki. Televizyon, gazete, internet, sosyal medya. Yolda aylak aylak yürürken telefondan sokaga Nuh tufani gibi tasan haberler. Cogunlukla felaket, savas ve terörizm haberleri. Tüm detaylariyla. Sahilde uyurmus gibi yatan cocuk dahil. Bütün bunlari görmek, herseyden haberi olmak ve hic bir sey yapamamak. Hicbir sey yapamamak. Iste bizim caresizligimiz. Temsili demokrasi adinda kitaplardan okundugunda kulaga harika gelen bir sey icat ettik. Iktidarimizi temsilcilere teslim ettik. Bilgi cagi diye harika bir caga gözü kapali daldik. "Kararlari sen ver, herseyi ben bileyim" dedik. Sonunda bizi temsil edenlerin yaptiklarini sürekli izlemek zorunda birakildigimiz bir lanete ugradik. Kacis yok, basini cevirmek mümkün degil. Bütün olup bitenlerse, degistirmek veya düzeltmek icin elimizin kolumuzun ulasamayacagi kadar uzakta. 

Iste o yüzden felaketi yasayanlar yasadigimiz kentin tren istasyonunda belirince mutluluktan ne yapacagimizi bilemiyoruz. Simdi artik bir seyler yapabiliriz. Simdi artik oradan oraya kosturabiliriz. Simdi artik yataga "değdi" dedirten tatli bir yorgunlukla girebiliriz. Simdi artik yasadigi toplumun gidisatinda söz sahibi ve dilediginde her bilgiye erisebilir bireyler olarak demokrasi ve bilgi caginin tadini cikarabiliriz. Simdi artik lanet perdesini biraz araladigimiz hissine kapilabiliriz. Simdi artik insan oldugumuzu yeniden hissedebiliriz. Simdi.     

Kimin kime ihtiyaci var?

10 Eylül 2015 Perşembe

Gördüm.

"If you want, you can come with us"

diyen kadin.

Seni gördüm.

"I'm not really this kind of person" diyen adam.

Seni gördüm.

"The good man".

Seni tam göremedim. Ama yüregini gördüm.

"To be or not to be. This is the question. We will BE" diyen adam.

Seni gördüm.

"No tickets! Go, go GO!"

diyen kadin.

Seni gördüm.

"There is no difference between us. So don't be afraid of us, we are human just like you"

diyen adam.

Seni gördüm.


Bazen...
Insan bazen Homo Sapiens'ten yana süpheye düsüyor. Mensubu olmaktan üzüntü duyuyor. Yeni bir insansi kesfedilmis. Insan bazen kendine "milyonlarca yillik bütün bu yolculuk ne icindi?" diye soruyor. Umut tazelediginiz icin tesekkürler.

Gördüm / I saw you / Ich habe gesehen


Dün ögleden sonra ben kesip bicerken yaptigim islere vuran sonbahar günesi. Seni gördüm.
Herbstsonne auf meiner Bastelarbeit. Ich hab dich gesehen.
The lovely sun of autumn over my papier work. I saw you. 



Fromm ve Platon. Sizi gördüm.
Fromm und Platon. Ich habe euch gesehen.
Fromm and Platon. I saw you.


Dünyanin bin derdini kendi derdi gibi yüklenen, sonra aklini kaybetmemek icin careyi ellerini topraga sokmakta, hamura bulamakta, yüne yumaga kumaşa dolamakta, gökkusagi kusanmakta bulan kadinlar, kadim ananin türlü tezahürleri. Sizi gördüm.

Die Frauen, die tausende Sorgen der Welt auf dem eigenen Rücken tragen und um damit umzugehen und um nicht den Verstand zu verloren, sich mit der Erde, mit dem Teig, mit Wolle und Knäul, ja sogar mit dem Regenbogen beschäftigen. Viele verschiedene Manifestationen der Urmutter. Ich habe euch alle gesehen.

The women who carry thousands worries of the world on their own back and spend time with dirth or dough, with wool and fabric, even with rainbow in order not to loose their mind. Diverse manifestations of Mother Earth. I saw you.

* Bir arkadasim fazla Türkce düsünmektense Almanca ve Ingilizce düsünmenin bana iyi gelecegini söyledi. Hakliydi. Baska seyler de söyledi ama onlar icin simdilik erken. Simdilik arada bir Ingilizce veya Almanca da yazmaya karar verdim. Bir tür alistirma olarak. Hatalar düzeltilmeye acik :)

A friend of mine told me that it's better for me to think more in English or German and less in Turkish. She has right. She told actually more than that. But it's early for puting  all of them to practice. So I decided to write sometimes in German or English, too. I'm open to corrections and improvement recommendations :)

Eine Freundin von mir hat mir gesagt dass ich lieber mehr auf Englisch oder Deutsch denke, als auf Türkisch. Sie hat Recht. Sie hat noch andere Empfehlungen aber es ist noch früh alles umzusetzen. So habe ich mir gedacht manchmal auch auf Deutsch oder Englisch zu schreiben. Als eine Sprachübung. Jede Korrektur und jeder Verbesserungsvorschlag ist Willkommen :)




8 Eylül 2015 Salı

Merhaba

Yeni gelen mevsim merhaba...



Eskiden legolara kutuyken kapaginin son hali cok hosuma gittigi icin el koydugum ayakkabi kutusu merhaba....



Bugün okudugum ve karanlik üzerine düsündüren satirlar merhaba...



Sonbahari karsilayan nehir kenari, kiyidaki kayalar, kayalardaki catlaklar, catlaklarda biten otlar merhaba...



Sana da merhaba hindiba :)




7 Eylül 2015 Pazartesi

Alttan alıyorum, üstten alıyorum





Bi alttan aliyorum, bi üstten aliyorum. Bi alttan aliyorum, bi üstten aliyorum. Kagit demiyorum, kumas demiyorum, rafya demiyorum, hepsini katip katistiriyorum. Kirmizi demiyorum, mavi demiyorum, sari demiyorum, hepsini katip katistiriyorum. Bi tek ilk satirda yapistirdim, bi alttan bi üstten gectikleri icin öyle saglam oluyorlar ki, artik onlari hicbir sey kolay kolay ayiramaz saniyorum. Sonunda ortaya iyi bir sey cikacagini saniyorum.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Günler gecip gidiyor sevgili günlükcüm

Öglen oglanin epey bir kücülmüsünü ve benim dolaptan cikan bir kac parcayi islerine daha cok yarayacagini sandigim kisilere verilmek üzere teslim etmeye gittim.

Yunan tragedyalarinda felaket tellalligi yapan ve varolan bütün kötü olasiliklari sayip döken karakter kimdir, koro mudur o? Her neyse, iste o karakterden bir numune de bizim komsular arasinda. Yolda görüp niyetimi ögrenince, önce taniyip bildigi bazi yardim kuruluslarini yerin dibine batirdi. Onlara vermeyecegimi duyunca, bu kez direk kullanacak kisilere mi verecegim diye sordu. "Hayir, bunlar aracilar" dedim. Bu kez direk kullanacak kisiye verilmeyen her yardimda kaymagin aracinin cebine, cantasina girdigine dair uzun bir cümleyi tek bir el hareketiyle özetledi bana :) Gülümsedim, göz kirptim, bazen riske girmek gerektigini söyledim. Karisi da benimle ayni fikirdeydi. Koro degil, koronun karisi,  ben ve diger "naive risk takers" cogunlukta oldugumuz icin dünya hala kör topal gidiyor galiba diye düsündüm yolda.  Emin degilim, kendimi ve koronun karisini cok önemsemis olabilirim.

Dönüste sezonun son dondurmasi olabilir diye düsünerek dondurma aldik ogulla. Sezonun son dondurmasi olabilir diyerek daha epey dondurma yeriz diye düsünüyorum, fakat bunu ona söylemedim.

Yari yolda ıssız parka ugradık. Issız parklarin bein ve yürek detoksu yapttirici etkisi var.  Birazcik büyük örümcek agina tirmandik. Kimbilir ne zaman bi kitapta okumustum. Vücuttaki her kasi calistirmak gerekirmis. Beyin de bir kasmis. Onu da calistirmak gerekirmis. Hayir, Sudoku sart degilmis, hatta bazen problemmis. Beyni asil calistiran kendisine duyumsal mesajlar göndermekmis: Renk, ses, koku, tat, isi, dokunma, basinc. "Merhaba uzayli, burasi dünya ve sen buradasin" diyen her sey... Bes duyunun calismadigi anlarda bile beyin kendini üc boyutlu mekanda hissederek calisirmis. En iyi beyin egzersizi vücudun kendisini üc boyutlu mekanda hissetmesiymis. Bu da en cok yercekimine karsi hareket ettigimiz etkinliklerle olurmus. Oldu, peki, ben zaten bahaneye bakiyorum sevgili neuroscience, bilimsel aciklama icin mütesekkirim. Bak, nasil hissediyorum kendimi örümcek aginin halatlari üzerinde cambazlik yaparken ben simdi :

 
Neyse, sonra parkta cocugunu eyleyen klasik bir anne ciddiyetiyle banka oturdum. Fakat yine rahat duramadim, "bana iyi gelen seyler" kontenjanindan göge baktim. Bu kez hatta videoya cektim, hadi hep beraber göge bakalim:





Sonra eve dogru yürürken nehir kenarinda cantamdaki tohumlar geldi aklima. Hani cayir cicekleri karisik tohumlari vardi, hani ben bunlari dünyaya sacacagim evde bekletecegime demistim. Sevgili insan zihni rahat durmuyor, ille saga sola ceki düzen verecek. Bu yaz da nehir kenarina ceki düzen vermekle mesguldü bir takim mühendis abiler. Saga sola yigdiklari toprak yiginlari oradaki yari yabanil düzeni bozmustu. Söyle bir florayla karsi karsiyaydik yaz sonunda:


Emin degilim, belki bu florada bir yanlislik yok, belki de gelecek yaza kadar düzene koyar kendini. Ya da zaten "düzgün" belki. Her neyse, yine de cantamdaki tohumlarin tam yeri ve tam zamani gibi geldi. Hepsini saca saca yürüdük yol boyunca. Oglan " anne acaba hangi ciceklerin tohumuydu bunlar, gelecek sene acinca bilirdik bizimkileri" dedi. Ben de ona "bosver, böylesi daha iyi, gelecek sene acan bütün cicekleri bizden biliriz böylece" dedim ;) Daha cekmecede bir de arisever ciceklerin tohumlari var, bir yürüyüste de onlari serpecek ben :)

Sonra biraz da yakindan baktim floraya ve faunaya. Yok yok, gayet düzgün geldi gözüme...Yakindan bakinca sanki yasamak güzel :)

                              







Bu da köprünün üzerinde dikkatimi cekti. Önce örnegin "Ben ve Sabriye" diyen bi Türk hayal ettim; sonra "Benjamin ve Sabine" daha olasi geldi :) Her iki olasılık da gülümsetti.



Bugün biraz dolap, biraz çekmece, biraz zihin, biraz yürek temizledim. Iyilikle doldum, umutla doldum, yasamla doldum sevgili günlükcüm, yeter mi?

Oysa sana daha masayi toplarken buldugum, son zamanlarda yaptigimiz pek cok resmi evin duvarlarina astigimi, duvarlarin epey senlendigini ve bunu da yasam dolu olani kutulayıp kaldırmak yerine duvara asarak daha da yasam dolu kilmak hanesine not ettigimi söylememistim bile...

Biliyorum, bazi günler cenem düsüyor.

4 Eylül 2015 Cuma



Büyüdü de ise bile yariyor...
Neredeyse bi isim takacagim buna da...

Bugün oglanin odasinda mesguldüm.
Onu da dahil ederek legoları sıkı bir düzene sokmak tüm ögleden öncemi aldi.
Aci hakikat; Evet, bazi setleri tekrar yapamayacagimiz kadar kayip parca var...
Bunlari bir yerden tedarik etmenin yolunu arastirmaliyim simdi... Ya da iki set birbirini tamamlayip en azindan birbirini kurtarir mi diye bakmali. Lego son yüzyilin en "parents-unfriendly" icadi bence.