bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Eylül 2017 Çarşamba
Yaşam Nedir?
Was ist Leben?
Die lebende Zelle mit den Augen des Physikers betrachtet
Erwin Schrödinger,
Piper,2011
Orijinali: "What is Life?" , Cambridge University Prss, 1944
Türkce'ye de 'Yaşam Nedir?' adıyla cevrilmis olan bu kitabi One Mind'da epey söz edildigi icin merak edip okudum. 20.yy'in önemli kuantum fizikcilerinden Nobel ödüllü Erwin Schrödinger bu kitabinda bir fizikcinin gözünden biyolojinin önemli bir konusuna, yasamin ne olduguna bakiyor ve yasamin fizik kurallariyla aciklanabilip aciklanamayacagi sorusuna yanit ariyor.
Capi kücük, icerigi oldukca dolu bir kitap. Youtube'un popüler deyisiyle "One Mind'dan gelenler" kitabin sadece son bölümünü de okuyabilir ama orada alintilanandan daha fazlasini da bulamaz sanki. Fizik veya biyoloji okumuslar icin oldukca anlasilir yazildigini tahmin ettigim kitap, benim gibi ne fizik, ne biyoloji okumuslar icin bundan daha fazla enerji sarfedilmeyi gerektiriyor ama buna degecektir de kuskusuz.
Kendi kafami da toplayabilme adina kitabin bölümlerinin kisa birer özetini gecmek istiyorum ama tamamen kitabi okumanin yerine gecmeyecegini de belirtmeliyim:
1. Bölüm: Klasik fizikcinin cözüm cabasi
Ilk okudugumda bana kücük cocuklarin sorularini animsatan bir soruyla basliyor Schrödinger:"Atomlar neden bu kadar kücük?" ya da bir baska deyisle "neden vücutlarimiz atoma göre bu kadar büyük?"
Buna verdigi yanit su: Bütün atomlar sürekli olarak, tamaman düzensiz ve rastgele bir isil hareket gerceklestiriyor. Atomik düzeyde her sey öngörülemez, kaotik bir titresmeden ibaret. Az sayida atomdan olusan bir fiziksel yapida tanimlanabilir ve öngörülebilir bir düzen, bir fizik yasasi olusamaz. Ancak cok cok büyük sayida atom bir araya geldiginde davranislarinin ortak bilesiminden istatistik acidan anlamli , öngörülebilir ve düzen diye tarif edebilecegimiz fizik kurallari ortaya cikar. Yani bir organizmanin, kendisinde asina oldugumuz türden düzenli, tahmin edilebilir ve kaotik olmayan bir yapi gösterebilmesi icin cok cok büyük sayida atomlardan olusmasi, cok büyük olmasi ve atomlarin da bu oranda kücük olmasi gerekir.
Nasil yanit ama? Ilk basta 2 yasindaki "neden? neden? neden?" döneminden gecen bir cocugun sorusunu animsatan, "iste ondan/iste öyle cocugum" deyip gececegimiz bu soruyla Schrödinger gercek bilimin iki yas merakiyla basladiginin da bir örnegini veriyor sanki.
2. Bölüm: Kalitim Mekanizmasi
Ilginc soruya ikna edici yaniti almis, tam kösemize cekilmekteyken Schrödinger bu kez "ama nasil oluyor da oluyor?" türünden bir ergen karsi sorusuyla bizi ters köseye yatiriyor. O vakitler Kuantum fizigiyle beraber emekleme seviyesinde bulunan genetik biliminin ilk bulgularina göre kromozomlar (ki bunlar genlerden olusuyor, ki genler de bir tür moleküler yapi) organizmalarda son derece yasamsal rol oynayan yapilar. Ancak bir gende bir ila bir kac milyondan daha fazla atom bulunamayacagi fiziksel acidan kesin olarak kanitlanabiliyor ki, bu birinci bölümdeki argüman göz önüne alindiginda fizigin klasik, istatistiksel kanunlarinin isleyemeyecegi kadar düsük bir sayi. Ama buna ragmen kromozomlar sadece tutarli ve düzenli, belli kurallarin isledigi yapilar degil, hemen hemen bütün biyolojik varliklarin da temel yapi taslari. Eee...yani... nasil oluyor da oluyor?
3. Bölüm: Mutasyonlar
Burada Darwin'in evrim yasasina ufak bir düzeltme getiriyor Schrödinger; fizikci gözüyle. Darwin bir türdeki kalici degisikliklerin son derece uzun zamana yayilan, cok kücük, rastgele ve belli sinirlar olmadan birbirinin icine gecmeli degisiklikler, varyasyonlar seklinde meydana geldigini ileri sürmüstü. 20. yy. basinda Hollandali bilim adami De Vries evrime konu olabilecek degisikliklerin Darwin'in tarif ettigi gibi degil, az sayida ama ani atlamalar seklinde meydana geldigi yönünde gözlemlerde bulundu. Degisiklikleri ani atlama olarak tarif etmesi cok dikkat cekici, gözle görünür degisikliklere sebep olmasindan degil; önceki ve sonraki formlar arasinda, gecisme ya da ara form denebilecek bir adimin bulunmamasindan dolayi idi. Bu türden evrim özellikle o dönemin fizikcilerine kuantum sicramalarini animsatmisti ki, daha sonra Max Planck bu benzesmenin sadece görünüste olmadigini, De Vries'in "mutasyon" adini verdigi bu ani genetik sıçramaların, atomik seviyedeki kuantum sicramalarindan kaynaklandigini ileri sürdü.
4. Bölüm: Kuantum Mekaniginden Kanitsal Malzemeler
Bu bölümde Schrödinger mutasyonlarin kuantum sicramalariyla nasil aciklanabilecegini ve kromozomlarin nasil olup da 2. bölümde aktarilan celiskiye ragmen stabil moleküler yapilar olarak varliklarini devam ettirebildiklerini anlatiyor.
5. Bölüm: Delbrück Modeli'nin Görüsülmesi ve Gözden Gecirilmesi
Bana son derece karmasik ve teorik gelen bu bölümden harika bir Spinoza sözü disinda bir sey not alamasam da, bunu kitabin kalan kisminin anlasilirligi acisindan büyük bir engel olarak görmemek gerek.
6. Bölüm: Düzen, Düzensizlik ve Entropi
Delbrück Modeli'nden bu kitabi yazmasinin biricik sebebi olan bir sonuc ciktigini söylüyor Schrödinger : yasayan varliklar ve genetik malzeme su ana (yani kitabin yazildigindaki döneme) kadar bilinen klasik, istatistik fizik yasalarina uymuyor. Ama tahminen henüz bilmedigimiz baska fizik yasalarina uygun olmali. Schrödinger yanitin fizik disi ve hatta fizik ötesi olabilecegi fikrine mesafeli duruyor ve fizigin temel "Düzensizlikten düzen cikar" kurali disinda, en belirgin örnegi canlilar olan "Düzenden düzen cikar" veya "Düzen düzenden cikar" türünden bir kural daha olmasi gerektigini ortaya koyuyor. Bu bölümde epey termodinamik yasalari ve entropi var. Entropi öyle muglak bir kavram degil, düzensizligin somut ölcüsü:
Entropie = k log D (k=Boltzman sabiti, D=atomik düzeydeki düzensizligin nicel ölcüsü)
Yani ne kaa... cok düzensizlik, o kaa.. cok entropi. Ve evrende entropi sürekli artiyor. Ve evren kaosa sürükleniyor. Yasayan organizmalar icin düzensizlik, cözünme ve ölüm demek. Ama hemen ölmüyoruz. Biraz yasiyoruz. Nasil oluyor da oluyor? Yok söylemem, spoiler olur, kendin oku.
7.Bölüm: Yasam Fiziksel Yasalara mi Dayaniyor?
Özetle iki türlü düzen yaratma usulü var. Biri düzenden, digeri düzensizlikten. Ben daha cok ikinciyle ilgileniyorum. Oglanin odasindaki düzensizlikten bir düzen cikarmak mümkün mü? Schrödinger yasami birinciye bagliyor. Ya bunu kabul edecegiz, ya da fizik ötesine adim atacagiz diyor.
8.Epilog:
Iste "One Mind" kismi. Schrödinger 7 bölümde ettigi bir alay laftan bu sonuca nasil vardi, anlamadim; ama vardi. Ama güzel. Determinist bir dünyada özgür irade nasil olabilir, iste böyle olabilir. Dedi. Sanirim.
Bilinc daima tekildir. Dedi. Kantçı bir dünya degil burasi. Dedi. "Ben" anı ve deneyimler degildir, onların üzerine yazildigi malzemedir. Dedi. Bellegimizi yitirdigimizde öldügümüzü düsünmeyiz. Dedi. Dedi bunlari.
Bütün kitap boyunca en hosuma giden sey yazarin mütevaziligiydi. Ne kadar cok acikmisiz "..mış gibi" yapmayan gerçek mütevazilige.
Kitap neden bir fizikci olarak biyoloji alaninda bir kitap yazdigini anlatarak ve bu cüreti icin özür dileyerek basliyor. Su ve benzeri cümlelerle devam ediyor:
"Okuyucudan bana su konuda inanmasini rica etmek durumundayim ki...."
"Fizik biliminin mütevazi bir temsilcisi olarak...."
Epilogun sadece kendi fikirleri oldugunu bildirerek bitiyor.
2 Eylül 2017 Cumartesi
Solucanlara Piyano Çalan Adam ve Uçun Kuşlar, Uçun
Doğal tarih yazilarini (isimleri buymus megerse, ben de bilmiyordum) sevdigimi bilen bir arkadasim bana ilkin Sargun Tont'un Sulak Bir Gezegenden Öyküler kitabini getirmisti. Simdi de ayni yazarin Solucanlara Piyano Calan Adam ve Ucun Kuslar, Ucun'unu getirdi. Hepsi benzer konularda ve yer yer cakisan bilimö ekoloji ve dogal tarih yazilarindan olusuyor. Tont'un dili neseli ve mizahi, sectigi konular ilginc, elestirirken bile dili olumlu. Keske ben Türkiye'de olsaydim, keske üniversitelerdeki derslere öğrenci olmayan meraklilari da girip dinleyebilse, keske ben Sargun Tont'un derslerine girebilseydim dedirtti :) Bir dolu not, bir dolu referans, bir cok okunacak yeni kitap, hafif ve serbest bir enerji birakti arkalarinda bu kitaplar. Doga ve bilim konularinda okumayi sevenlere tavsiye...
9 Haziran 2017 Cuma
Bilmeyişin Sözlüğü
Lexikon des Unwissens, Worauf es bisher keine Antwort gibt
Kathrin Passig, Aleks Scholz
rowohlt
Kütüphanede rastladigimda aslinda oldukca ilginc bir konu olacagini düsünmüstüm: Bilmeyişin Sözlüğü
Yasamin bunca degisik alaninda her türlü soru isaretine "bidi....bidi...bidi..." sayfalar ve ciltler boyunca yanit veren bilim adamlarinin yaninda bu iki yazar baska bir sey deniyor, hangi sorulara aslinda henüz bir yanitimiz olmadigi üzerine bir kitap yazmaya girisiyorlardi. Ama nedense tutmadi. Bilmiyorum neden, kitap cok fazla sarmadi beni. Bazi ilginc buldugum basliklari okuyabilmek icin bile sabir göstermem gerekti, sonlara dogru ise daha cok satirlar arasinda hizla göz gezdirdigim basliklar oldu... Kötü yazilmis da diyemeyecegim, bazen gayet espriliydi kitabin dili, sorun neydi bilmiyorum. Ikinci bir cildi daha yazilmis (demek ki ilgi görmüs), ikisini birlikte almistim kütüphaneden. Herhalde geri vermeden önce bir göz atarim ama detayli okuyacagimi sanmiyorum ikinciyi.
Yine de... sunlari ögrendim:
Yasamin sirri, nereden geldigi, nereye gittigi hala bilinemiyormus. (Neyse ki...)
Keza yasamin en önemli yapitasi suyun davranislari da tam aciklanamiyormus.
Hawaii'nin nerden ciktigi hala anlasılamamıs.
Yilanbaliklarinin nasil cogaldigi bir türlü cözülememis.
Betlehem Yildizi (hani üc bilge kralin "gördük, gördük, kral dogdu" diyerek kosup Betlehem'e geldigi) neyin nesidir, hala anlasilamamis.
Sogukalginliginin tam yayilma sekli de bir muammaymis. Hastalarin deneklerin suratina hapsurdugu dahil, türlü türlü deneye ragmen. Bu cok önemli. Bu kismi her yil evde birisi ilk grip ya da sogukalginligina yakalandiginda dedektif gibi kökenini bulmaya calisan esime (Bu virüsün inkubasyon süresi acaba kac gündür? O kadar gün önce neredeydik? Orada hasta olan var miydi? Kimse yüzümüze hapsurdu mu? Oglanin okulundan geldiyse sinifta hasta cocuk var miydi? Sen mi getirdin mikrobu eve? Ben mi getirdim mikrobu eve? Metrodan mi aldik? Marketten mi aldik? ...?....?) bi okutabilsem iyi olacakti aslinda.
Berlin'de II. Dünya Savasi'nin son günlerinde bir patlama dolayisiyla metro kanallarini su basmasi diye bir vakia varmis. Isin tuhaf tarafi, olay tam olarak hangi gün oldu, tam olarak nasil oldu, kaza miydi, özellikle mi patlatildi, kim verdi patlatma emirini, Ruslar? Almanlar? olayda kac kisi öldü? Hic birisi bilinmiyormus... yani olay hakkinda oldugundan baska hic bir sey bilinmiyormus.
Tungunska olayinin sebebi, üzerine gelistirilmis üc yüz elli yedi bin teoriye ragmen hala cözülememis. Bu da önemli. Cocuklugumun en heyecan verici sırlarından biriydi Tungunska olayi, birakalim öyle kalsin... Daha kimbilir kaç çocuk neslinin hayal dünyasını besleyecek bu konu...
Ve hatta... ve hatta kedilerin nasil ve neyle (ses teli? diyafram? ) mirladiklarini bile kesin bilmiyormusuz! E, artik neyi bilebiliriz ki?
Ek olarak bu kitapla ilk kez "yildirim topu" ve "fare kral" denen (ve tabii ki sebepleri bilinmeyen) iki dogal fenomen daha oldugunu ögrendim, bilmesem-de-olurdu cekmecesine atabilecegim iki yeni bilgim daha oldu :))
Söyle yazdiklarimi bastan bir okuyunca... himm... aslinda o kadar da sıkıcı gelmedi kitabin konusu...
Bir yerlerde rastlarsan bi göz atmaya deger...
28 Mayıs 2017 Pazar
Laboratuar Kızı veya Yaprak Fısıltıları
Blattgeflüster (Lab Girl)
Hope Jahren
Ludwig, 2016
Kütüphanede raflarda görüp adina ve kapagina kapilarak, ani kararla alip okudugum kitaplardan biri. Okuma listeme girmeden çıkan kitap :) Ingilizce veya baska dillerden cevrilen kitaplarda Alman yayinevlerinin isim konusunda ne kadar bagimsiz ve yaratici kafali olabildiklerini daha önce de gözlemistim. Kitabin orijinal ismi "Laboratuar Kizi", Almanca ceviriye verilen isim "Yaprak Fısıltıları - Bitkilerin Harika Dünyasi" :) Kitabin ismi Laboratuar Kizi olsaydi ve o alt baslik olmasaydi ben bu kitabi almazdim kütüphaneden, dogru. Ama, ııh, yine de olmamis degerli yayinevi, kitabin laboratuarda büyümüs ve yasamis bir kadin hakkinda olusunu degistiremiyoruz :) Kitapta yazar Hope Jahren kadin bir bilim adami olusuna dair hikayesini cocuklugundan baslayarak anlatiyor. Bu otobiyografinin her bir bölümüne bir agacin tohumdan baslayarak gecitigi bütün dönemlere dair bir doga yazilari gecidi eslik ediyor. Ve "kadin bir bilim adami denmez" hindiba, "bilim insani" denir veya "bilim kadini" denir diyeni -daha önce de demis oldugum gibi- terlikle kovalarim, bilerek öyle diyorum herhalde, evet bir bildigim var herhalde... Ayica kitabin bir noktasinda "Wissenschaftlerin" degil de "weibliche Wissenschaftler" denmesini de hemen not aliyorum.
Neyse, bir bilim adaminin, özellikle kadin olarak bilim cevrelerinde büyük cabalar harcayarak oldugu yere gelisinin hikayesi, laboratuarda yasamanin hikayesi, ABD'nde bilim yapmanin/yapabilmenin hikayesi, bitkilerin harika hikayesi ve ama biraz da, hatta cokca Bill'in hikayesi... O yüzden kitabin bir gün Türkce'ye cevrileceginden yana sızılı bir süphe icindeyim. Ama Ingilizce'si satiliyor gördügüm kadariyla kitap sitelerinde. Alin Ingilizcesinden okuyun, neyinize yetmiyor. Örnegin Hope'un cocuklugunun gectigi o karanlik ve karli Minnesota kasabasini, babasiyla aksam laboratuari kapatip eve eve dönüslerini kacirmayin, ögrenciyken para kazanmak icin calistigi hastane eczanesini ve orada deneyimlediklerini Charles Dickens alintilarina paralel anlattigi o harika kismi kacirmayin... Bill'le tanistiklari o bölümü ve izleyen bölümlerde nasil siyam ikizlerine dönüstüklerini... Hatta durun bir kac alinti da yapayim ben... Yazacak kagidim yoktu, hepsini fotografladim...
Insanlar bir yaprak nasil yaratilir bilmiyorlar, ama bir yaprak nasil yok edilir biliyorlar..
Özetle "yapraginiza sorular sorun" diyor.
O (babasi) bana bir seyi bozmanin degil, onu tekrar onarmamanin utanc verici oldugunu ögretti.
"Eve kadar yürüdügümüz üc kilometre boyunca konusmamaya coktan alismistik. Sessizce bir arada olmak iskandinav ailelerinin dogalari geregi ve herkesten daha iyi uyguladigi bir seydir". Bu alinti biraz kisisel sebeplerden. Babamla sessizce, konusmadan ayni arabada ise gidislerimiz geldi aklima... Belki bizde de üc bes nesil öteden karismis bi Iskandinav geni filan vardir...
Kendilerine ölü veya cansiz gözüyle baktigimiz tohumlarin bile beklerken canli olduklarini ve yasadiklarini ve cooook uzun zaman bekleyebileceklerini anlatiyor bu bölümde...
"Her baslangic bir beklemenin sonudur. Her birimiz bir olma firsatina sahip oluruz. Her birimiz ayni zamanda hem olanaksiz, hem de kacinilmaz olaniz. Her yetiskin agac da önce bekleyen bir tohumdu."
Yapraklar bu dünyadaki anorganik maddeyi organik olana cevirebilen tek seydir ve tek görevleri budur diyor. Ve insanligin varligi da bu biricik göreve baglidir diyor. Özetle. Cok güzel diyor...
"Bir agac kütügünün bir tarafinda ince, diger tarafinda kalin olarak gözledigimiz halka bize vaktiyle düsmüs bir dalin hikayesini anlatir. Bir dal kirildiginda agacin dengesi bozulur. Bu yüzden gövdedeki hücreler, agacin simdi esit dagilmayan agirligini dengelerken zayif kalan kismi güclendirmek icin uyarilirlar."
Onca sene boyunca yasamimdan bir sey yapabilmek icin agir calistim ve sonunda yasamimin gercekten degerli yapi taslarinin ben onlari haketmeden gökten düsen düstügünü görmek sasirticiydi. Eskiden güclü olmak icin dua ederdim, simdi sükran dolu olmak icin dua ediyorum.
26 Ekim 2015 Pazartesi
Parça ve Bütün
Der Teil und das Ganze
Gespräche im Umkreis der Atomphysik
piper, 1969
Hikayeyi ögrencisinden okumustum, bir de ögretmenin agzindan okumak istemistim. Ögrenci Hans-Peter Dürr, ögretmen Werner Heisenberg. Heisenberg kendi adiyla anilan ünlü Belirsizlik Ilkesini ortaya koyan kisi. Bu ilkenin sunuldugu 1927'deki ünlü Solvay Konferansi bulusmasinda Einstein'in "Sevgili Tanri zar atmaz" demesine sebep olan kisi. Yaniti Bohr vermis: "Sevgili Tanri'nin evreni nasil idare edecegine karar vermek bizim görevimiz olmamali, öyle degil mi?"
"Der Teil und das Ganze" icin bir tür otobiyografi denebilir, Türkce'ye cevrilirse adi "Parça ve Bütün" olabilir. Heisenberg kitapta 1. Dünya Savasi'nin bitiminden hemen sonra genc bir lise mezunu iken basliyor hikayesine. 1965'te 2. Dünya Savasi'ndan sonraki dönemde bitiriyor. Fakat tüm detaylariyla yasamini anlattigi bir kitap oldugu söylenemez. Evliliginden ve özel yasamindan yeri geldiginde kisaca bahsediyor, öte yandan belki de en büyük mesleki basarisi olan Nobel ödülünden neredeyse hic bahsetmiyor.
Kitap bastan sonra Heisenberg'in meslek yasaminda karsilastigi, cogunu ismen bildigimiz bilim adamlari ve felsefecilerle yaptigi sohbetlerden olusuyor. Niels Bohr, Wolfgang Pauli, Arnold Sommerfeld, Albert Einstein, Carl Friedrich von Weizsäcker, Erwin Schrödinger, Max Planck, bunlardan en cok dikkat cekenleri. Bütün bu sohbetler bilimsel enstitülerin calisma odalarinda, laboratuvarlarda, konferanslarda veya bu bilim adamlarinin ciddi oturma odalarinda gerceklesiyor sanirsak yaniliriz. Bazen deniz kiyisinda, bazen ormanlarda yapilan yürüyüslerde, Alplerde bir kayak kulübesinde, cig riski esliginde veya bir yelkenlide atlatilan bir firtinanin ardindan, yani tuhaf, sert dogal sartlarin esliginde gerceklesiyor. Bir sohbet 2. Dünya Savasi sirasinda bir bombardimandan kurtulan Heisenberg ile arkadasi yürüyerek sehrin banliyölerindeki evlerine ulasmaya calisirken gerceklesiyor örnegin. Bu sirada yanlislikla bombardimandan kalan bir fosfor birikintisine basan Heisenberg'in ayakkabisi tekrar tekrar alev aliyor, gayet derin bir konusmanin ortasinda Heisenberg durmadan ayakkabisini söndürmeye calisiyor :)
Heisenberg kayit altina alinmamissa da, büyük ölcüde gercege yakin animsadigini belirttigi bütün bu sohbetlerle bize 20.yy 'in ilk yarisinda Alman bilim cevrelerinin canli bir tablosunu ciziyor. Bilimin nasil sekillendiginin de canli örneklerini sunuyor. Sasirtici, absürd, adeta bizimkinden baska bir dünya.. Platon diyaloglari okuyan lise mezunlari, bos vakitlerinde oda müzigi yapan asistanlar, kayak kulübelerinde kendi yemeklerini kendileri pisirerek tatil yapan ve bu arada son bilimsel gelismeleri konusan, ama bir o kadar da tarih, felsefe, siyaset, biyoloji, dilbilim üzerine kafa yoran atom fizikcileri... Anlattigina göre belirsizlik Ilkesi'ne karsi cikan Einstein, Heisenberg'le daha önce yaptigi bir konusmada "Sonucta neyi gözleyecegimize karar veren en basta kurdugumuz teoridir" diyerek bu ilkenin kesfine ilham vermekle kalmiyor, bilimin (ve bu arada kendisinin de) sikca düstügü hataya dikkat cekiyor. Sohbetlerden kimi tarihsel olaylarin gelisimini de takip etmek mümkün. Heisenberg'in bakis acisiyla tabii...
Demokrit "Önce Atom vardi" demis. Quantum fizigi ise "Önce simetri vardi" diyor. Bu ifadeyle ilk karsilasmamiz Dürr ile olsa da, sözün ögretmenine ait oldugu anlasiliyor. Ve onun da bu görüsü Platon'a dayandirdigi... Her kitap en azindan bir baska kitaba baglanir demistim ya...Timaios okunacak el mahkum.
16 Ekim 2015 Cuma
keşke origami
Uzun zamandir 3sat'taki Scobel programini seyretmiyordum. Scobel (programi yayina hazirlayan ve sunan kisi) hep ilginc konular bulur. Bu kez konu "Muster des Lebens"(Yasamin desenleri, sekilleri) idi.
Programa eslik eden belgeselde (Der Origami-Code) temel konu origamiydi. Origaminin veya genel olarak katlama sanatinin inanilmaz derinlikli bir arastirma alani oldugunu ögrendik. Katladiklari kompleks formlari önce bilgisayarda tasarlayan amatörleri, matematik ve enformatik gibi uzmanlastiklari konularda origaminin kullanim alanlari üzerine calisan iyi üniversitelerden bir takim profesörleri dinledik.
Dogadaki objeleri origami benzeri tekniklerle ve inanilmaz bir gercekcilikle tasarlayip katlayan Fransiz bir sanatciyla tanistik. Normalde origami sanatindan bilinen kimi katlama tekniklerinin icat degil kesif oldugunu, doganin inanilmaz yetenekli ve etkin bir katlama ustasi oldugunu ögrendik. Bitkilerden, hayvanlardan ve galaksilerden verilen örnekleri saskinlikla izledik. Harvard Üniversitesi'nden Hint asilli bir matematik profesörü kayin yapraklarinin kis tomucuklarinin icindeki katli durma tekniginin matematigini arastiriyordu; özel uzmanlik konusu buydu. Bir Alman origami ustasi dogadaki "instant" katlama pattern'lerini arastiriyordu.
Yine Almanya'dan Katalan bir origami ustasinin odalar, duvarlar dolusu kitaptan olusan kisisel kütüphanesi bize katlama sanatinin sadece Japonya'da degil, tüm dünyada öteden beri insani mesgul eden harika hikayesini anlatiyordu.
Biri Avustralyali , bir Japon iki bilim insani mesafelerin aralarina girmesine izin vermeden internet üzerinden birlikte calisiyor, her türlü objenin önce matematik diline dökülüp, oradan katlama teknigine cevrilerek tek parca kagittan katlanmis bir kopyasini üretmenin mümkün oldugunu kanitliyorlardi.
Ucak endüstrisinde mühendisler hafif malzemeleri inanilmaz saglam ve stabil kilan teknikler ararken yaniti origamide buluyor, özel katlanmis pattern'ler sayesinde üzerinden bir tonluk otomobil gectiginde zarar görmeyen son derece hafif ve esnek objeler üretebiliyorlardi. Ileri dönemde ucaklarin agirliginda %20-%30'luk azalma olabileceginden ve bunun cevre zararlisi ucak yakiti tüketimine de olumlu yansiyacagindan bahsediyorlardi.
Hokkaido Üniversitesi'nden genc bir Japon bilim insani insan bedenine katli sekilde sokulan ve damardaki daralma noktasina geldiginde acilan "origami" stendler üzerindeki calismalarindan bahsediyordu. Deprem bölgelerinde girilmeyecek noktalara katli seklinde girip orada kendi kendine acilabilecek ve canli arayacak mini robotlar üzerine calisan bir Ingiliz bilim adami bile vardi.
Icimde günlerdir uykuda olan bir yerin yeniden uyandigini hissettim. Darbe üstüne darbe almaktan hissizlesmis ve artik hicbir seye saglikli ve dogal tepki veremeyen bir yerde hislenme isaretleri farkettim. Kabuk üstüne kabuk baglayan bir yarada yasam izleri gördüm.
Bana iyi geldi.
Almanca bilmiyorsan bile izle, sana da iyi gelecek bence.
Bir de o soru ve o keske olmasaydi...
O soru: "Bir insan ömrünü neye vermeli?"
O keske: Herkesi kendi dogrumuzun hizasina cekme , gerekirse ölümüne hizaya cekme takintisi yerine, bu tür meraklar, takintilar gelistirseydik, ah keske okul cocuklari gibi olsaydik, ah keske origaminin dibine vursaydik, ah keske koni seklinde kivrilmis bir kagidin üzerine üc kilo kitap biraktigimizda kendiliginden olusan katlama formunun, derin, hayranlik verici basitligiyle sarsilabilen yanimiz diri olsaydi. Bütün bu insanlarin zamanlarini gecirdikleri, akillarini, fikirlerini ve yasam enerjilerini verdikleri konulari görmek kuvvetli bir aglama istegi yaratiyor bende. Origami belgeselleri sanirim sadece bazi cografyalardan gelenler üzerinde iste böyle tuhaf, duygusal etkiler yaratiyor.
Dipnot: Almanca "entfalten" da ne güzel sözcüktür. ent-falten. Katli olanin acilmasi. En cok da "yasam" sözcügünün yanina gelince güzellesiyor. "Sich enfaltendes Leben" örnegin. Kendi kendini acan, kisitli dar alandayken genisleyip yayilan, son noktasina dek potansiyelini aciga vurabilen yasam demek. Bugünlerde en eksigimiz bu.
Hepimize katmer katmer acilip dalga dalga yayilan bir dirilik, canlilik enerjisi diliyorum. Kalpten. Kalpten; cünkü bir kücücük bedene katlanip sigdigi halde acildiginda evrenlere sigmayan odur.
Programa eslik eden belgeselde (Der Origami-Code) temel konu origamiydi. Origaminin veya genel olarak katlama sanatinin inanilmaz derinlikli bir arastirma alani oldugunu ögrendik. Katladiklari kompleks formlari önce bilgisayarda tasarlayan amatörleri, matematik ve enformatik gibi uzmanlastiklari konularda origaminin kullanim alanlari üzerine calisan iyi üniversitelerden bir takim profesörleri dinledik.
Dogadaki objeleri origami benzeri tekniklerle ve inanilmaz bir gercekcilikle tasarlayip katlayan Fransiz bir sanatciyla tanistik. Normalde origami sanatindan bilinen kimi katlama tekniklerinin icat degil kesif oldugunu, doganin inanilmaz yetenekli ve etkin bir katlama ustasi oldugunu ögrendik. Bitkilerden, hayvanlardan ve galaksilerden verilen örnekleri saskinlikla izledik. Harvard Üniversitesi'nden Hint asilli bir matematik profesörü kayin yapraklarinin kis tomucuklarinin icindeki katli durma tekniginin matematigini arastiriyordu; özel uzmanlik konusu buydu. Bir Alman origami ustasi dogadaki "instant" katlama pattern'lerini arastiriyordu.
Yine Almanya'dan Katalan bir origami ustasinin odalar, duvarlar dolusu kitaptan olusan kisisel kütüphanesi bize katlama sanatinin sadece Japonya'da degil, tüm dünyada öteden beri insani mesgul eden harika hikayesini anlatiyordu.
Biri Avustralyali , bir Japon iki bilim insani mesafelerin aralarina girmesine izin vermeden internet üzerinden birlikte calisiyor, her türlü objenin önce matematik diline dökülüp, oradan katlama teknigine cevrilerek tek parca kagittan katlanmis bir kopyasini üretmenin mümkün oldugunu kanitliyorlardi.
Ucak endüstrisinde mühendisler hafif malzemeleri inanilmaz saglam ve stabil kilan teknikler ararken yaniti origamide buluyor, özel katlanmis pattern'ler sayesinde üzerinden bir tonluk otomobil gectiginde zarar görmeyen son derece hafif ve esnek objeler üretebiliyorlardi. Ileri dönemde ucaklarin agirliginda %20-%30'luk azalma olabileceginden ve bunun cevre zararlisi ucak yakiti tüketimine de olumlu yansiyacagindan bahsediyorlardi.
Hokkaido Üniversitesi'nden genc bir Japon bilim insani insan bedenine katli sekilde sokulan ve damardaki daralma noktasina geldiginde acilan "origami" stendler üzerindeki calismalarindan bahsediyordu. Deprem bölgelerinde girilmeyecek noktalara katli seklinde girip orada kendi kendine acilabilecek ve canli arayacak mini robotlar üzerine calisan bir Ingiliz bilim adami bile vardi.
Icimde günlerdir uykuda olan bir yerin yeniden uyandigini hissettim. Darbe üstüne darbe almaktan hissizlesmis ve artik hicbir seye saglikli ve dogal tepki veremeyen bir yerde hislenme isaretleri farkettim. Kabuk üstüne kabuk baglayan bir yarada yasam izleri gördüm.
Bana iyi geldi.
Almanca bilmiyorsan bile izle, sana da iyi gelecek bence.
Bir de o soru ve o keske olmasaydi...
O soru: "Bir insan ömrünü neye vermeli?"
O keske: Herkesi kendi dogrumuzun hizasina cekme , gerekirse ölümüne hizaya cekme takintisi yerine, bu tür meraklar, takintilar gelistirseydik, ah keske okul cocuklari gibi olsaydik, ah keske origaminin dibine vursaydik, ah keske koni seklinde kivrilmis bir kagidin üzerine üc kilo kitap biraktigimizda kendiliginden olusan katlama formunun, derin, hayranlik verici basitligiyle sarsilabilen yanimiz diri olsaydi. Bütün bu insanlarin zamanlarini gecirdikleri, akillarini, fikirlerini ve yasam enerjilerini verdikleri konulari görmek kuvvetli bir aglama istegi yaratiyor bende. Origami belgeselleri sanirim sadece bazi cografyalardan gelenler üzerinde iste böyle tuhaf, duygusal etkiler yaratiyor.
Dipnot: Almanca "entfalten" da ne güzel sözcüktür. ent-falten. Katli olanin acilmasi. En cok da "yasam" sözcügünün yanina gelince güzellesiyor. "Sich enfaltendes Leben" örnegin. Kendi kendini acan, kisitli dar alandayken genisleyip yayilan, son noktasina dek potansiyelini aciga vurabilen yasam demek. Bugünlerde en eksigimiz bu.
Hepimize katmer katmer acilip dalga dalga yayilan bir dirilik, canlilik enerjisi diliyorum. Kalpten. Kalpten; cünkü bir kücücük bedene katlanip sigdigi halde acildiginda evrenlere sigmayan odur.
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Quantum ve Lotus
"Bana hayalkirikliginin fotografini cekebilir misin Hindiba?"
deselerdi iste bu o fotograf olurdu.
Itiraf ediyorum, beklentilerimi yüksek tutmustum bu kitapla ilgili. Bi Budist kesisi ile, bi Quantum fizikcisi oturmus sohbet ediyor. Biri Fransiz, biri Vietnamli. Üstelik kesis olan Fransiz ve quantum fizikcisi olan Vietnamli :) Üstelik Matthieu Ricard'i ben bir tartisma programinda izledim, cok ilginc buldum anlattiklarini. Kimbilir neler olacak bu kitapta, neler...
Hayir, Trinh Xuan Thuan degildi hayalkirikliginin kaynagi. Bizzat Matthieu Ricard idi. Kendisine kosmolojinin belli yönlerini soran birine "Elimdeki yapraklar mi daha cok, ormandakiler mi?" demis Buddha ve "ormandakiler tabii ki" yaniti üzerine "Aciyi sona erdirmek icin gerekli bilginin miktari iste elimdeki yapraklar kadardir" demis. Kitapta bunu anlatan Ricard'in, ardindan kosmolojinin derinlikleri hakkinda 425 sayfalik en soyutundan felsefi derinlikli laf yetistirmesini anlamak zor. Yani anlamak zordu bu kitabi. Yani anlama zorlugu cekmem genelde. Bu kitapta cektim. Yarim biraktim diyebilirim. Bir noktadan sonra sadece yüzeysel bir sekilde Thuan'in söylediklerini okudum. Bana ayni boyuttan konusmuyorlarmis gibi geldi. Sonunda nasil mutabik kalabildiklerini anlayamadim. Biri "isik, hem... dalga... hem parcacik..." diyor örnegin, digeri "...tabii, zaten parcacik da yok, dalga da yok" diyor. Biri bing bang diyor, digeri "zaten big bang yok ki" diyor. Biri "yildiz tozuyuz aslinda" diyor, "evren bir gün insanin gelecegini biliyordu" diyor, digeri "yildiz da yok, toz da yok, evrenin bi sey bildigi yok" diyor :)
Üstelik daha iki kitap önce Budizm'in felsefeyi reddeden bi halini okumustum, Ricard basbayagi felsefe yapiyor bu kitapta. Tibetli ustasi da mi böyle, bu bir baska Budizm yaklasimi mi, yoksa armut dibine mi düsmüs (babasi filozofmus) bilemedim. Fakat bütün tuhafligina ragmen, biraz kafayi toplayayim, biraz zaman gecsin, bu kitabi yine okuyacak ben :D
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)