almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2017 Pazar

Orman


Der Wald, eine Entdeckungsreise
Peter Wohlleben
Heyne, 2016

Peter Wohlleben'in "Das geheime Leben de Bäume" (Agaçların Gizli Yaşamı) adli kitabini varligindan haberdar oldugumdan beri ele gecirmeye calisiyorum. Kitap burada o kadar popüler olmus olmali ki, kütüphanedeki üc kopyasi bir türlü raflara geri dönmüyor. Ben de sabirla her gittigimde kontrol ediyorum. Ayni yazarin Türkce'ye adi "Orman - Bir Kesif Gezisi" diye cevrilebilecek olan bu kitabini ise iste o kitabi araraken gördüm ve benzer bir kitap olabilecegi düsüncesiyle hemen ödünc aldim.

Peter Wohlleben bu kitaba nasil ormanci oldugunu anlatarak basliyor. 80lerde yükselen cevre bilincine paralel olarak "doga korumaci" olmak istiyormus aslinda. Bu amacla Biyoloji okumaya baslamis. Bir gün annesinin  gazetede okudugu bir duyuru ile ormancilik egitimine geciyor oradan; cünkü böylece hayalini kisa yoldan hayata gecirebilecegini saniyor. Ormanciligin Almanya'daki uygulamasinin (ki tahminen dünyanin her yerinde ayni olmali) doga korumaciligin yanindan bile gecmedigini; ormanin bir isletme, ormanicinin da onun kara odaklanan isletmecisi oldugunu anlamasi biraz zaman aliyor. Anladiginda ise en azindan kendi sorumlu oldugu ormanda bu gidisata dur demek icin yapmadigi sey kalmiyor. Kitap biraz bu maceranin hikayesi aslinda. Buna paralel olarak benim de en sevdigim agaclardan biri olan kayin üzerinden ormanda bir agac olma deneyimine dair pek cok sey anlatiyor.

Kitabin icimi biraz kararttigini itiraf etmeliyim. Ormanin ne kadar ince bir dengenin üzerine oturdugunu ve yapilan en kücük müdahalede bile nasil uzun vadeli zararlarin verildigini okuyunca, ormanciligin akillara zarar bir meslek oldugu hissi olustu icimde. Verdigi örneklerden de anlasildigi üzere bugünün pazara yönelik, asiri kara ve büyümeye odakli, yogun tarim ve hayvancilik uygulamalarindan hicbir farki yok ormanciligin. Wohlleben, tahminen ikibin yil öncesine ait Roma atli arabalarinin izlerinin ormanin zemininde hala görülebilir oldugunu ve bu alanlarda orman zemininin neredeyse geri dönülemez sekilde bozuldugunu anlatiyor bir sayfada. Diger sayfada ise bugünkü yaygin ormancilik uygulamalarinda ormana agaclari dakikalar icinde kesip, bicip, transfer edilmeye hazirlayan "harvester" denilen tonlarca agirlikta makinalarla girildigini anlatiyor. Kendi ormanina bu hatayi farkettigi andan itibaren transfer icin at arabalarindan baska bir sey sokmamis.

Ormandan kesilen 160 yillik bir kayin agacinin boslugunda bile aninda büyük bir negatif ekolojik etki olustugunu kayin agacinin döngüsünden okuyoruz ayrica kitapta. Bir büyükanne kesildiginde ve ahsap olmak üzere alinip götürüldügünde on yillardir gölgesindeki büyüyen yavrulara ne oluyor, toprakta neler neler oluyor, komsularina neler oluyor, faunada ne türden etkiler yasaniyor? Monokültür neden yanlis? Ormani parsel parsel yetistirip, parsel parsel harmanlayan bugünkü ormancilik anlayisi neden cikmaz sokak, ahsap kalitesi sebebiyle tercih edilen egzotik türlerle calismak neden büyük hayalkirikligi tek tek anlatiyor Wohlleben. Sürdürülebilirlik neden masala dönüsüyor, ormanlik alanlarda rüzgar gülleri neden büyük bir fiyasko, Almanya ormanlarindaki av hayvanlari ve avcilik gelenegi ormanlara nasil zarar verdi, bu konulara da giriyor. Bize Vietnam savasinin bir benzerinin sessiz sedasiz 70li yillarda Alman ormanlarinda vuku buldugunu, Borneo ormanlarindaki palmiye plantajlarinin bir benzerinin igne yaprakli türler ile Alman ormanlarinda coktan kurulmus oldugunu gösteriyor.  Igne yapraklilarda özel bir sorun yok; sorun Orta Avrupa iklimi icin egzotik kalmalari, aslinda Kuzey Avrupa'nin taygalarina özgü türler olduklari ve sirf ticari, ekonomik avantajlari icin 20. yy.da Orta Avrupa'da da tercih edildikleri icin... Yani yine insan müdahalesi...

Cözüm? Benim okuduklarimdan cikardigim sonuc birincisi ormana insan müdahalesini minimuma indirgemek. Özellikle ormancilik faaliyetlerini... Ormanicinin en büyük aktivitesi gözlemek, gözlemek, gözlemek olmali yazara göre. Günlük rutininin önemli bir kismi agaclari tek tek gözden gecirmekmis. Agaci kökünden tacina dek gözden gecirip degerli isaretleri okuyormus. Bu is cok yorucu oldugundan bir kerede araliksiz iki saatten fazla yap(a)miyormus.

Ama ikinci ve daha önemlisi toplumun enerji ve hammadde kaynagi olarak ormandan elini cekmesi. Sadece yerel ormanlardan degil, küresel olarak tüm ormanlardan. Yoksa yük yerel ormanlardan cekilip dünyanin baska yerlerindeki baska ormanlarin sirtina yükleniyor; fark yok. Yani tüketimin azaltilmasi temel sart. Bu konuda ayni fikirdeyiz Wohlleben ile... En temiz enerji kullanilmamis enerji cünkü. Bu konuda biz ikimiz sanirim M.Ö. 4. yy'da yasamiz bir "cagdas"imizla ayni fikirdeyiz.
  


Peki umutsuz mu yazar? Cizdigi karanlik tabloya ragmen, hayir  umutsuz degil. Amazonlarda büyük alanlarin ormansizlastirilmasi ile cangilin ortasinda ortaya cikmis büyük yasam alanlarinin sasirtici örnegini veriyor. Bu alanlar eskiden insanlarin yogun yasadigi, topragin büyük ölcüde zarar gördügü, ekolojik dengenin "balta girmemis orman" olmanin cok ötesinde bozuldugu yerler iken, doga isi ele aldiginda insan izleri silinebilmis, dünyanin akcigerleri denen ormanlar ortaya cikmis. Simdi insanin hakimiyeti tekrar ele gecirmesi ile yeniden ortaya cikiyor bu gercek. Dolayisiyla insan bilincli olarak ormandan elini cektiginde ve her seyin "yönetilmesi" gerektigi fikrinden uzaklastiginda her seyin yoluna girecegini düsünüyor.

Haa, son bir ilginc detay: Wohlleben'e göre yaygin görüsün aksine orman insanin yuvasi degil aslinda. Insanin asil yuvasi savan. Bütün duyu organlarimiz ve algi becerimiz savana ayarlanmis sekilde. Ormanin bizi öteden beri hem biraz ürkütmesi, hem biraz büyülemesi; mit ve masallarin kaynagi olmasi bu yüzdendir diyor :)



21 Eylül 2017 Perşembe

Hipliyoruz, Hopluyoruz

Eskiden, cook eskiden bu blogda sincapla dinlediklerimiz ve söylediklerimiz diye bir etiket vardi. Bir okul öncesi cocugun müzik zevklerine eslik etmekteydim, belki Almanya'da yasayan baska Türk anneler de ilgilenir diye not düsmekteydim.

Sonra o sincap büyüdü, bir Italyan Gezi rehberi oldu :) Zevkler degisti, hem de kac kez :)
Gecen yeni okulundaki ilk müzik dersine giderken serzenisle dedi ki "anne, ilkokulda biz müzik dersinde hep klasik müzik gördük yaa, bakalim bu yeni okulda nasil olacak?"

Yeni okulundaki ilk müzik dersinden döndü, cok ilginc bir müzik dinlemisler, cok sevmis, youtube'dan aradi buldu:

 

Simdi sabah aksam döne döne bu panda maskeli arkadasin kiz arkadasina vadettigi tatli dünyayi dinliyoruz. Hipliyoruz, Hopluyoruz, zipliyoruz, dansediyoruz filan.

Efenim? Birisi "cocugum kaliteli müzik dinlesin? Hip hop neymis? Rap mi ? Iiiii!" mi demisti?

Komm, baby, komm! Güzide egitim sisteminin degerli müzik ögretmenleriyle el ele verdik; surada bir anneye söylediklerini yediriyoruz, mach dir niiiee mehr Sorgen :D Ama benim egitim sistemine güvenim tam, hip-hop'dan girip klasikten cikacaklarini tahmin ediyorum. Evet evet... Iste bu ara "sincap"la bunu dinliyoruz :)


27 Ağustos 2017 Pazar

LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili



Almanca :  LTI : Notizbuch eines Philologen
Ingilizce :   LTI : The Language of the Third Reich
Türkce:      LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili

Victor Klemperer'in alaninda klasik haline gelmis bu kitabini okumayi aklima koydugumda bizim oglan 2 yasindaydi, simdi 10 yasinda. Ne kadar disiplinli bir okuyucuyum buradan anlasiliyordur. Ama bir kez listeme ekledim mi, okurum arkadas, on sene sonra bile olsa!

Kitabi okumakta biraz gecikmissem sebebi kendisine erismemin biraz(cik) uzun sürmesidir. Azimle Almanca'sindan okumayi aklima koymustum, ama baktim ki bulmasi uzuyor, internette buldugum bir Ingilizce cevirisinden okudum. Evet, zor oldu. Iki sebeple zorlandim kitabi okurken. Birincisi Ingilizce'sinden okudugum icin. En akici Türkce okuyabiliyorum, hayatta ikinci ögrendigim dil Ingilizce olmasina ragmen ikinci akici okuyabildigim dil ise Almanca. Ki bu kitabi biliyorsa insan yazarin ana dilinden ve kitabin konusu olan dilden, Almanca'dan okumali. Ikinci zorlanma sebebim ise Nazi dönemini az bilmem. Bu konunun canlı sevimsizligi sebebiyle kacinildigi bir ruh halinde yasiyorum. Son on , on bes yildir Dürr'ün spritüel ve Heisenberg'in bilimsel günlükleriyle , Etty Hillesum'un günlüklerini saymazsak (ki o da dönem Hollanda'sini anlatiyor daha cok) bu konuya direk deginen herhangi bir sey okudugumu animsamiyorum. Benim icin sıkı bir giris kitabi oldugu söylenebilir.

Klemperer bir dilbilimci. Kitap daha öncesine de deginerek, özellikle 1939-1945 yillari arasinda tuttugu notlara dayaniyor. Asil uzmanlik alani Fransizca imis. Fakat Nazi Almanya'sinda önce mesleki yasami, ardindan da günlük yasami Musevi olmasi sebebiyle asama asama kisitlaninca Klemperer'e dönemin dili hakkinda gözlemlerini yazdigi bir günlük tutmaktan baska bir sey kalmiyor. Nazi döneminin dilini, sadece bu rejimin düsünsel cercevesini cizen kitaplardan (örnegin Rosenbergin ünlü Mythus'u, ki onu suradan taniyoruz zaten) konusmalardan veya Goebbels'in propaganda yazilarindan degil, gazetelere verilmis ölüm ve dogum ilanlarindan, marslardan, duvarlara veya dükkan vitrinlerine asilmis duyurulardan, sokaktaki insanlarin konusmalarindan,  eski tanidiklarinin dilindeki dönüsümden, hatta savasin ilerleyen yillarinda kaldigi "Judenhaus" (Yahudilerin toplandigi evler) veya zorunlu olarak calistigi fabrikadaki Musevilerin dilindeki dönüsümden takip ediyor Klemperer.

Kitabin adindaki kisaltma LTI ( Lingua Tertii Imperii -  Latince Ücüncü Imparatorlugun Dili demek) de bir kara mizah örnegi. Nazi Almanyasi kendisine Dritte Reich (Ücüncü Imparatorluk) adini veriyor ve "Nazi", SS, vb. pek cok örnekten bilindigi gibi bu dilin en sevdigi seylerden biri kisaltmalar. Bunun disinda
Nazi döneminde cocuklara verilen isimlerde ne tür dönüsümler oldu?
En sevilen imla isareti ne idi?
En sevilen, en yaygin kullanilan sözcükler nelerdi?
En sevilen metaforlar hangi alanlardan secilirdi? gibi pek cok ilginc soruya da yanit veriyor yazar.

Bahsettigim sebeplerle okumakta zorlansam da aslinda tüm trajediye ragmen sık sık mizahilesen diliyle kitap kendini okutuyor. Dilin özellikle totaliter rejimlerde nasil sekillendigine ve gelisen olaylara göre nasil dönüstügüne (kitabin son bölümlerinden birinde verilen gehören/hören örnegi!)  dair ilginc bir calisma LTI.

Kitabin basindaki sicacik 'ithaf' kismi özellikle dikkatimi cekmisti. Kitaplarin basindaki ithaflara dikkat edenlerden misin? Ben dikkat ederim. Cogu kisa ve klasiktir. "Anneme", "Babama" , "Julia ve cocuklara"... Son okudugum kitaplardan birininki de "Her zamanki gibi Barbara'ya" idi örnegin. Klemperer de kitabı karisina ithaf ediyor. Fakat farkli bir sey var. Sebebini ithafin hemen ardindan gelen Kahramanlik (Önsöz yerine) adli bölümde anliyoruz. Anliyoruz  ve bir yandan kahramanlik üzerine uzun uzun düsünüyoruz. "Kahraman" Nazi dilinin en sevdigi sözcüklerden biri.

Kitabin (bana) en darbe vuran bölümü "Ona inaniyorum" basligini tasiyordu. Baslayisi degildi darbe vuran, bitisiydi. Söyle bitiyordu: "Ona hala inaniyorum".

6 Ağustos 2017 Pazar

Hindibanin ebeveynlik halleri - no. 127453



Temmuz sonu itibariyle ilkokulu bitirmis bir cocuga sahibim :) Ve gecen dört seneye, üc yillik anaokulu deneyimini de eklersek, kendimi Almanya'da (en azindan belli bir eyaletinde) (ilk)okul sistemi üzerine üc bes laf etmeye yeterli gördügümü söyleyebilirim :) Türkiye'nin seksenlerinde ilkokul okumus biri olarak da birazcik karsilastirma yapabiliyorum.

Bazi seyler cok farkli. Örnegin elisi derslerinde cinsiyet ayrimi yok. Erkekler ve kizlar bir arada kille calismakla kalmadilar, kizlar ve erkekler bir arada cekic kullanip marangozluk yaptilar ve bir arada tığ kullanmayı öğrenip sıkı iğne teknigiyle fotografta görülen eseri calistilar. Yani? Simdi hem cekic, hem de tığ kullanmayı biliyorlar, yetişkin yaşamlarında hangisini kullanmaya devam edecekleri kişisel tercihlerine bırakılmış.

Bazi seyler ise ayni :) Örnegin eli isi ögretmeni sinifta üc bes sıra örmelerinden sonra eseri eve gönderdi, bir hafta sonra 8 cm. örülmüs olarak geri getirmelerini istedi ve acikca söylemese de 8 cm.yi kimin ördügünü önemsemedigini, ebeveynin de yardim edebilecegini ima etti. Ev Ekonomisi dersinde ördügü dantel isini bitirmesi icin annesine götürmüs bir cocuk olarak hic garipsemedim, hic yabancilamadim... Yalniz bu ögretmen "ebeveyn"in yardimini ima etti dikkat, "anneniz örsün" demedi :) Anneniz önümüzdeki hafta parçacık teorisiyle ilgili çok önemli bir uluslararasi kongreye katilacagindan azicik mesgul olabilir, degil mi? Babaniz ilkokuldayken sinifin en iyi tığ kullanılanı seçilmiş olabilir, değil mi? Neyse ki yillardir kullanmaya kullanmaya unuttugum tığı son bir kac yildir tekrar kullanmaya baslamistim da, ögretmen eve elisi ödevi gönderince alnimin akiyla ciktim bu 8 cm. meselesinin icinden :)

Fotograf ayni zamanda bir itiraftir :)

Aslinda Almanya'da ilkokul sistemi üzerine edilecek daha bir araba dolusu lafim var, ama onlar da baska fotograflarin altina kalsin bakalim :)


27 Eylül 2016 Salı

Spinoza Problemi


Das Spinoza-Problem
Irvin D.Yalom
btb


Bir tarafta Amsterdam basta olmak üzere Hollanda. Diger tarafta Münih basta olmak üzere Almanya (Ama hikaye Estonya'da basliyor).

Bir tarafta 17. yy, diger tarafta 20. yy'in ilk yarisi.

Bir tarafta Bento Spinoza, kahramanimiz. Diger tarafta Alfred Rosenberg, kitabin anti-kahramani dersek galiba cok yanlis olmaz.

Kitap her bölümde bu iki yer, dönem ve kisi arasinda gidip geliyor. Sadece Spinoza degil Rosenberg de gercek bir kisilik. Ama romandaki herkes gercekten yasamis degil. Bir kismi hayali karakterler. En cok ilgimi ceken iki karakter (Franco ve Friedrich) hayali olanlardanmis. Rosenberg ve ekibinin bir "Spinoza Problemi" oldugu tarihi kayitlara gecmis ama "problem"in tam bir tarifi yapilmamis. Yalom olasi bir teori gelistirip onun üzerine kuruyor romani. Ama acikca söylemedigi baska bir tahmini daha mi var Spinoza Problemi'nin ne olduguna dair?

Friedrich'in Alfred'e söyledigi su sözler öyle düsündürdü bana ve gözümde kitabin en alintilanasi paragrafi olmaya da hak kazandi :)

"Sadece bir tahmin ama, kendi kendime senin herhangi bir yerde kendini "yuvada" hissedip hissedemeyecegini soruyorum, cünkü "yuva" bir yer degil, bir ruh halidir. Gercekten yuvada olmak , insanin kendi derisinin altinda kendini yuvada hissetmesi demektir. Ve bana öyle geliyor ki, Alfred, sen kendini kendi derin altinda yuvada hissetmiyorsun. Belki de hic bir zaman hissetmedin. Belki de tüm ömrün boyunca yuvani yanlis yerde aradin." 

Spinoza Problemi Yalom'un kahramanlarini ünlü felsefecilerden sectigi üc kitaptan biri. Digerleri Schopenhauer Tedavisi ve Nietzsche Agladiginda. Her birini kahramanlarindan en az bir kitap okuyarak hak etmem gerektigini düsünmüstüm. Spinoza'yi "hak ettim" :) Simdi sira digerlerinde...
 

8 Kasım 2015 Pazar

Mavi not

Daha sonra gri tabaka gelip Ocak'a kadar kazik caktiginda,
gök yere yakinlastiginda ve ruhlar daraldiginda animsamak üzere...

Sunu unutmadan kisisel tarihime not etmeliyim:

6.11.2015 - Orta Avrupa!


14 Temmuz 2015 Salı

Sanki ekonomik analistim...

Süddeutsche'ye bakarsan Yunan Basbakani Avrupa ülkeleri önünde egilmis:
Emeklilik maaslarinda kesinti, kamu kurumlarinda özellestirme, vergiler...

Gecen hafta "hayir" mi demislerdi? Bazi "hayir"lar dagdan yankilanip dönünce kulaga "evet" gibi carpiyor.

Bild gazetesine bakarsan Frau Merkel "bizim paralarimiz"la Yunanistan'i kurtariyor. ("Bizim" derken panige mahal yok Türk okuyucu, ekonomik analist Bild'in agzindan bildiriyor)

Isin dönüp dolasip emeklilik maaslarina dayanacagi belliydi. Dünyanin her yerinde öyledir, bir ülkeyi batiranlar bos bos oturan, har vurup harman savuran emeklilerdir. Tamam, Yunanistan'in da genc emeklisi tahminen bizde oldugu gibi coktur, Almanya'dan bakinca feci göze batiyor olmali. Ancak bu kurtarma paketleriyle emekli maaslari arasindaki derin askin evrenselligi kuralini zedelemez.

Isvicre ve Lichtenstein bankalarina yan gözle bakan ekonomik paket hayatimda görmedim.

Evet, Isa'nin dedigi dogru galiba: Olana daha cok verilecek, olmayandan alinacak. "Iki cihanda" da gecerli kural bu olsa gerek.

11 Haziran 2015 Perşembe

Orta yol


Aslinda hoslanmiyorum her gün beslenmesinde breze yemek istemesinden.
Baban da mi Bavyerali'ydi be oglum?
Ama bir orta yol bulmaya ve nesemi(zi) korumaya calisiyorum  :) 

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Yumurta



Komsumun her Paskalya`da armagan ettigi smile ifade simgesi
Sogan kabugu, yapraklar ve ince corapla kendisi üretiyor. Bu kez 70 tane birden yapmis ve rengi daha koyu olsun diye biraz kahve de katmis. En iyi sonuc kirmizi soganla aliniyormus, yapragi biraz islatip yumurtaya öyle yapistirmak, corabi iyice, sıkı sıkı baglamak gerekiyormus ki yaprak deseni tam ciksin.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Üç Buz Adam

Bu hikayeyi iki gün önce komsumdan ögrendim. Alman ciftci gelenegine göre (Bauernregel) Mayis ortasindaki üc soguk güne Drei Eismänner (Üc Buz Adam) denirmis. 11-15 Mayis arasi bekleniyorlarmis. Adlari Pankratius, Servatius ve Bonifatius olan bu beyler Nisan'a karsi Mart ayiyla isbirligi yapan Mayis ayina öfkelenen Nisan ayinin kücük bir oyunuymus. Bi de dördüncüleri varmis, bir hanimefendi, adi Sophia. Son noktayi o koyarmış ;)

2 Mayıs 2015 Cumartesi

İşgüzar

Kendi isini kendi görmeyi ve sosyal iliskileri ögrensin diye, yolda ufak tefek bir sey istediginde ekmekciye kendisini gönderiyorum. Ben de dükkanin önünde bekliyorum, camdan takipteyim. Bizimki ufak tefek bir 7 yas cocugu. Hemen her zaman siradaki kalabaligin icinde kayboluyor. Ve hemen her zaman sira ona geldiginde, yüksek tezgahin diger tarafindaki satici kadin onu görmüyor ve gözünü siradaki diger yetiskine dikip ne almak istedigini soruyor. Ve her zaman , ama her zaman bu degerli yetiskin oglumu gösterip "simdi kücük sirada", "sirada bu cocuk var" gibilerden bir sey söylüyor. Bi tanesi bile "aksamin bi saati, yorgunum arginim, anasi nerde zaten bunun, gelsin kendisi alsin, hazir bana sorulmusken aradan siyrilayim dur ben" demiyor! Kendi cocuklugumun bile göre beni cigneyerek "bi dakka bir sey soracaktim" kücük kurnazligiyla öne kaynayan tüm isgüzar teyzeleri... Hepinizi özel bir sekilde aniyorum.

FB-5.12.2014

18 Mart 2015 Çarşamba

Yilin ilk arilarini dün gördük. Biraz uyusuklardi. Bir önceki günün, cigdemlerin haftalardir toprak üstünde olmasina ragmen tamamen acildiklari ilk gün olmasi da tesadüf degildi, biliyoruz wink ifade simgesi

11 Mart 2015 Çarşamba

Eichendorff'tan yüz şiir





Hundert Gedichte
Joseph von Eichendorff
Aufbau Verlag, 2003

Eichendorff ile tanismamizin ilginc bir öyküsü var. Kendisiyle hic beklemedigim bir anda bir ormanin ortasinda karsilastik. Iki yil önce ormanda yaptigimiz bir yürüyüste... Esim her zamanki gibi büyük resimle, hangi rotayi izledigimizle, hangi köye yaklasik kac km. uzakta oldugumuzla mesguldü. Oglum kendi kendine binbir orman oyunundan birini icat etmekle... Ben de yürüdügümüz orman yolunun iki kiyisinda yeni, tanimadigim bir seye (bir bitki, bir tohum, bir böcek, ...) rastlar miyim diye bakiniyordum. Hic beklemedigim bir seyle karsilastim. Yosunla kapli kayaya ilistirilmis, üzerine dogru türlü orman bitkisinin egildigi bir plaket! Merakla yaklasip, üzerinde ne yazdigini okudum.

Bir siirdi! :


Anadildeki güzelligiyle cevirmek imkansiz, hele benim icin. Ama yaklasik olarak  dogru eylem, sevgi ve insana siginak olan seyden bahseden, ormanda yazili sessiz ve ciddi bir sözden bahsettigini söyleyebilirim :) 

Bursa'dan Gemlik'e dogru giderken karayolu belli bir yerde keskin bir dönüs yapar ve birden deniz serilir insanin ayaklarina. Sasirtici bir andir. Ve tam orada, karayolunun tam o noktasinda, yol kenarinda  (eger hala duruyorsa) bir tabela üzerinde sunlar yazilidir: "Gemlik'e dogru, denizi göreceksin, sakin şaşırma!" 

Bir siirin dünya üzerinde her yerden cok yakistigi iki yer biliyorum. Biri bir Orhan Veli siiri icin Gemlik girisi, digeri bir Eichendorff siiri icin bir ormanin kuytu kalbidir :)

Eichendorff'la ilk böyle tanistim.

Ikinci tanismam da iste planli ve daha uzun bir sekilde bu kitapla oldu. Kendisi Goethe'den sonra en cok okunan ikinci Alman sairiymis. Romantik akima dahil ediyorlarsa da, bundan kendisi pek hosnut degilmis. Ben de ayni fikirdeyim; ormandan, agaclardan, dogadan bahsediyor diye insan neden romantik olsun ki?

Sadece bunlardan degil... Sabah sessizligine gömülmüs sisli vadilerden, tarla kuslarindan, bülbüllerden, yaz geceleri yapilan orman yürüyüslerinden, mehtapli gecelerden, ihlamurdan, bahardan, yasama sevincinden, günesin altinda parlayan tarlalardan, yildizli gökten, kar altindaki düzlüklerden, sicak yaz öglelerinde saclarini suya uzatmis sögütlerden, ormandaki geyiklerden ve avci borazanlarindan, gül ile isirgan otundan, tepede sessizce hisirdayan agaclardan ve  bunun gibi bir milyon seyden bahsediyor Eichendorff. Insana nerde gecmis olursa olsun, nasil gecmis olursa olsun, sanki cocuklugundan animsadigi korunakli, masalsi, büyülü bir dünyayi yeniden sunuyor. Insan aynı anda Thoreau'un Walden'ı ile Grimm Kardesler'in masallari karisimi bir sey okuyormus gibi oluyor.

Ilginc olan, biyografisine bakilirsa aldigi hukuk egitiminden sonra hep büyük sehirlerde yasamis ve devlet memuriyetinde calismis kendisi. Bütün bu Wanderer (gezgin) siirlerine karsilik, pek fazla doga gezintileri yapan biri de degilmis. Ancak cocuklugu alt seviyeden bir soylu olan babasinin daha sonralari kaybettigi satosunda gecmis ve bütün ömrü boyunca da cevresi cayirlar, tarlalar ve ormanlarla cevrili bu satoda gecen cocuklugun özlemini cekmis. Kardesine hitap eden bir kac siirinde acikca da hissediliyor bu.

Aslinda zor siir okuyan ve bunu da tercihen anadilinde yapmak isteyen biri olarak Eichendorff'un siirlerini cok sevdim. Düz yazi eserleri de varmis ; örnegin "Bir Haylazin Hayati". Sanirim Türkce'ye de cevrilmis.

Eichendorff mu? Memnun oldum. Yine okuyacak ben!


23 Aralık 2014 Salı

Tanrim beni Türkiye'de dogup büyümüs olmasina ve sadece 10 yildir Almanya'da yasiyor olmasina ragmen cocuklarini "Kindergarten"dan alip "Schah" kursuna götüren Türk analardan koru!

FB- 1.7.2014

20 Kasım 2014 Perşembe

Cumartesi günü bulutlarin arasindan hafifce burnunu göstermesini saymazsak, günesi en son 19 gün önce görmüstük. Kuyrugu dik tutmaya calisiyorum. Neseli, günesli, renkli bir fotograf, bir sarki, bir siir, bir fikir gönderecek her okuyucuya muhtacim. Siseyi buradan suya birakiyorum.

16 Aralık 2010 Perşembe

Dokumacilar evinin söyledigi...


Zwischen Handwerk und Maschinenzeit liegt der Weberkampf und Leid.
El emegiyle makina zamanlari arasinda dokumacinin mücadele ve kederi yer alir.  

Binanin adi "dokumacilar evi".
Dokumacilar loncasi olsun diye insa edilmis en basinda, yüzyillar önce. Yikip yikip yeniden yapmislar.
Kastedilen "makina zamanlari" 19. yüzyil bu arada, endüstrilesme cagi.

Bir de fotografini cekmedigim bir cümle var baska bir cephesinde binanin:

Der Mensch webt seine Gewebe und die Zeit webt die ihren.
İnsan kendi ağını (dokusunu) örer, zaman da kendininkini...

Konusan evleri seviyorum.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Aliskanliktan Vatanseverlik Üzerine

Bazen bir sey okuyorum, "Tamam, günlük gidami aldim, bugün ne sacmalik okursam okuyayim, günüm kayip degil, kurtuldu" diyorum.

Gecen gün hastanede oldu ayni sey. Genel kabulün önüne bir sandik koymuslar. Icine hastane kütüphanesinden tasfiye etmek istedikleri kitaplari doldurmuslar. Tanesi 1 euro'ya satiyorlar. Önce Heinrich Böll'ün bir kitabini buldum. Dil okulundayken iki hikayesini okumustum: "Kulpsuz Fincan" ve "Ekmek Torbasi". Ondan beridir aklimda kendileri.

Bir güne bir hazine yeter, baska cikmaz diyen ic sesime uyup sandigi desmeyi birakmak üzereyken, Brecht'in kisa yazilarindan derleme bir kitap buldum. Önce kararsiz kaldim. Tamam, hemserimiz falan ama ben altindan kalkabilir miyim Brecht'in? Sonra kararsizlikla sayfalari cevirirken bir baslik gördüm. Anladim, bir günlük gida geliyor. Gerisini okumadan aldim kitabi. Daha sonra doktoru beklerken okudum.

Baslik "Aliskanliktan Vatanseverlik Üzerine" (Über den Gewohnheitspatriotismus)

Brecht cevirdigimi iddia etmek haddime olmayacagindan, serbest ceviriyle anladiklarimi yaziyorum:

"Seni aliskanliktan kafayi cekmeye, aliskanliktan felsefe yapmaya ve aliskanliktan asik olmaya karsi uyardiktan sonra, simdi de aliskanliktan vatanseverlige karsi uyariyorum. Dedigim gibi, aliskanliktan kafayi bulmakla ilgili en kötü sey, nasil yürünecegini, nasil is yapilacagini ,...unutmak degil, nasil kafa cekilecegini unutmus olmaktir. Böylece yasamini anavatani icin aninda feda etmeye hazir olan adam da, yavas yavas vatanina karsi duydugu sevgiyi kaybeder. Durmadan odun kesen bir adamin, odun kesmeyi sevmeyi, aliskanliktan odun kesmekle (ki tamamen yararli bir seydir aslinda) karistirmasi gibi... Ancak aliskanliktan vatansever sonunda sadece bir kahramana daha cok sevgi duyar ki, o da bizzat kendisidir. Bunlar yine iyisi, cünkü vatanseverlerin cogunlugu sadece konusur. Konusmacilar ve kahramanlar, gayet yararli insanlardir ama birbirleriyle hicbir ilgileri yoktur.  Bu insanlar icin vatan sevgisi gevezelige olan sevgilerindendir. Kendi tutumlarinin erdem ve kusursuzluguna hayranlik duymak hostur. Baskalarinin tutumlari hakkinda sövüp saymak da bir o kadar rahatlaticidir. Ama canim, bu hic de erdemli ve hicbir sekilde kusursuz degildir... Aliskanliktan vatanseverlerin hep kullandigi bir ifade vardir: "Halkimiz". Bu ifadeyle kendilerini halkin disinda tutar ve halkin, halklarinin, önlerinden (bir gecit töreni havasinda?) gecip gitmesini saglarlar. O, onlarin halkidir; onlar halkin sahibidir.  Onlari ve onlar icin neyin iyi oldugunu bilirler. Onlar icin bazi seyleri feda etmeye hazirdirlar, buna karsilik halktan da bir seyler beklerler.... "

Biri beni durdurmazsa bütün bölümü alintilayacagim.
Siz en iyisi google'a "halkimiz" sözcügünü vererek bir arama yapin. Oldukca eglendirici...

Dip not: "Neee!, hastane kütüphanesinden cikma kitap mi aldin? Hijyen? Bakteri? Virüs?" diyen okuyucu:  Hastanede, hasta yataginda ya da refakatci koltugunda kimse Brecht veya Böll okumuyor kanimca. Sandikta olmalari da bunun göstergesi. Zaten öyle temiz duruyorlardi ki, kitapcidan satin alsam ancak bu kadar el degmemis olabilirlerdi.

Bi dipnot daha: Linguistik meraklari olan okuyucu: Türkce'de anavatan dedigimiz seye Almanca'da Vaterland diyorlar; yani "babavatan".  Devlet baba diye bir kavramlari ise yok. Bence ilginc. Sosyolojik bazi cikarimlar da yapilabilir sanirim.