sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2017 Çarşamba

PFAPA - Sıkça Yanıtladığım Sorular

PFAPA hakkında tam 7 yıl önce yazdığım yazı bu blogun en çok ziyaret edilen yazılarından biri. Epeyce soru da sorulan bu konuda bir ara rapor da yazmıştım ama yorumlarda ve özelden hala tekrarlanan sorulara kısa öz yanıtlar içeren, ek bilgiler veren bir tür SSS(Sıkça Sorulan Sorular) yazısının da gerekli olduğunu fark ettim.  Bu yazı işte o yazı:


  • Yorumlarda veya özelden sorulan sorulari yanitlamak beni yormaz, zorlamaz. Zamanim elverdikce tekrar tekrar, severek yanitlamaya calisiyorum ve yanitlarim da. Ancak blogda yayinladigim PFAPA yazilarini tam olarak okuyup, yanitlar orada yoksa sormak soru sahiplerine zaman kazandirir diye düsünüyorum. Bazen bir ateş atağı gecesinin köründe anne-babanin aklina düsen bir soruya hizla yanit alabilesinin ne demek oldugunu iyi bilirim. 
  • Uzman degilim. PFAPA cok cesitli görünüsleri olan bir hastalik (aftli, aftsiz, karin agrili, karin agrisiz, 3 haftada gelen, 6 haftada gelen ates ataklari vb. vb). Sadece oglumun PFAPA vakasi hakkinda uzmanim diyebilirim. Bilgilerim güncel degil. Son 6 yildir bilimsel PFAPA literatürünü takip etmeyi biraktim. Son gelismelerden haberim yok.  
  • Son gelismeleri takip etmek, bilimsel makalelere ulasmak istiyorsaniz bunlara internet üzerinden direk erisim olmadigini farketmissinizdir. Fakat dünyanin dört bir yanindaki pek cok üniversitenin internet aglarindan (ister tip fakültesi olsun, ister olmasin) bu makalelere özel erisim hakki var. Herhangi bir üniversitede calisan ve hatta okuyan tanidiklarinizdan yardim isteyebilirsiniz. Ben öyle yapmistim. (Elsevier ve denklerine özel not: Kusura bakma ama o makale seninse,  bu da benim cocugum! Senin de dedigin üzere "Non Solus"...)
  • Özel olarak sorulmak istenen sorularda e-mail adresim Blogger profilimde ve ilk PFAPA yazisinin sonunda var. Hem Almanya'da yasadigim, hem de internet üzerinde anonim kalmanin önemine inandigim icin birakilan telefon numaralarini geri aramam sözkonusu degil, üzgünüm. 
  • Ilk PFAPA yazisinin bir öncesindeki ve bir sonrasindaki yazilar da cok tiklaniyor, ki konuyla bir ilgileri yok. Sanirim bu konuda blogda baska yazilar da var mi diye ariyor okuyanlar. Var, ama onlara en kisa yoldan PFAPA etiketine tiklayarak ulasmak mümkün.    
  • Tekrar özetlemek gerekirse, oglum ilk kez 1 yasindayken ates ataklari basladi. 4 haftada bir tekrarlayan ataklara dair PFAPA teshisi 3 yasinda kondu. 4 yas civarinda ates ataklari kendiliginden gecti. Bademcik ameliyati olmadi, bademcikler alinmadi. Teshis icin verilen bir doz disinda hic kortizon (prednisol) almadi. Oglum su anda (Agustos 2017) 10 yasinda. 
  • Dolayisiyla kortizon veya bademcik ameliyati konusunda kendi deneyimimize dayanan bir görüs bildirmem mümkün degil. 
  • Her PFAPA vakasinda cocugun ve ailenin kendine özgü durumlari (yasadiklari yer, acil durumda doktora erisebilme durumu, atak sıklığı, cocukta havaleye yatkinlik, yüksek ates toleransi, ailede havale gecirme hikayesi, vb, vb, vb..) farkli farkli oldugundan hic kimseye kendi tercihlerimizi bu işin tek dogrusu gibi tavsiye edemem; herhangi bir tedavi tavsiyesinde bulunamam. Bizim yaşadıklarımıza ve tercihlerimize dair soruları memnuniyetle yanıtlarım.  
  • Oglumun tüm PFAPA hikayesi boyunca yurtdisinda yasiyorduk. O sirada götürdügümüz ilk doktorlar ne olup bittigini anlayamadiysa da en azindan antibiyotik konusunda daima cekimser davrandilar. En agir gecen ataklarda bile antibiyotik kullanmadik. Teshis Almanya'da kondu. Bu sebeple Türkiye'de PFAPA konusunda uzman bir doktor bilmiyor, tanimiyorum. Maalesef herhangi bir sehirde önerebilecegim herhangi bir doktor yok. Tek bildigim, genel olarak cocuk doktorlarinin PFAPA'yi , KBB doktorlarindan veya baska uzmanlardan daha iyi tanidigi...Cünkü bu bir cocuk hastaligi. 
  • Benim bilgime göre PFAPA oto-immun bir hastaliktir; yani bagisiklik sistemi ortada bir sebep yokken asiri tepki vermektedir. Yani aslinda vücutta atesin yükselmesine sebep olacak bir virüs ya da bakteri ile bunlarin yol actigi bir enfeksiyon bulunmamaktadir. PFAPA ates ataklarinin 3-6 gün icinde, antibiyotik kullanilmaksizin, kendiliginden gectigi (elbette ates düsürücü destegiyle) tıp çevrelerinde bilinen ve kabul gören gercektir. Ve hatta tekrarlayan ateslerde doktorun aklina PFAPA'yi getiren önemli bir olgudur. Dolayısıyla PFAPA teshisi kondugu andan itibaren bir cocuga ates ataklari sirasinda kortizon ile veya tek basina antibiyotik veren doktora ben olsam (ve benim cocugum olsa) sebebini mutlaka sorardim. Bana bu resimde ya teshis, ya tedavi sorunlu görünüyor. Kisisel fikrimce PFAPA cocuklarina yapilacak en büyük iyilik, atesi kontrol altinda tutmayi basardiktan sonra, gereksiz antibiyotik almalarini en aza indirgeyebilmektir.
  • Oglumun ates ataklarını sadece ates düsürücü kullanip kontrol altinda tutarak kendiliginden gecmesini bekledik. Bu sirada yaygin kullanilan ates düsürücü Paracetamol tek basina yetmedigi icin (ki sürekli kullanimda yan etkileri de artik yüksek sesle konusuluyor),  Paracetamol ve Ibuprofen'i kombine ederek kullandik. Bu iki ilacin nasil kombine kullanilacagini mutlaka doktorunuza sorarak ögrenin, kendi kararinizla kullanmayin.
  • "Ates bagisiklik sisteminin normal ve saglikli bir tepkisidir; yararlidir, o yüzden hemen ilac verip düsürülmemelidir. Atesin enfeksiyon ile mücadele etmesine zaman taninmalidir" diye bir görüs var ve ben de dogru olduguna inaniyorum. Bu yüzden normal enfeksiyonlarinda mecbur kalmadikca ve ates asiri yükselmedikce ates düsürücü vermemeye calisiyorum ogluma. Fakat PFAPA bundan farkli bir sey, vücutta aslinda mücadele edilmesi gereken bir faktör yok, bagisiklik sistemi bilinmeyen bir sebeple kendi kendine ve asiri tepki veriyor. Bunu (gec de olsa) anladigim zaman oglumun fazla hirpalanmamasi icin PFAPA ataklarinda nispeten düsük ateste bile ("nispeten düsük ates" cocuktan cocuga degisir ve doktorla görüserek verilmesi gereken bir karardir) ates düsürücü kullandim. Elbette asiriya kacmamaya özellikle dikkat ederek. 
  • Blogdaki cesitli PFAPA yazilarindaki bazi linklerin gecerliligini yitirdigini ve kırılmış olduğunu farkettim. Zaman buldukca yenilemeye calisacagim. Bu tür linkleri bildirdiginiz taktirde hizla güncellemeye calisirim.
  • ...

(Bu yazi herhalde güncellenmeye devam eder.)

20 Nisan 2015 Pazartesi

Sağlığın Gaspı - The Medical Nemesis


Die Nemesis der Medizin
Beck Verlag
2007

Orijinali 1975 yilinda Limits to Medicine adiyla basilmis, sonraki baskilarinda The Medical Nemesis adini almis. Her iki isimle de bir yerlerde karsiniza cikabilir. Türkce'ye ise Sağlığın Gaspı adiyla cevrilmis.     

Ivan Illich bu kitapta modern tıbbın sıkı bir eleştirisine girişmiş. Aslinda kitabi tek basina düsünmemek gerek. Illich, Senlikli Toplum'da (Tools of Convivality)  ve Issizlik Hakki'nda (The Right to Useful Unemployment) genel olarak bahsedip ana hatlarini cizdigi 'modern toplumda kurumsallasarak ölcüsüzce büyüyen, mutlak bir tekele dönüserek, kendisinden baska alternatif yapilara ve eylemlere göz yummayan, bireyin otonomisini elinden alan her türlü yapi' elestirisini detaylandiriyor bu kitabinda da. Nasil ki Toplumun Okulsuzlastirilmasi'nda (Deschooling Society) egitim sistemini,  Energy and Equality'de modern enerji politikalarini ve ulasim yöntemlerini bu sorunun örnekleri olarak derinlemesine inceliyorsa, Sagligin Gaspi'nda da (The Medical Nemesis) modern tibbi inceliyor.

Önce "iatrogenesis" kavramini aciklayayim. Eski Yunanca iatro (hekim) ve genesis (kaynak, yaratilis, ortaya cikis) sözcüklerinden olusan bu kavram, "hekimin eyleminden kaynaklanan", kaynagini bizzat tibbi girisimin kendisinden alan her türlü hastalik ve sorunu tarif etmek icin kullaniliyor.  Illich tarafindan türetilmis degil,  fakat bu kitaptan beridir iatrogenesis denince Illich ve modern tip elestirisi de akla geliyor. Illich'e göre modern tibbin yarattigi sorunlari üc düzeyde incelemek mümkün. Kitabi da bunlara göre sekillendirmis.

Birincisi klinik iatrogenesis. Ilaclarin, hekimlerin uygualdigi yanlis teshis ve tedavilerin, gereksiz cerrahi müdahalelerin, kimi zaman teshis edilemeyen veya hastaliktan sayilmayan hastaliklarimizin, hastanelerin sebep oldugu somut, elle tutulur hastaliklarin, sorunlarin ve ölümlerin adi. Hepimizin cevresinde duydugu ve kendisinde deneyimledigi seyler... Illich'e göre klinik iatrogenesis özellikle belli bir capi astiginda tibbin dogasinda var. Düzeltici eylemlerle bertaraf edilecek gibi degil. Sebep? Eskiden hekim sanatini kisisel olarak tanidigi insanlar üzerinde uygulayan bir zanaatkardi. Oysa artik hekim hasta(lik) kategorileri üzerinde standart bilimsel kurallari uygulayan bir teknikerdir. 

Peki modern tibbin hic bir basarisi mi yok? Illich bu konuda da süpheci. 19. ve 20. yüzyilda tedavi basarisi tibba baglanan  pek cok bulasici hastaligin aslinda kendi kendine tepe noktasina ulasip sönümlendigini savunuyor. Tibbi acidan hastaligi "durduran" önlemler (antibiyotik, asilar vb) gündeme gelip uygulamaya alindiginda, hastalik coktan inise gecmisti, tehlikesi ve sosyal acidan anlami coktan azalmisti. Tahminen toplumsal acidan asil sagaltici etkiyi yaratan yasam, beslenme ve hijyen sartlarindaki iyilesmeler gibi sosyal ve ekonomik gelismelerin bagisiklik sisteminin artan direncini saglamasiydi. Bu görüsünü desteklemek icin bugün de yoksul ülkelerde tibbi destege erisimden bagimsiz olarak üst solunum yolu veya mide/bagirsak enfeksiyonlarinin , beslenmenin ve yasam sartlarinin daha kötü oldugu yerlerde daha sık, daha uzun ve tehlikeli olusunu örnekliyor. Yüzyildan fazla bir döneme ait istatistikler gösteriyor ki, beslenme, su, hava, sosyopolitik esitlik ve kültür mekanizmalariyla stabil, saglikli, uzun ömürlü bir nüfus arasinda direk korrelasyon var. 

Ilk gelistirilmesinde doktorlarin da rol aldigi bazi teknik araclarin ancak tibbi arac olmaktan cikip yayginlastiklarinda halk sagligi acisindan asil etkilerini gösterdikleri de bir baska argüman. 

Peki hangi konularda Sezar'in hakki Sezar'a? 1970'lerin bakis acisiyla damardan beslenme, kan nakli ve cerrahi tekniklerin özellikle agir yaralanmalar ile hastaneye götürülen daha cok kisinin hayatta kalmasini sagladigini, PAP/Smear testinin erken teshis ile Serviks kanserinin tedavisinde etkili oldugunu ve bazi cilt kanserlerinin tedavilerinin üst düzeyde basarili oldugunu okuyoruz kitapta. Buna karsilik (yine 70lerin bakis acisiyla) en sik görülen kanser türlerinde (tüm kanser vakalarinin %90 i) 25 yildir hayatta kalma oraninda bir degisiklik olmadigini ve bunun American Cancer Society'nin üzerini örtmek icin cabaladigi aci gercek oldugunu da yine Sagligin Gaspi'nda okuyoruz.

Gelelim ikinci düzeye, yani sosyal iatrogenesis'e.  Bu düzeyde tıp, toplumsal yasamin "medikallesme"sine yol aciyor. Insanlari önleyici tiptan endüstriyel tibba bir cok farkli pakette sunulan bir ürünün tüketicisi haline getiriyor. Tek tek bireylerin sagligina saldirgan, direk bir etki göstermekten öte, organizasyonu ve bürokrasisiyle , kurumsallasmasiyla tüm topluma ve cevreye zarar veriyor. Dogaya aykiri müdahaleleriyle hayatta kalabilen ama daha az saglikli, daha bagimli bir toplumu sekillendiriyor.  Normalde tepki gösterilip bertaraf edilecek toplumsal ve cevresel dönüsümleri uyum saglanabilir, alisilabilir hale getiriyor, normallestiriyor. Somut örneklerle gidecek olursak yasam anne karninda prenatal muayene ile basliyor, yogun bakim ünitesinde yeniden canlandirma cabalarinin kesilmesi ile son buluyor. Yasamin medikallesmesi , saglik bakiminin standart fabrikasyon ürüne dönüsmesi demek. Hasta yakinlarinin destek verme ve hatta hastanin kendi kendini iyilestirme hakki elinden aliniyor. Hastalik üreten tibbi bürokrasi stresi arttiriyor ve adeta felc edici etki gösteriyor. Agri ve benzer sıkıntılara dayanma sınırını asagiya cekiyor. (Örnegin grip oldugumda Ibuprofen kullanmami önerenleri reddedince bana son derece iyi niyetle "ama niye çekesin ki?" diye soruyorlar. Karsi soru , yani "Niye çekmeyeyim ki?" absürd kaciyor). Aslinda tamamen cevre, modern calisma sartlari, gida politikalari , endüstrilesme gibi daha üst düzey sosyal ve ekonomik politikalarin direk bir sonucu olan yaygin modern cag rahatsizliklari (kalp damar sorunlari, diabet, kanser) sebepleri ve sonuclari vücut icinde, belirli teknik süreclerden olusan hastaliklara indirgeyerek toplumsal algi bozukluguna yol aciyor. Aynısı cocukluk dönemi duygu-davranis bozukluklari yaftalari icin de gecerli. 

Sosyal iatrogenesis bir yandan da, Illich'in bütün diger kitaplarinda da elestirdigi "mutlak tekellesme"nin saglikta gözlenen sekli. Bir ürün belli bir pazarda tekellesmisse bu bir sorundur. Fakat asil önemli sorun, bir ürün veya hizmetin o pazar disinda da tekellesmesi, pazara sunulmamis, ücrete tabi olmayan alternatif cözüm ve uygulamalara da olanak birakmamasidir. Klasik örnek otomobildir. Belli bir marka otomobil pazarda tekel haline gelebilir. Fakat tüketicinin hala "otomobil kullanmak zorunda degilim, yürürüm, bisiklete binerim, ata binerim, ulasim icin baska yöntemler kullanabilirim" deme hakki vardir. Mutlak tekellesmede ise, motorlu araclarla ulasim üzerine kurulmus bir uygarlik öyle bir noktaya gelir, öyle sehirler tasarlar ki, bisiklet kullanmak tehlikeli, yürümek imkansiz, binek hayvani kullanmak kanuna aykiri hale gelir. Bu uygarlikta yasayan sözde "özgür" birey, artik ulasim sorununa otonom cözüm üretemez, kendine dikte edilen yöntemi kullanmak zorundadir.  Ayni sekilde saglik sektörü de bugün aldigi sekliyle tüm alternatif sagalma yöntemlerini reddeder, dislar ve engel olur. Kisinin ve toplumun sagligi üzerinde, hem teshis hem de tedavide, tek tanimlayici, belirleyici faktör olarak kendini görür. Kimi sıkıntılara hastalik etiketini yapistirir, kimini hic sıkıntısı yokken hasta ilan eder; kimine aci cektigi, gücten düstügü hatta öldügü halde hastaligini taniyarak sosyal kabul vermekten kacinir. Yine Illich'in sözleriyle " Neyin bir semptom olduguna ve kimin hasta olduguna doktor karar verir". Eger yeterince hasta degilsen tıp seni en azından düzenli "check-up"a davet eder ve dosyanin üzerine "kişinin adi" degil "hastanın adi" yazar :) 18 yy.in anlam kaybi yasayan elitleriyle baslayan "doktorsuz ve tibbi müdahale olmadan ölme" korkusu artik sokaktaki adamin korkusudur. 

Modern tibbin toplumda ücüncü düzeyde actigi yaralara  Illich kültürel iatrogenesis adini veriyor ve "tip isletmesi insanlarin kendi gercekligini çekme iradesini zayiflatmaya basladigi anda ortaya cikar" (Der Willen der Menschen, ihre Realität zu erleiden !) diye de tanimlayiveriyor. Kendi gercekligini cekmek, kendi gercekligine dayanmak ne demek? Somut olarak agri ve acinin bazen kacinilmaz ve iyilestirilmez olabilecegini , cözülme ve ölümü kabul etme becerisi... "Saglikli olmak kendini zevkte de, aci da da yasam dolu hissedebilmektir"... "Sagligi da, aciyi da bilincli bir sekilde yasamak , insani hayvandan ayiran özelliklerdendir". Bunlar aciyi her seklinde reddeden ve "Aman doktor derdime bir care" sarkilariyla büyümüs zihinlerimiz icin ne kadar da tuhaf fikirler böyle. Ama iste böyle oluyor, yazarin da yerinde tespitiyle, ne zaman bir tıp-medeniyeti, geleneksel bir kültürün metropollerini ele gecirse, ilk degisen seylerden biri agrinin  algilanis sekli oluyor. Agrinin dogrulanabilir, ölcülebilir ve düzenlenebilir bir fiziksel reaksiyona indirgenmesi eski kültürlerde bilinen önemli bir bilginin kaybi demek. "Agri cektigimde , onunla bana bir soru soruldugunun farkina varirim...Agri, verilmemis bir yanita isaret eder, bir seylerin acik kaldigina... " . Her kültürde agrinin kaynagi, sebebi ve cözümü üzerine farkli yaklasimlar vardir. Eski Avrupa kültürlerinde aciyi reddetmek bir bütünün parcalari olarak insani ve evreni reddetmek demekti. Ilk kez Descartes ruh ve bedeni birbirinden ayirdiginda insani reddetmeden aciyi reddetme ve ondan kurtulma cabasi mümkün oldu. 

Tibbin bakis acimizda degisiklige yol actigi bir baska nokta ise ölüm. 15.yydan günümüze görsel örneklerle Illich bize ölümün Avrupa'daki algilanisinin nasil degisiklige ugradigini pek güzel anlatiyor. Önce ölüm kisinin birlikte dansettigi kendi yansimasidir ( Lübecker Totentanz), sonra kendi kendine danseden ve her insani davet eden bagimsiz bir sekil haline gelir (Danse macabre). Bu siralarda doktor görsellerde hemen hemen hic görülmez. Ister caba harcasin, ister geri cekilsin , doktor ölüme karsi dogayla el ele calismak zorundadir. Ilk kez Bacon'a ait metinlerde doktora yasami uzatma görevi verildiginden bahis gecer. Yeni müsteri tipi (burjuva) yasamdan ileri yasinda aktif calismanin ortasindayken cekilip alinmak ister. Ölümü kabullenme duygusu kaybolmaya baslamistir. Bundan sonra, hasta yataginin basinda, kisilestirilmis hastalik/ölüm sembolleriyle mücadeleye girismis olan doktor resimlere ve tarihin sahnesine girer. Baslangicta ölümü daha cok gülen-dalga gecen yüz ifadesiyle görsek de zamanla gülen taraf doktor olur :)

Peki ne olacak? 
Illich'e bakilirsa mutlak tekelin merkezinde oturan modern tıp bir sey yapmak istemeyecek. Isterse de bunu kendi oyun alani icinde yapmak isteyecek ki, bu da "contraproductive" dogasi geregi, zararin hem boyutunun artmasina hem de, hizlanmasina sebep olacak. Bu yüzden Illich tibbin zarar verici etkilerine dur demenin mutlaka politik düzeyde yapilmasi gerektigine ve cözümün tibbin eline yeni oyuncaklar ve güc odaklari verecek yapida olmamasi gerektigini savunuyor. Peki mümkün mü? Kitabin yazilmasindan 40 yil sonra karsimizda endüstrilesmeye ve sonrasi gelismelere tibbin sekillendirdigi türden tepkiler veren bireylere ihtiyac duyan bir politik hava hakim. Örnegin GDO'dan kaynaklanan sorunlara küresel bir paylasim meselesinin adaletsiz ve haksiz "cözümü" gibi degil de, A, B, C semptomlariyla kendini belli eden X, Y, Z terapi yöntemleriyle tedavi edilen , adini MGMBA (!) diye kisaltabilecegimiz bir hastalik diye bakan bir toplum tercih sebebidir.

Bence cözüm, kendi gercekligine dayanmak, acinin sordugu soruya kulak kabartmak, yasami elden geldigince hastanenin duvarlarinin disina cekebilmek gibi fikirlere kisisel olarak alismaya calismamizdan gececek. Tibbin hakkini tibba vermekten ama hakkindan fazla aldigini da geri istemekten...

Zor. Ama "imkansiz" diyecek noktada miyiz?      


  

5 Mart 2015 Perşembe

Pure, White and Deadly


Pure, White and Deadly, The Problem of Sugar
John Yudkin
Davis-Poynter, 1972

Bir sehir efsanesine göre John Yudkin'in 1972 yilinda yazdigi Pure, White and Deadly adli kitap, rafine seker endüstrisinin o kadar hosuna gitmez, o kadar hosuna gitmez ki, kitabin dagitimini durdurmak ve duyulup, bilinmesini, okunmasini engellemek icin ne gerekiyorsa yaparlar. Acikca kitabin sümen alti olmasi, yeni baskilarinin yapilmamasi icin caba gösterirler. Bütün bu cabalara karsin seker karsiti hareketin unutmadigi Pure White and Deadly'nin 2000'li yillarda internette dolasan soft-copy'lerine eslik eden hikayedir bu. Haliyle insana "sekere bu kadar karsi ne söylemis olabilir?" dedirtir, o yüzden aranir taranir, e-book okuma özürlü olundugu icin Almanya kütüphanelerindeki biricik kopyasi bulunur ve eski kagit kokan sayfalari cevrile cevrile okunur. Sehrimin devlet kütüphanesine beni bu kitapla bulusturmak konusunda gösterdigi üstün caba ve Bremen Üniversitesi kütüphanesine de baska kütüphanelerin baska kitaplarda yaptigi gibi kitabin tursusunu kurmak egilimine girmedigi icin tesekkürü bir borc bilirim :)

Peki neymis Yudkin'in seker hakkinda bu kadar etki yaratan görüsleri? Aslinda cok özel seyler degil. Özel olan bütün bunlarin 1972'de söylenmis olmasi. Bizler yasadigimiz yillardan bakinca anlamakta güclük cekebiliriz ama 1970'lerin basi güclü seker lobisinin seker hakkinda "vücudun ihtiyac duydugu bir maddedir, cok sagliklidir, müthis enerji verir, kilo aldirmaz tam tersine zayiflatir" türünden masallar anlattigi bir dönem. Böyle bir dönem de cikip diyor ki Prof. Yudkin...

...durun, direk alintilayayim:



Bunlari demekle kalmiyor, seker cevresinde oynanan kelime oyunlarina dikkat cekiyor. Örnegin kanda seker derken kastedilen "glikoz", günlük yasamda tüketip konustugumuz seker ise cogunlukla "sucrose". Ayrica fruktoz, laktoz, maltoz gibi bir alay "seker"daha var. Ama endüstri bilincli olarak glikozu kastederken de, kendi ürününü kastederken de "seker" sözcügünü kullaniyor. Sucrose ve glikozun vücuttaki etkileri tamamen farkli. Bu aliskanlik sokaktaki insanda da bilerek veya bilmeyerek devam ediyor. Sekerin yasamsal oldugu ve kanda zaten sürekli bulundugu söylenirken sucrose degil, glikozun kastedildiginin büyük olasilikla farkinda degil. 

Ayni kelime oyunlari "enerji" sözcügünün cevresinde de oynaniyor. "Sekerin enerji verdigini söylemek, sirf arabaya fazladan bir kac galon benzin eklediginiz icin arabanin daha hizli gittigini iddia etmeye benzer" diyor yazar ve ekliyor: " Bazen sekerin enerji sagladigina dair bu israrli aciklama , bunun disinda hicbir sey icermiyor olusundan mi kaynaklaniyor diye merak ediyorum."...

Kitabin bir bölümü de insanligin beslenme tarihinde sekerin yerine ayrilmis. Tahminen 2milyon yil kadar insanoglu omnivor, proteinden yana zengin , yag acisindan dengeli ve karbonhidrat acisindan zayif bir diyeti takip ediyor. Karbonhidratin cok büyük kismi nisasta; cok az kismi meyvelerden ve cok nadiren baldan gelen seker. Yani sekersiz de yasanir mi yasanir dedirten en az 2 milyon yillik bir deneyim var :) Kaldi ki 18. yüzyila dek seker hala bir lüks gida maddesi. 150 yil öncesine dek seker kutulari kilitli ve anahtarli imal edilir ve satilirmis. 

Bunun disinda anlatilanlarin bir kismi günümüzde yaygin olarak bilinen gercekler ancak o zamanlar icin anlasilan yeniymis. Bir kismi ise günümüzün güncel bilgileriyle onaylamadan direk kabul etmemek yerinde olur. Sekerin vücutta asitligi arttirdigi icin mide-sindirim sorunlarina yol actigi birinci tür bilgilerden, bazi kalp-damar hastaliklarinda sekerin hayvansal yagdan bile öncelikli olumsuz etkisi oldugu veya miyopa sebep oldugu gibi iddialar ilginc ama herhalde ikinci tür bilgilerden. Sanirim sekerin kalp hastaliklarindan, görme bozukluklarina, cilt hastaliklarindan kanser ve sindirim sistemi sorunmlarina dek pek cok rahatsizliga sebep olan genel bir sorun olduguna (belki de ilk kez) dikkat cekmesi Yudkin'in kitabini bu kadar "tehlikeli" hale getirmis. Bununla da kalmayip sekerin ciddi ciddi yasaklanmasi gerektigini, cünkü zararlarini bilmenin insanlarda yeterli vazgecici motivasyonu yaratamadigini savunmus Yudkin. Kitabin son iki bölümünde ise seker endüstrisinin "saldiri en iyi savunma mekanizmasidir" kabilinden eylemlerini, üreticinin nasil da dürüst olmadigini ve bilim adaminin nasil da tarafsiz kalamadigini bizzat basindan gecen örnekleriyle anlatmis. 

Saglikli ve dogal beslenme ve bu konuda oynanan endüstriyel oyunlar özel ilgi alaninda olan ve bu konudaki literatürü yakindan takip edenler icin 40 yil ötesinden yükselen ve mutlaka okunmasi gereken bir ses Pure, White and Deadly. Savasin gecmis cephelerinden önemli bilgiler tasiyor. Genel olarak seker ve sagliga zararlari üzerine bilgilenmek isteyen okuyucu ayni konularda güncel gelismeleri aktaran daha yeni kitaplari secse iyi olur. Bir kafa karisikligi yaratabilir yoksa bu kitap. Ama bu türden okuyucu bile uyari sinyallerinin bu kadar eski tarihlerden itibaren verilemye baslandigi bilgisini bu kitapla beraber bir kenarina not etmeli aklinin. Bu kitapta yazilanlarin, özellikle sekerin yasaklanasi bir madde oldugu iddiasinin ben dogmadan önce yapilmis ciddi uyarilar oldugunu görmek beni dehsete sürüklüyor örnegin...

Söyledigim gibi hard-copy olarak bulunmasi güc bir kitap, sehir efsanesi galiba dogru.  Ilgilenenler icin e-book örnegin surada var.   



3 Ocak 2015 Cumartesi

Rafine şekerin gereksizliği ve zararları üzerine...

Henry Hobhouse'in 1985 tarihli "Seeds of Change. Five plants that transformed mankind" adli kitabinin seker kamisi ile ilgili bölümünden rafine sekerin gereksizligi ve zararlari hakkinda  özetler...

  • 16. yüzyila kadar bütün Avrupa tarihinde kisi basina düsen seker miktari (dikkat! tüm ömür boyunca) : 1 fiske !
  • Rönesans boyunca Avrupa'da kisi basina yillik seker tüketim miktari: 1 caykasigi
  • 1690-1790 arasi Avrupa'ya ithal edilen seker miktari 12 milyon ton! Yol actigi sömürü düzeni sebebiyle ayni sayida insanin da ölümüne yol aciyor. Bugün ayni miktarda (12 milyon ton seker) Avrupa'da bir yilda tüketiliyor. ("Bugün" dedigi 80'li yillar)  
  • Seker insan icin temel gida maddelerinden biri degil. Yasamsal önemi yok. Bir yarari yok. Ama bagimlilik yaratiyor.  17. yüzyildan itibaren üretimiyle kölelige yol acmisti. Bu gün tüketenleri kendine köle ediyor.
  • Seker kamisi Ortacag civari Hindistan ve Cin üzerinden Akdeniz'e ulastiginda Avrupa'da hic seker taninmiyor. Tatlandirma icin bal kullaniliyor. Fakat en azindan M.Ö 650'ye dek insanlar nasil bal üretilecegini de bilmiyor. Dogadaki yabani yasayan arilarin ürettigi bali topluyorlar. 
  • 1300'lerde seker kamisindan üretilen seker Ingiltere, Danimarka ve Isvec'e ulasiyor. Pazari Italyanlar ellerinde tutuyor. Ancak o kadar pahali ki ilac niyetine kullaniliyor. Ya da aci ilaclari tatlandirmak icin. (Dogu Avrupa ülkelerinin rafine sekerle tanismasi 19. yy.da seker pancarindan seker üretilmeye baslanmasina dek gerceklesmiyor.) 
  • Bu tarihsel sürecin ilk kismi. Bir noktada seker nadir tüketilir bir madde olmaktan cikip ciddi olarak bagimlilik yaratan , genel tüketilen bir maddeye dönüsüyor. Aslinda bütün bitkisel gidalar insan metabolizmasi tarafindan lif, nisasta ve sekere dönüstürülüyor. Nisasta ve seker meyve ve sebzelerin hepsinde bulunuyor ve insanlar rafine sekerden önce binlerce yil meyve ve sebzelerden elde edilen seker ve nisasta ile sorunsuz yasadilar. 
  • Saf (rafine) seker büyük miktarlarda tüketildiginde metabolizmayi allak bullak ediyor. Bir meyve yedigimizde , bunun diyelim ki %10'u fruktoz, %10'u glikoz ise, %80'i bir dizi uzun sindirim süreci ile sindirilmesi gereken baska bilesenler. Buna karsilik saf, beyaz seker kamisi veya sekerpancari sekeri yedigimizde sindirim sistemi daha az calisiyor. Normalde vücutta sürekli ama damla damla üretilip tüketilen enerji, rafine sekerde bir bahar taskini gibi olusuyor.  
  • Normalde vücutta nisastayi sekere ceviren enzimler var. Vücut sekeri düzenli olarak yüksek miktarlarla alinca bu enzimler salgilanmaz oluyor. Bu da gidalarla alinan lif ve nisastanin sindirilmesinde güclükler olusmasina yol aciyor. Bu sebeple insanlar zor sindirdikleri dogal gidalardan uzaklasarak, daha kolay sindirdikleri hazir, paket gidalara yöneliyorlar. Hazir gidalarda lif orani kismen tüketici talebiyle sistematik olarak azaltiliyor. Buradan beslenmede endüstriyel saf sekerin arttigi, lif oraninin azaldigi bir kisirdöngü ortaya cikiyor. 
  • Seker bagimlilarinda kilo , dis sorunlari, yetersiz beslenme (!) ortaya cikiyor. Cünkü seker vücuttan vitamin ve mineralleri cekiyor. Bagirsak kanserine sebep oluyor. Kanda insülin seviyesinin hizla dalgalanmasina yol aciyor. Bu da pankreasin oldukca agir calismasi demek. Vücut asiri/yetersiz insülin gidis gelislerine alisiyor ki, bu da psikolojik degil kimyasal bir bagimliliga yol aciyor. 
  • Ingiltere'de 18. yüzyildan itibaren gelisen anlamsiz beyaz ekmek sevgisinin kaynaginin artan rafine seker kullanimi oldugu tahmin ediliyor. Yüksek seker tüketiminde vücut tam undan üretilen ekmegi sindirecek enzimlerden yoksun kaldigi icin...  Öte yandan beslenmeyle yeterli miktarda lif alindiginda vücudun sekere karsi ihtiyaci ve "istegi" azaliyor. Eger kisi örnegin sabah kahvaltisinda tükettigimiz müsli gibi hem lifli, hem sekerden zengin gidalar alirsa, seker lifin bütün yararlarini sifirliyor.
  • 1800'lerde Ingiltere'de kisi basina yillik seker tüketimi 9 kilogram. Bu sirada undan elde edilecek esit miktarda enerjiyle karsilastirildiginda 5 kat daha pahali. Dolayisiyla seker sadece zenginlerin güc yetirdigi bir lüks maddesi. Beyaz ekmegin zenginligin mistik simgesi haline gelisinde sinif mücadelesinden cok biyokimyasal faktörler rol oynuyor denebilir.