yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2015 Pazartesi

Hımmmm...

Himmm...
Sanki bir kac firin ekmek daha yedim.
Sanki bir yasima daha girdim.
Sanki biraz daha iyi anliyor ben...


Bu kez aralıklardan çift atkı ipliği gecirdim. Yani atki ipligi sayisini iki katina cikardim, araliklar da yariya inmis gibi oldu.  



En basindan bekledigim dokuma görüntüsüne sonunda ulastim; simdi hem atki, hem cözgü iplikleri görünüyor:



Atki ipliklerinin sıklıklarının önemli oldugunu anlamistim :) diyeyim de uzmanlari azicik gülsün :)
Ne yapayim, hepsini tek tek kendi kendime kesfediyorum, kendi capinda "auto didactus" bir dokumaciyim, San Diago'daki aplalar gibi dokuma dersi aldigim yok :)




Son zamanlarda aklima cok takilan bir sözü yeniden paylasayim bu arada :

Der Mensch webt seine Gewebe und die Zeit webt die ihren.
İnsan kendi ağını (dokusunu) örer, zaman da kendininkini...

Bir Alman kentinde, dokumacilar loncasina ait bir binanin duvarlarinda yazar. 
Düsündükce icimi titretir. 

Duvarlari konusan tarihi binalarimiz olsaydi, dokudugumuz toplumsal kumasin bizden önceki cözgü ipliklerinin yanindan gecebilir, elimizi uzatip dokunabilir olsaydik, bazi seyler farkli olur muydu?


 Daha sık atki ipligi meselesi de düsündürüyor beni. Atki ipliklerimiz kim (veya ne)? Sıklaşması gereken saflar mı var?



Ben bunları düsünedurayim, Cumartesi aksami hemen hic yapmadigim bir is yaptim. Oturdum bastan sona Cumartesi aksami filmini seyrettim: Marvin'in Odasi. Filmin sonunda Marvin'in odasindaki isik yansimalari düsündürdü beni, üc nesilin yüzü de isikliydi. Sonra yabanelma'm bir hikaye paylasmis instagramda, onu okudum. Atki ipliklerini cözer gibi oldum. Yani gercekten cözmedim tabii, sembolik anlamda. Onlar sıkı sıkı olmalı, cözülmemeli. Onlar yanyana durmali, kolkola girmeli. Araya bosluklar girsin istemiyorsan, tren istasyonlarinin önünde derin, cok derin ve sessiz, cok sessiz bosluklar olusmasini istemiyorsan, atki ipliklerini sıkı tutacaksın.

 Hayat bu demek, bundan baska hicbir sey degil. Baska renklerle kaynasmayi ögrenmen gerek. Hayat tek renkliligi kabul etmez, hayat sadece cözgü iplerinden dokunmaz, sadece atki iplerinden de dokunmaz. Hayat böyle kurulmadi. Baska renk olmayi istemiyor olabilirsin, her ne isen o olmaktan cok memnun olabilirsin, mesele degil. Baska renklerle yanyana ve güzel ve kendin gibi ve uyumla durabilmeyi ögrenmek demek. Tekrar tekrar söylemekten nefeslerimiz tikansa da, hayat bazen üstte kalma, bazen de alttan alma sanatini ögrenmek demek.  Ancak böyle, sadece böyle güzel olabilecegimiz sirrini cözebilmek demek.

"Eser"e oglan kum saati benzetmesi yapti. Cok itinayla eksiltip arttirmama ragmen kum saati neden böyle egri bügrü oldu bilmiyorum. Bu noktada düzeltme imkanim da yok. Sanirim egri bügrülük de hayata dahil. Adina entropi diyorlar, kapi gibi fizik yasasi. Insan zihninin elinde cetvelle dolasan ve kendi dogrusunun disina tasan herkesi ve herseyi maket bicagiyla bicip ativeren kismi bosuna ve termodinamigin ikinci yasasina karsi savasiyor. En yasamsal , en varolussal iplerimiz öylesine birbirine dokunmus ki, kendimizi de yaralamadan "arizali"yi bicip atmanin imkani yok.

Bugünlük de bu kadar olsun.
Cünkü söz tükendi. Dokudugu cercevenin dibine vardi.
Yasamin dokumasi ise baki.


16 Ekim 2015 Cuma

keşke origami

Uzun zamandir 3sat'taki Scobel programini seyretmiyordum. Scobel (programi yayina hazirlayan ve sunan kisi) hep ilginc konular bulur. Bu kez konu "Muster des Lebens"(Yasamin desenleri, sekilleri) idi.

Programa eslik eden belgeselde (Der Origami-Code)  temel konu origamiydi. Origaminin veya genel olarak katlama sanatinin inanilmaz derinlikli bir arastirma alani oldugunu ögrendik. Katladiklari kompleks formlari önce bilgisayarda tasarlayan amatörleri, matematik ve enformatik gibi uzmanlastiklari konularda origaminin kullanim alanlari üzerine calisan iyi üniversitelerden bir takim profesörleri dinledik.

Dogadaki objeleri origami benzeri tekniklerle ve inanilmaz bir gercekcilikle tasarlayip katlayan Fransiz bir sanatciyla tanistik. Normalde origami sanatindan bilinen kimi katlama tekniklerinin icat degil kesif oldugunu, doganin inanilmaz yetenekli ve etkin bir katlama ustasi oldugunu ögrendik. Bitkilerden, hayvanlardan ve galaksilerden verilen örnekleri saskinlikla izledik. Harvard Üniversitesi'nden Hint asilli bir matematik profesörü kayin yapraklarinin kis tomucuklarinin icindeki katli durma tekniginin matematigini arastiriyordu; özel uzmanlik konusu buydu. Bir Alman origami ustasi  dogadaki "instant" katlama pattern'lerini arastiriyordu.

Yine Almanya'dan Katalan bir origami ustasinin odalar, duvarlar dolusu kitaptan olusan kisisel kütüphanesi bize katlama sanatinin sadece Japonya'da degil, tüm dünyada öteden beri insani mesgul eden harika hikayesini anlatiyordu.

Biri Avustralyali , bir Japon iki bilim insani mesafelerin aralarina girmesine izin vermeden internet üzerinden birlikte calisiyor, her türlü objenin önce matematik diline dökülüp, oradan katlama teknigine cevrilerek tek parca kagittan katlanmis bir kopyasini üretmenin mümkün oldugunu kanitliyorlardi.

Ucak endüstrisinde mühendisler hafif malzemeleri inanilmaz saglam ve stabil kilan teknikler ararken yaniti origamide buluyor, özel katlanmis pattern'ler sayesinde üzerinden bir tonluk  otomobil gectiginde zarar görmeyen son derece hafif ve esnek objeler üretebiliyorlardi. Ileri dönemde ucaklarin agirliginda %20-%30'luk azalma olabileceginden ve bunun cevre zararlisi ucak yakiti tüketimine de olumlu yansiyacagindan bahsediyorlardi.

Hokkaido Üniversitesi'nden genc bir Japon bilim insani insan bedenine katli sekilde sokulan ve damardaki daralma noktasina geldiginde acilan "origami" stendler üzerindeki calismalarindan bahsediyordu. Deprem bölgelerinde girilmeyecek noktalara katli seklinde girip orada kendi kendine acilabilecek ve canli arayacak mini robotlar üzerine calisan bir Ingiliz bilim adami bile vardi.


Icimde günlerdir uykuda olan bir yerin yeniden uyandigini hissettim. Darbe üstüne darbe almaktan hissizlesmis ve artik hicbir seye saglikli ve dogal tepki veremeyen bir yerde hislenme isaretleri farkettim. Kabuk üstüne kabuk baglayan bir yarada yasam izleri gördüm.

Bana iyi geldi.

Almanca bilmiyorsan bile izle, sana da iyi gelecek bence.

Bir de o soru ve o keske olmasaydi...

O soru: "Bir insan ömrünü neye vermeli?"

O keske: Herkesi kendi dogrumuzun hizasina cekme , gerekirse ölümüne hizaya cekme takintisi yerine, bu tür meraklar, takintilar gelistirseydik, ah keske okul cocuklari gibi olsaydik, ah keske origaminin dibine vursaydik, ah keske koni seklinde kivrilmis bir kagidin üzerine üc kilo kitap biraktigimizda kendiliginden olusan katlama formunun, derin, hayranlik verici basitligiyle sarsilabilen yanimiz diri olsaydi. Bütün bu insanlarin zamanlarini gecirdikleri, akillarini, fikirlerini ve yasam enerjilerini verdikleri konulari görmek kuvvetli bir aglama istegi yaratiyor bende. Origami belgeselleri sanirim sadece bazi cografyalardan gelenler üzerinde iste böyle tuhaf, duygusal etkiler yaratiyor.


Dipnot: Almanca "entfalten" da ne güzel sözcüktür. ent-falten. Katli olanin acilmasi. En cok da "yasam" sözcügünün yanina gelince güzellesiyor. "Sich enfaltendes Leben" örnegin. Kendi kendini acan, kisitli dar alandayken genisleyip yayilan, son noktasina dek potansiyelini aciga vurabilen yasam demek. Bugünlerde en eksigimiz bu.

Hepimize katmer katmer acilip dalga dalga yayilan bir dirilik, canlilik enerjisi diliyorum. Kalpten. Kalpten; cünkü bir kücücük bedene katlanip sigdigi halde acildiginda evrenlere sigmayan odur.

8 Ekim 2015 Perşembe

Yaşama, insana, gezegene dair

Bunlar bir ara sıkı bir sosyal medya diyeti uyguladigim sira topluca seyrettigim filmler. Hepsinin benim icin  ortak bi tarafi var ama adini koyamiyorum. Bu gezegen üzerindeki yasama ve insana dair az/hic konusmali belgeseller/filmler diyelim. Arada sistem elestirisi yapanlar da var. Degisik bir seyler izlemek istediginde ve az konusmadan rahatsiz olmayacagini hissediyorsan tavsiye ederim.

  • Qatsi üclemesi. (Godfrey Reggio)  Qatsi sözcügü Hopi Kizilderilileri'nin dilinde "yasam demekmis. Üclemeye ilham verenlerin arasinda Ivan Illich ve Leopold Kohr'un da oldugunu ise yeni ögrendim. 
  1. Koyaanisqatsi (1982): Bir magara duvarindaki resimle baslayip yine onunla biten medeniyet elestirisi. Philip Glass'a ait müzik cildirtici ama yine de kötü diyemiyor insan. Tuhaf bir etkisi var. Internette bulunabilir. En azindan finali kacirilmamali. "Koyaanisqatsi" cilgin, dengesinden cikmis, cözülmekte olan yasam demek.  
  2. Powaqqatsi  (1988): Müzikler yine Philip Glass'a ait. "Powaqqatsi" kimi cevirilere göre dönüsüm icindeki yasam, kimilerine göre ise baska yasamlari kendisi icin sömüren parazit yasam veya canli türü anlamina geliyormus. Bu filmin ana temasi dünya üzerinde yasamin gelenekselden endüstriyele dönüsmesi, endüstri ülkelerinin dünyanin kalan kismini sömürmesi oluyor haliyle. Filmin giris sahneleri Brezilya'daki altin madeni Serra Pelada'dan. Mutlaka, en azindan bu sahneler izlenmeli.  Ben kendime ceki düzen vermek icin arada bir dönüp yeniden izlerim. Giristeki düdük sesi, madenci amcalarin bakislari, sonlara dogru cuval yerine sirtta tasinan madenci cok sey anlatiyor.
  3. Naqoyqatsi (2002). Üclemenin sonuncusu. Naqoyqatsi bir savas olarak yasam demekmis. Filmin stüdyolari World Trade Center'a cok yakinmis ve 11 Eylül saldirilari filmin icerigini etkilemis. Müzik yine Philip Glass'tan. Fakat yillar gectikce ve sinema/müzik teknigi ilerledikce daha harika seyler yapilmasi beklenirken bu ücüncü film sanki ilk ikisinin siirselligini ve etkisini yakalayamamis. Bende bir iz birakmamis örnegin, hic bir sahnesini animsamiyorum.
  • Ron Fricke'in yorumsuz konusmasiz üc belgeseli. Ücleme denmiyor acikca ama öyle denebilecegini saniyorum. Bu gezegen üzerinde yasam, kültür, gelenek, endüstri, modernite, ..Ne arasan var.
  1. Chronos (1985) - Filmin adi Antik Yunanca'da "zaman" demek. Senkronize, kronolojik gibi modern sözcüklerden de taniyoruz kendisini. Film boyunca zamanin degisik ölceklerdeki akisini izliyouz. Tarihsel veya mevsimsel ölceklerde. 
  2. Baraka (1992) - 6 kitada , 24 ülkede 14 ay boyunca cekilen materyalin bir araya getirilmesiyle olusmus. teknik acidan bir ilke imza atiyormus ama ben anlamiyorum tabii neyin nesi oldugunu. Filmin adi, "Baraka", Ibranice ve Arapca'daki tanrisal kutsayici güce isaret eden ortak sözcükten geliyor. Yanlis bilmiyorsam, Türkce'deki "bereket".
  3. Samsara (2011) - 5 yilda 25 ülkede cekilmis. Samsara Sanskritce'de yasam/ölüm/yasam döngüsüne isaret eden sözcükmüs. Film belirgin bir mesaj vermiyor olusu sebebiyle elestirilmis. Pardon? Su sahneler bir mesaj vermiyor mu yani?



  • Home (2209) neredeyse tamamen yukaridan, havadan cekilmis yeryüzü görüntüleri. Evimize dair 120 dakikalik bir  belgesel :) Yann Arthus Bertrand tarafindan 50'den fazla ülkede cekilmis. TED'de yaptigi bir konusmada filmin copyright korumasi altinda olmadigini söylemis. Ben Wikipedia'nin yalancisiyim :) Öyleyse buyurun :)
  • Life in a day: 192 ülkeden 80.000 kisi yapilan cagriya uyarak youtube'da yasamlarindan belli bir günün (24 Temmuz 2010) cekimlerini paylasmis. Film bu paylasimlarin birlesiminden olusuyor. Gezegenimizde normal bir gün :) Insan olmak üzerine bir film diyebiliriz ya da... Ilginc deneme, hos film. Tamami  burada...
  • The Tree of Life. Bilenler diyecek ki "ama The Tree of Life belgesel degil ki?" Biliyorum ama hem yaklasik ayni dönemde ve ayni ruh haliyle izledigimden, hem de sessiz derinliginin verdigi mesaj yüzünden yukaridaki diger filmlerle bir arada düsünürüm ben bu filmi hep. Ve ne zaman haberlerde cocugunun cenazesine gitmek zorunda birakilan bir anneye rastlasam, filmden su kisim gelir aklima ve anne rolündeki Jessica Chastain'in "Neredeydin? Neden?" diye sormasi. 

Taniyanlarin bildigi üzere, bazen yazinin girişinde yerinde olmayan aklım, yazinin sonunda gelir başıma. Simdi bendeki ortak yanlarini biliyorum bu filmlerin. Hepsi de yasami kutlamak, yasami daha da yasam dolu kilmak (Dürr) ve yasam dolu olmayan herseyi bozguna ugratmak (Thoreau) cabasini ayakta tutan filmler. Bu kontenjandan proce kapsamina alalim bi zahmet.

Dipnot: Bana seyredilecek kiymetli ama az bilinen filmler bilip bilmedigimi sorarak bu listeyi üc yil sonra aklima düsürene tesekkürler. 

Dipnot 2: Basligin yaziyla kesinlikle bir ilgisi var. Bi sey deniyorum da... 
   

4 Ekim 2015 Pazar

Sokrates'in Savunması - Kriton - Phaidon


Apologie - Kriton - Phaidon
Oldenburg, 2011


Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: 
ben ölmeye, siz yaşamaya. 
Hangisi daha iyi? 
Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.

Bazi yazarlar ve bazi kitaplari vardir ki, herkesin onlar hakkinda, leyhte ve aleyhte söyledigi otuz iki milyon yorumu  okuruz da, orijinal metni ya nadiren okuruz, ya hic okumayiz. Adam Smith - Milletlerin Zenginligi öyle bir kitaptir. Charles Darwin - Türlerin Kökeni öyle bir kitaptir.  Descartes, Kant, Marx, Freud, cok daha geriye gidecek olursak Antik Yunan filozoflari, Sokrates, Platon, Aristoteles öyle düsünürlerdir. Bunlar sadece ilk anda aklima gelenler...

Bir süre önce baskalarinin klasikler üzerine yazdigi yorumlari okumaktansa neden gidip orijinallerini okumadigimi daha cok sorgular oldum. Adam Smith öcü müydü, yoksa sadece yanlis mi anlasildi?  Darwin aslinda tam olarak ne demisti? Böylece "orijinallerini okuma", en cok önemsedigim okuma hedeflerinden biri oldu.

"Sokrates'in Savunmasi"ni o yüzden okudum. Sokrates kimdi? "Bildigim tek sey hicbir sey bilmedigimdir" diye ööyle durup dururken mi demisti? Niye demisti? Nasil demisti?

Felsefe tarihcilerinin üzerinde birlestigi üzere, Sokrates hakkinda bildigimiz her seyi Platon söyledigi icin biliyoruz. Sokrates'ten kalma, bilinen hicbir yazili metin yok. Platon Sokrates'e öyle dedirttigi icin de Sokrates'in bilgeliginin hic bir sey bilmedigini bilmesinden kaynaklandigini kabul ediyoruz.

Sokrates'in Savunmasi, yani orijinal adiyla "Apologia Sokratus", Sokrates'in "inancsizlik ve Atinali masum gencleri zararli fikirlerle zehirlemek" suclarindan dava edilmesi üzerine, mahkemede yaptigi savunma konusmasini iceriyor. Bati dillerinde Apologie/Apology sözcügünün yasadigi anlam kaymasi kafa karistirmasin. Özür dilemiyor, hayir, kendini savunuyor.  Kisa ve kolay anlasilir bir metin. Lise ögrencileri bile anlayabilir. Neden liselerde böyle metinler okutmazlar ki? Karlofca Antlasmasi'ni kaldirabilmis her liseli bünye, bence Sokrates'in Savunmasi'ni da kaldirabilir. Hayir, biz lisedeyken bi kuplecik olsun okutsaydiniz da, felsefe metinlerinin sanildigi kadar uzak ve ulasilmaz seyler olmadigini anlamak icin kirk yasimizi beklemeseydik diyorum :(

Benim kütüphanede buldugum Apologia basimi, konu bütünselligi acisindan Platon'un diyaloglarindan ikisini daha iceriyordu.

Biri Kriton. Sokrates'in mahkum edilisinden hemen sonra, arkadasi Kriton hücresinde ziyarete gelir ve Sokrates'e hemen o gün kacabilmesi icin yardim teklif eder ve neden ölüm cezasini kabul etmeyip kacmasi gerektigini aciklar. Kriton ile Sokrates'in arasindaki diyalog, Sokrates'in neden kacmayacagi ve cezayi neden kabul ettigine dair aciklamalarindan olusur.

Ücüncü metin, yani Phadion ise, önceki ikisinden daha uzun ve daha detayli, daha incelikli bir felsefi tartisma. Bu konusma metninde Sokrates baldiran zehiri icerek ölecegi gün, hücresinde, yakin cevresinden ögrencileri ve dostlariyla ölüm, ölüm korkusu (veya korkusuzlugu), ölüm sonrasi, ruhun ölümsüzlügü vb. üzerine felsefi bir tartismaya girisiyor. Digerlerinden daha dikkatle, Sokrates'i adim adim izleyerek, her cümlesini tam anlayarak okumak gerek. Bu diyalogda Sokrates'ten cok Platon'a atfedilen "Idealar Kurami"ni Sokrates'in agzindan tartisan, vurgulayan bölümler var.  Liselileri -eger özel istek göstermezlerse- Phaidon'dan muaf tutabiliriz. Ben de grip kafasiyla her seyi tam anlamadim. Belki grip olmasam bile ilk okumada tam anlamayabilirdim. Tekrar okuyacagim. Phaidon Sokrates'in baldiran zehrini icerek ölmesiyle son buluyor.

Sonuc olarak Sokrates'i nakillerle degil, biraz daha direk taniyoruz bu metinlerden. Bilerek veya bilmeyerek gözlerimden yaslar getirecek seyler söyledi. "... veya bilmeyerek " diyorum, cünkü hicbir sey bilmedigini söyleyen oydu. Sokrates'in gerisinde duran ve onu konusturan kisi olarak Platon'la da el sıkışıyoruz elbette. Hangi noktada Sokrates'le, hangi noktada Platon'la diyalogdayiz; tam emin degilim/degiliz. Platon'u biraz daha tanimak gerek. Daha bi Devlet'i okumak gerek, daha magara benzetmesini baglaminda anlamak gerek, daha cocuklari niye ailelerinden alip devletin yetistirdigi bir sistem öngörüyor bakiim, sormak gerek. Daha Sokrates'in son gününde hücresindeki sohbette Platon niye yoktu ve yoklugunu diyalogda Phaidon'a neden özellikle söyletme ihiyaci hissetti, onu cözmek gerek.

Daha cook okumak gerek anne, coook!

Dipnot: Daha önce Seneca okurken de demistim, felsefe kitaplarini yayina hazirlayanlar, okurla filozofun arasinda durmamali. Diyecek sözü, ekleyecek yorumu, yapacak aciklamasi varsa, bunlar metnin sonunda yapmali. Bu kitabi yayina hazirlayanlar öyle yapmis, cok da iyi etmisler.


23 Eylül 2015 Çarşamba

Döne döne okuma




Üzümünü ye, bagini sorma demisler arkadas.
Kütüphanede rafta her yeni Erich Fromm kitabi bulusumda "aa, böyle bir kitabi da mi varmis, katalogda da vardi da ben mi görmedim?" diye sormuyorum hic.

Bu kitap bagini sormadigim üzümlerden.

Bu mevsime, bu "proce"ye, bu ruh haline, bu gündeme, dis dünyanin bu günlerine nasil da uydu.

Fromm kitabi 1964'de yazmis. Ingilizce orijinali "The Heart of Man. Its Genius for Good and Evil" adiyla basilmis. Almancasi "Die Seele des Menschen: Ihre Fahigkeit zum Guten und zum Bösen" adiyla 1979'da yayimlanmis. Türkce'sinin adi ise "Sevgi ve Şiddetin Kaynagi". Böylece kitabi bulamama olasiligini elinden aliyorum sevgili okuyan :)

1960'larin ortasi. Ikinci Dünya Savasi sonrasi. Soguk savas yillari. Atom savasi korkusu. Fromm diger kitaplarinda oldugu gibi böyle bir dönemden, böyle bir cercevenin icinden sesleniyor bize. Buna ragmen tespitlerini kendi cagimiza uygun buluyor olmamiz, kitabin hala güncel olmasi ne kadar da ilginc ve ne kadar da yazik sevgili okuyan.

Fromm'un birinci bölümdeki temel sorusu insan kurt mudur, kuzu mudur? Insan özünde iyi midir, kötü müdür? Evet, bu soru caglardan bagimsiz sanirim. Her daim soruyor olacagiz. Seni bilmem ama bugünlerde ben tekrar tekrar soruyorum sevgili okuyan. Kitap iste bu temel soruyla basliyor.

Ikinci bölümde siddet eyleminin cesitli sekillerini tartisiyor yazar. "Nefsi müdafaa"dan "kana susamak"a , "oyun gibi siddet"ten "intikamci siddet"e kadar insanoglunu siddete yönelten ve bir psikanalizcinin yakindan bilip tanigi siddet sebeplerini önümüze seriyor. Ve sonunda tüm bu siddet eylemlerinin az ya da cok dogal, dogamiza uygun ve "selim" (iyi huylu) siddetler oldugunu belirtiyor. Iyi de öyleyse kötü ne sevgili okuyan?

Kitabin izleyen üc bölümü Fromm'a göre "gercek" kötünün genis bir tarifinden olusuyor. Bunlar, bu üc sey gercekten kötü, cünkü dogamiza aykiri, insan olusun disinda ve patolojik seyler sevgili okuyan. Dinle:

3. Bölüm:Yasama sevgisine karsilik ölüm sevgisi . Yasam sevgisi dogamiza uygun. Ölüm sevgisi dogamizin disinda. Fromm burada "nekrofili" terimini psikolojide bilinen "ölüsevicilik" anlaminin ötesinde ölüme, ölüye, ölümcül süreclere, savasa, yikiciliga ve bunun gibi seylere merak, ilgi, karsi durulamaz bir egilim ve son noktasinda sevgi duymak anlaminda kullaniyor. En bilinen örneginin Hitler ve Stalin oldugunu söylüyor.  Bu egilimin mottosu ise Ispanyol ic Savasi'ndan geliyor: "Viva la muerte!" (Yasasin ölüm!) Burada bahsedilen yasam sevgisi, ölümü yadsimak, gözardi etmek, "hep yasayalim , hep tat alalim dünyadan, ölümü düsünmeyelim, lay lay lay" degil. Fromm Estes'in KKK'da bahsettigi türden bir Yasam/Ölüm/Yasam döngüsünün tabii ki farkinda. Daha cok Dürr'ün bahsettigi sekilde "yasamakta olani daha da yasam dolu kilmak" türünden bir yasam sevgisinden bahsediyor. (Kitaplar bazen birbirine ne güzel, nasil da dügüm dügüm, ilmek ilmek baglaniyor, degil mi sevgili okuyan?) Hatta bir baska kitabinda "Gercekte yasam ne,  ölüm ne, aktif olmak ne? pasif olmak ne? Aktif görünen pasiflerden, pasif görünen aktiflerden ne haber? Diri görünen ölülerden, ölü görünen dirilerden ne haber?" diye soran da Fromm degil miydi?

4.Bölüm: Narsizm (Bireysel ve Toplumsal düzeyde). Freud'a ve onu izleyen psikanalistlere göre bebek narsisttir ve bu dogaldir. Anne karnindan itibaren yasamin ilk döneminde bebek (insan) dis dünyanin ve onun kendisinden ayri/bagimsiz bir varolus icinde oldugunun farkinda degildir. Buna primer narsizm deniyormus. Yasamin daha ileri dönemlerinde kisi hala "ben" ve "ben olmayan" arasindaki siniri cizemiyor, bu ikisinin ayriligini kabul edemiyorsa, dis dünyayi kendisinin bir parcasi olarak algilamaya devam ediyorsa, daha ötesi dis dünya kisi icin reel olarak varolmayi sürdürmüyorsa bu da sekunder ve patolojik bir narsizm imis. Fromm'a göre Misir firavunlarindan, Roma imparatorlarina , Hitler'den Stalin'e pek cok lider bu dertten muzdaripmis. Narsizmin kisinin sahip oldugu seylere ve özelliklere dogru yayilmasi cok görülen bir özellik. Kendi vücuduna, kendi fikirlerine, kendi cocuklarina, kendi ürettiklerine, kendi mülkiyetinde olan seylere ölcüyü asan ve rasyonelligin ötesine gecen düzeyde hayranlik ve sevgi duymak patolojik narsistik kisilikten kaynaklaniyor. Kendini, fikirlerini, cocuklarini, ürettiklerini bir dereceye kadar sever tabii insan. Bu varligini devam ettirme, hayatta kalma dinamikleri acisindan gereklidir de hatta. Burada bahsedilen örnegin cocugunun hatalarini göremeyen, ürettiginin bozuk, düzeltilmesi gereken taraflarini, fikirlerindeki aksayan yanlari göremeyen bir narsizm.    

Eger narsizm bir toplu cilginlik halini alirsa, bir grup insan kendi grupsal özelliklerini (millet, renk, irk, din, sosyal renk, ekonomik düzey vb) ölcü disinda begenmeye baslarsa ve kendini bu gruba aidiyetle bir üst noktaya tasirsa alarm canlari calmaya baslamali. Arkasindan radikallikten yikiciliga ne gelecegi belli olmaz cünkü. Grup narsizminde grup eger narsizminden (sembol, simge, özellik, lider) yana yara alirsa, asiri bir öfke, intikam ve yikicilik duygusu aciga cikabilir. Fromm'a göre bütün hümanist dinlerin (semavi dinler ile budizm ve taoizmi bu kategoriye sokuyor) temel amaci insanin yapisindaki narsizmi asabilmesidir. 18.-19. yy.'in pek cok filozofu da (Spinoza, Leibniz, Rousseau, Herder, Kant, Goethe, Marx) "tek bir insanlik" ve "her insanda tüm insanlik" türünden hümanist fikirlerin etrafinda dolasmis, ayricalikli grup fikrine karsi durmustur.

5.Bölüm: Inzestuöse (Aile ici) bag(ım)lılık: Fromm burada bir kez daha günlük hayatta dar anlamiyla kullanilan bir psikolojik terimi daha genis bir anlamla kullaniyor. Kastettigi Freud'un Oidipus kompleksini de kapsayan ama cocukta bu kompleksin gelismesinden bile önce var olan; anneye, ana kucagina yönelik bag(im)lilik. Burada anne cocugun fiziksel annesi olmak zorunda degil. Normalde annenin karsiladigi fiziksel ve duygusal ihtiyaclari (besin, sicaklik, koruma, sevgi, güvenlik) karsilayan, cocugun yasaminda anne rolünü oynayan bir baska kadin ve hatta kimi özel durumlarda bizzat baba olabilir. Cocukluk döneminin bu dogal egilimi de ayni narsizm gibi yetiskinlige gecis döneminde asilmalidir. Her kus birgün yuvadan ucmasi gerektigini bilir. Ucmak istemeyenleri de anne kus yuvadan asagi birakiverir. Insan annelerinde bu icgüdüsel bilgi bazen kaybolabilir. Fromm'un özellikle anneye yönelik "inzestuöse bag"i bana okurken KKK'daki "fazla iyi annenin öldürülmesi"ni animsatti. Her insan evladi, eger fazla iyi annesi onu yuvanin kenarindan asagi birakmiyorsa, bir noktada o fazla iyi anneyi tirnak icinde öldürmelidir. Fromm'a göre insan isikla anne kucagi (ve hatta anne karni), macerayla güvenlik, riskle koruma, bagimsizlikla bagimlilik arasinda bir secim yapmak zorundadir. Normal sartlarda her insan ergenlik döneminde bu sürecten gecer. Bazi toplumlarda özellikle erkek cocugun anaya ve aileye bagliliktan saglikli kopusuna özel ritüeller eslik eder ( Bkz. Under Saturn's Shadow) . Ancak bazen bu saglikli kopus gerceklesmez veya baska (patolojik) sekillere bürünür. Anneye bagliligin devami veya genis aileye, kabileye, belli bir irka, halka, belli bir dine, belli bir politik partiye annelik rolünün yüklenmesi gibi. Toplumsal düzeyde, büyük kalabaliklar koruma, sicaklik, aidiyet, sevgi gibi ihtiyaclarini bunlardan karsilama egilimine girer.  Burada sürec kisisel narsizmin toplumsal narsizme dönüsmesine benzer dinamikler esliginde olur. Bu bag(im)liligin ilginc bir yönü "anne"ye duyulan derin sevginin öteki yüzünün ondan duyulan büyük korku olmasidir. Anne besler ,doyurur ama ona karsi tamamen savunmasiz oldugumuz da bir gercektir. (Fromm belki bilmez ama biz biliriz, anne dövünce "anneee!!!" diye aglanir) Normal bir dinamik olarak "doga anne" yasatir, "doga anne" öldürür. Bagliligin son noktasinda, yani simbiyozda insan/cocuk kendini "anne"de kaybeder. Simbiyozda "sen" ve "ben" arasindaki cizgi kayboldugundan baglilik veya bagimliliktan bile bahsedilmez. Bilincaltindaki bu tür egilimler okyanusta bogulma veya toprak tarafindan yutulma seklinde rüyalarla kendini gösterir. Bu tür rüyalarda korku, dehset duygularina ayni anda derin nese duygusunun eslik etmesi ilginctir. Narsizmde oldugu gibi bu egilimde de kisi rasyonel düsünme ve hem kendini hem de "öteki"ni (anneyi, idolü) ayri, bagimsiz bir varlik olarak görebilme becerisini yitirir.  

Eger bu üc patolojik egilim (nekrofili, narsizm ve inzestuöse bag(im)lilik) bir insanda veya bir grupta bir arada görülürse Fromm buna "Çürüme sendromu" adini veriyor. Iste asil kötü bu.  Eger bireyler ve toplumlar dogal olan yasama sevgisi, narsizmin asilmasi ve anneye, (aileye, topraga...) duyulan bag(im)liligi asip bagimsizliga erismeyi saglikli bir sekilde deneyimliyorsa buna da "Büyüme sendromu" adini veriyor. Dogamiza uygun olan bu oldugundan asil iyi de bu. Normal sartlar altinda insan bu ikisinin tam ortasinda duruyor. Büyüme sendromuna götüren her asama progresyona/ilerlemeye dahil, cürümeye götüren her egilim ve asama da regresyona/gerilemeye dahil.

Bitti mi? Bitmedi. Daha Özgürlük, Determinizm, kader ve insanin kaderini eline alisi üzerine harika bir 6. bölüm var. Özellikle özgür irade, zorunluluk, kaderin ördügü ve insanin ördügü aglar, karma, determinizm, indeterminizm, alternativizm, vb. konulara ilgi duyanlar okumali. Ama ben birazcik yoruldum, burada birakiyorum, şuracığa bi parmak bal çalıp kaçıyorum,  oldu mu sevgili okuyan? :)


Dipnot: Neden proceye dahil? Cünkü yasama ve diri olana duyulan sevgi üzerine. Cünkü dünyayla hesabimi temize cekecegim demistim. Iyilik ve kötülük hesaba dahil. Cünkü oraya buraya bana iyi gelen seyler birakacagim demistim. Fromm bana hep iyi gelir.
(Bkz #bizimkizfrommokurdönerdöneryineokur :)
  

19 Eylül 2015 Cumartesi

Krepin düsündürdükleri


Bak, adi gercekten hic önemli degil. Krep de, akıtma de, pfannkuchen de, pancake de. Ne dersen de. Öyle temel ki yedi bin kültürde yirmi milyon adi var :) Önemli olan bi sey düsündürüyor mu? Bana sunu düsündürdü örnegin:



Her yaşayan, her mayalanıp büyüyen ve her pişen göz göz olur. Asıl göz göz olmuyorsan dert et, asıl göz göz olmayandan kork.


31 Ağustos 2015 Pazartesi

--Hindibanin sonbahar manifestosu--


Yine dellendim, yine evde ve zihinde temizlige girisecegim. Listelerimi temize cekecegim, dolaplarimi, cekmecelerimi temize cekecegim, hafiza kartlarimi, hard diskimi, klasörlerimi temize cekecegim, dünyayla hesabimi temize cekecegim. Sonbahar temizligine girisecegim. Bir mevsimin güzellikle gidisini seyredecegim, bir mevsimin güzellikle gelisini seyredecegim. Seyir üstüne seyir edecegim. Renklere dalacagim, iplere bulanacagim, kagitlara katlanacagim. Yasamakta olani daha da yasam dolu kilma deneyimine girisecegim. Vasalisa'nin bebegi nasil besleniyormus, ögrenmeye girisecegim. Gecen yildan eksik kalan Eylül günlerim var, belki onlari tamamlayacagim. Eylülecegim.

30 Ağustos 2015 Pazar

Yaşayanı daha da yaşam dolu kılmak


Das Lebende lebendiger werden lassen
Hans-Peter Dürr, oekom, 2011

Daha önce Hans-Peter Dürr'ün Warum es ums Ganze geht adli kitabini okumustum. Aklim basimdan ucmustu. Hans-Peter Dürr, Quantum Fizigi denince akla ilk gelen bilim adamlarindan Heisenberg'in ögrencisi. Heisenberg kendi adini verdigi "belirsizlik ilkesi"yle ünlü: Bir parcacigin momentumu ve konumunu ayni anda tam olarak bilmemiz mümkün degildir. Ya momentumunu tam olarak hesaplayabiliriz ama konumunu ancak yaklasik olarak bilebiliriz, ya da tersi. Karisik mi? Önemli degil, Dürr'ün quantum fiziginden cikardigi sonuclari dinlemeli bir de: Maddenin en kücük yapi tasini bulmak icin yapilan bilimsel calismalarin vardigi son noktada elimizde bize maddeyi animsatan hicbir sey kalmiyor. Maddenin temel yapi tasi madde degil: Iliski, sekil (gestalt), bilgi (information). Bize daima maddenin temel oldugu, seklin onun ikincil yani, özelligi oldugu söylenmisti. Öyle degil, tam tersi. Birincil olan sekil, madde ise onun ikincil yani, özelligi. Daha üst boyutlarda her sey bizim icinde bulundugumuz "üc boyut+zaman"da farkedemedigimiz sekilde bir iliskiler agi icinde birbiriyle bagli. 

Dürr Warum es ums Ganze geht (2009) de bu cercevenin icini uzun uzadiya dolduruyordu. Oldukca ilginc seyler söylüyordu. O yüzden baska kitaplari da oldugunu ögrenince okumak istemistim. Geist, Kosmos und Physik (2010) i de okumustum ayni sebeple. Bir tür diyalogdu o kitap ve o da fena degildi.

Das Lebende lebendiger werden lassen'da Dürr, bu iki kitaptaki görüslerini tekrarliyor diyebiliriz. Formati biraz degisik. Giriste bakis acisini, kapitalizm, küresellesme ve cevre sorunlarindan kaynaklanan krizi yeni bir düsünce tarziyla asmak olarak ortaya koyuyor. Birinci bölümde quantum fiziginden cikardigi sonuclari tekrarliyor. Ikinci bölümde ise bir "kriz sözlügü" ortaya koyuyor: A - Atomkraft -Atom enerjisinden, Z-Zukunft-Gelecek maddesine kadar. Dolayisiyla birazcik hayal kirikligi oldugunu belirtebilirim. Ya Warum es ums Ganze geht 'i okumali insan, ya da Das Lebende lebendiger werden lassen'i... Sahsi fikrimce ikisini birden okumaya cok da gerek yok. Bilimin islevi ve görevinden, farkli olani tolere etmekten de öte mutlaka saygiyla korumamiz gerektigi, maddenin dogasindan, barisin önemine kadar iki kitabin örtüsmedigi hic bir önemli nokta yok diyebilirim. 

Beni en etkileyen kismi kitabin adi oldu. "Diri / canli olani daha da yasam dolu kilmak"  gibi cevrilebilir sanirim. Hans-Peter Dürr doksanli yillarda Ingilizce "sustainability" terimine Almanca karsilik arayan ekipteymis. Ekip sonunda orman mühendislerinin kullandigi "Nachhaltigkeit" teriminin bu amacla da kullanilabileceginde karar kildiysa da, Dürr kisisel olarak bu Almanca sözcügü "sustainability" karsiligi olarak hic bir zaman tam benimseyemedigini itiraf ediyor. Daha sonraki yillarda okudugu kisa bir metin, kafasinda "yaşayanı daha da yaşam dolu kılmak" deyişini canlandırmış ve "sustainability" kavramini tam olarak karsilayanin bu olduguna karar vermis. Evet, ekolojik metinlerde kullanilacak gibi degil. Ama ben de cok begendim. Hatta cok etkilendim. Parti tüzügü sadece bu cümle olan partiye oy verebilirdim. Tek söyledigi bu olan "izm"in pesinden gidebilirdim. Mantrasi bu cümleden olusan dine tabi olabilirdim. Yasam dolu olani daha da yasam dolu kilmak icin mücadele edelim. Baska bir seye gerek yok. Ciddiyim. Bazi kitaplara adlari yeter. Ciddiyim. Ama "yasam"i, diri olmayi, canliligi, bi zahmet yeniden tanimlayalim. Terminatör agziyla konussam da ciddiyim. 
    
Türkce'de yazari Hans-Peter Dürr olan bir kac ceviri kitap varsa da, o kitaplar bu Hans-Peter Dürr'ün degil, etnolog ve kültür tarihcisi bir adasinin. Karisiklik olmasin, ciddiyim.

26 Ocak 2015 Pazartesi

hayat ne garip

Dün aksam yemeginde:

O - Anne, Jüpiter dünyaya meteoritlerin carpmasini nasil engelliyor ki? O cok geride, böyle arkada (eliyle göstererek)
Ben - E, dev gibi büyük ya, bütün meteoritleri kendine cekiyor. Jüpiter olmasaydi hepsi bi tarafa sacilirdi, bi kaci da gelip dünyaya carpardi.
O - Peki dinazorlari yok eden meteorite neden engel olamadi? (Buyur burdan yak! Bu baska bi hikaye, baska bi kitaptan. Ama cocuk akli bagliyor iste ikisini bir güzel)
Ben - Eee, belki de o zamanlar Jüpiter daha bu kadar büyümemisti. Dinazor cagi dedigin nerden baksan kac milyon yil önce. Belki daha kücüktü o zamanlar, bu kadar meteor cekemiyordu kendine...
O - Himm, Jüpiter kücüktü diye dinazorlar öldü desene...
Ben - Eee, yani, olabilir, bak hic o acidan düsünmemistim.

Evet, hic o acidan düsünmemistim. Bazi devler daha yeterince büyüyüp dev olamadi diye , bazi baska devlerin ölümüne sebep olmus olabilir mi su hayatta?

Bir büyügümüzün dedigi gibi : "hayat ne garip"...

12 Ocak 2015 Pazartesi

Yaşama Sevgisi Üzerine



Über die Liebe zum Leben

Erich Fromm'un 1971 - 1979 yillari arasinda Süddeutscher Rundfunk'ta  (Güney Almanya Radyosu) Hans Jürgen Schultz ile yaptigi sohbetlerin basili hali. Elimdeki kitap 1983 baskisi , daha yeni baskilari da var. Kitabin özelliklerinden biri uzun yillar kitaplarini Ingilizce'de yazmis olan Fromm'un bu metinlerde ana dili Almanca ile karsimiza cikmasi. Üstelik yazili Almanca ile degil, canli bir konusma diliyle.  Bir diger özelligi de konusmalarin ölümünden önceki son 9 yila ait olmasi ve bize diger kitaplarindan da tanidigimiz Erich Fromm dünyasinin bir özetini sunmasi.

Erich Fromm'un bende yarattigi izlenim net bir düsünce dünyasi olmasi. Düsünce zincirini ipin ucunu kacirmadan takipe edebiliyorum. Öte yandan sadece düsünce ile hareket etmiyor. Düsüncelerin beslendigi sevgi dolu bir kaynak var gibi. O yüzden soguk degiller.

Bu kitaptan neler ögrendim?

  • Modern dünyanin aktifmis gibi görünen reaktif insanlarinin pasifligini ( (ki aci aci sosyal medya insanlarinin klavye basi aktifligini animsatti bana) ve klasik felsefenin tanimladigi pasifmis gibi görünen gercek aktif insani, (burada "Sahip olmak ya da Olmak"tan ve "Sahip Olmaktan Olmaya"dan izler var)
  • Psikoloji ile felsefenin (özel olarak etigin) birbirine yakinligini,
  • Neden herkesin bir psikolog oldugunu ve olmasi gerektigini,
  • Insan davranislarinin olasi sebeplerini ve bu arada insanda siddet ve saldirganligin sebeplerini (ki burada da "Insandaki Yikiciligin Kökenleri"ndeki düsüncelerini tekrar görebiliyoruz)
  • Fromm'un Freud'un psikanaliz teorisine nasil baktigini, hangi noktalarda hatali görüp Freud'dan ayrildigini,
  • Yasamimiza yön veren temel bir Biophilie (diri/m sevgisi) ve Nekrophilie (ölü/m sevgisi)  ayirimi olabilecegini,
  • ...


Böylece kitabin adi da kendi kendine aciklaniyor. Türkce'ye cevrilmis olsaydi "Yasama Sevgisi Üzerine" olurdu adi.

Erich Fromm okumayi seviyorum.  Schultz ile sohbetlerin birinde beslendigi kaynaklari, etkilendigi yazarlari konusuyorlar. Eski Ahit'ten Mezmurlari, Marx'i, Meister Eckhart'i, Freud'u ve Zen Budizmi'ni ard arda sayisindan anliyorum neden sevdigimi. Kendini belli bir görüsün, belli bir cercevenin, belli bir cekmecenin icine tıkıştırmaktan itina ile kaçınmış oldugunu farkediyorum. Okumadigim Erich Fromm kitaplari hic tükenmesin istiyorum.