yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2017 Çarşamba

Yaşam Nedir?


Was ist Leben?
Die lebende Zelle mit den Augen des Physikers betrachtet
Erwin Schrödinger,
Piper,2011

Orijinali: "What is Life?" , Cambridge University Prss, 1944

Türkce'ye de 'Yaşam Nedir?' adıyla cevrilmis olan bu kitabi One Mind'da epey söz edildigi icin merak edip okudum. 20.yy'in önemli kuantum fizikcilerinden Nobel ödüllü Erwin Schrödinger bu kitabinda bir fizikcinin gözünden biyolojinin önemli bir konusuna, yasamin ne olduguna bakiyor ve yasamin fizik kurallariyla aciklanabilip aciklanamayacagi sorusuna yanit ariyor.

Capi kücük, icerigi oldukca dolu bir kitap. Youtube'un popüler deyisiyle "One Mind'dan gelenler" kitabin sadece son bölümünü de okuyabilir ama orada alintilanandan daha fazlasini da bulamaz sanki. Fizik veya biyoloji okumuslar icin oldukca anlasilir yazildigini tahmin ettigim kitap, benim gibi ne fizik, ne biyoloji okumuslar icin bundan daha fazla enerji sarfedilmeyi gerektiriyor ama buna degecektir de kuskusuz.

Kendi kafami da toplayabilme adina kitabin bölümlerinin  kisa birer özetini gecmek istiyorum ama tamamen kitabi okumanin yerine gecmeyecegini de belirtmeliyim:

1. Bölüm: Klasik fizikcinin cözüm cabasi
Ilk okudugumda bana kücük cocuklarin sorularini animsatan bir soruyla basliyor Schrödinger:"Atomlar neden bu kadar kücük?" ya da bir baska deyisle "neden vücutlarimiz atoma göre bu kadar büyük?"
Buna verdigi yanit su: Bütün atomlar sürekli olarak, tamaman düzensiz ve rastgele bir isil hareket gerceklestiriyor. Atomik düzeyde her sey öngörülemez, kaotik bir titresmeden ibaret. Az sayida atomdan olusan bir fiziksel yapida tanimlanabilir ve öngörülebilir bir düzen, bir fizik yasasi olusamaz. Ancak cok cok büyük sayida atom bir araya geldiginde davranislarinin ortak bilesiminden istatistik acidan anlamli , öngörülebilir ve düzen diye tarif edebilecegimiz fizik kurallari ortaya cikar. Yani bir organizmanin, kendisinde asina oldugumuz türden düzenli, tahmin edilebilir ve kaotik olmayan bir yapi gösterebilmesi icin cok cok büyük sayida atomlardan olusmasi, cok büyük olmasi ve atomlarin da bu oranda kücük olmasi gerekir.

Nasil yanit ama? Ilk basta 2 yasindaki "neden? neden? neden?" döneminden gecen bir cocugun sorusunu animsatan, "iste ondan/iste öyle cocugum" deyip gececegimiz bu soruyla Schrödinger gercek bilimin iki yas merakiyla basladiginin da bir örnegini veriyor sanki.

2. Bölüm: Kalitim Mekanizmasi
Ilginc soruya ikna edici yaniti almis, tam kösemize cekilmekteyken Schrödinger bu kez "ama nasil oluyor da oluyor?" türünden bir ergen karsi sorusuyla bizi ters köseye yatiriyor. O vakitler Kuantum fizigiyle beraber emekleme seviyesinde bulunan genetik biliminin ilk bulgularina göre kromozomlar (ki bunlar genlerden olusuyor, ki genler de bir tür moleküler yapi) organizmalarda son derece yasamsal rol oynayan yapilar. Ancak bir gende  bir ila bir kac milyondan daha fazla atom bulunamayacagi fiziksel acidan kesin olarak kanitlanabiliyor ki, bu birinci bölümdeki argüman göz önüne alindiginda fizigin klasik, istatistiksel kanunlarinin isleyemeyecegi kadar düsük bir sayi. Ama buna ragmen kromozomlar sadece tutarli ve düzenli, belli kurallarin isledigi yapilar degil, hemen hemen bütün biyolojik varliklarin da temel yapi taslari. Eee...yani... nasil oluyor da oluyor?

3. Bölüm: Mutasyonlar
Burada Darwin'in evrim yasasina ufak bir düzeltme getiriyor Schrödinger; fizikci gözüyle. Darwin bir türdeki kalici degisikliklerin son derece uzun zamana yayilan, cok kücük, rastgele ve belli sinirlar olmadan birbirinin icine gecmeli degisiklikler, varyasyonlar seklinde meydana geldigini ileri sürmüstü. 20. yy. basinda Hollandali bilim adami De Vries evrime konu olabilecek degisikliklerin Darwin'in tarif ettigi gibi degil, az sayida ama ani atlamalar seklinde meydana geldigi yönünde gözlemlerde bulundu. Degisiklikleri ani atlama olarak tarif etmesi cok dikkat cekici, gözle görünür degisikliklere sebep olmasindan degil; önceki ve sonraki formlar arasinda, gecisme ya da ara form denebilecek bir adimin bulunmamasindan dolayi idi. Bu türden evrim özellikle o dönemin fizikcilerine kuantum sicramalarini animsatmisti ki, daha sonra Max Planck bu benzesmenin sadece görünüste olmadigini, De Vries'in "mutasyon" adini verdigi bu ani genetik sıçramaların, atomik seviyedeki kuantum sicramalarindan kaynaklandigini ileri sürdü.

4. Bölüm: Kuantum Mekaniginden Kanitsal Malzemeler
Bu bölümde Schrödinger mutasyonlarin kuantum sicramalariyla nasil aciklanabilecegini ve kromozomlarin nasil olup da 2. bölümde aktarilan celiskiye ragmen stabil moleküler yapilar olarak varliklarini devam ettirebildiklerini anlatiyor.

5. Bölüm: Delbrück Modeli'nin Görüsülmesi ve Gözden Gecirilmesi
Bana son derece karmasik ve teorik gelen bu bölümden harika bir Spinoza sözü disinda bir sey not alamasam da, bunu kitabin kalan kisminin anlasilirligi acisindan büyük bir engel olarak görmemek gerek.

6. Bölüm: Düzen, Düzensizlik ve Entropi 
Delbrück Modeli'nden bu kitabi yazmasinin biricik sebebi olan bir sonuc ciktigini söylüyor Schrödinger : yasayan varliklar ve genetik malzeme su ana (yani kitabin yazildigindaki döneme) kadar bilinen klasik, istatistik fizik yasalarina uymuyor. Ama tahminen henüz bilmedigimiz baska fizik yasalarina uygun olmali. Schrödinger yanitin fizik disi ve hatta fizik ötesi olabilecegi fikrine mesafeli duruyor ve  fizigin temel "Düzensizlikten düzen cikar" kurali disinda, en belirgin örnegi canlilar olan "Düzenden düzen cikar" veya "Düzen düzenden cikar" türünden bir kural daha olmasi gerektigini ortaya koyuyor. Bu bölümde epey termodinamik yasalari ve entropi var. Entropi öyle muglak bir kavram degil, düzensizligin somut ölcüsü:

Entropie = k log D (k=Boltzman sabiti, D=atomik düzeydeki düzensizligin nicel ölcüsü)

Yani ne kaa... cok düzensizlik, o kaa.. cok entropi. Ve evrende entropi sürekli artiyor. Ve evren kaosa sürükleniyor. Yasayan organizmalar icin düzensizlik, cözünme ve ölüm demek. Ama hemen ölmüyoruz. Biraz yasiyoruz. Nasil oluyor da oluyor? Yok söylemem, spoiler olur, kendin oku.

7.Bölüm: Yasam Fiziksel Yasalara mi Dayaniyor?
Özetle iki türlü düzen yaratma usulü var. Biri düzenden, digeri düzensizlikten. Ben daha cok ikinciyle ilgileniyorum. Oglanin odasindaki düzensizlikten bir düzen cikarmak mümkün mü? Schrödinger yasami birinciye bagliyor. Ya  bunu kabul edecegiz, ya da fizik ötesine adim atacagiz diyor.

8.Epilog:
Iste "One Mind" kismi. Schrödinger 7 bölümde ettigi bir alay laftan bu sonuca nasil vardi, anlamadim; ama vardi. Ama güzel. Determinist bir dünyada özgür irade nasil olabilir, iste böyle olabilir. Dedi. Sanirim.

Bilinc daima tekildir. Dedi. Kantçı bir dünya degil burasi. Dedi. "Ben" anı ve deneyimler degildir, onların üzerine yazildigi malzemedir. Dedi. Bellegimizi yitirdigimizde öldügümüzü düsünmeyiz. Dedi. Dedi bunlari.  

Bütün kitap boyunca en hosuma giden sey yazarin mütevaziligiydi. Ne kadar cok acikmisiz "..mış gibi" yapmayan gerçek mütevazilige.

Kitap neden bir fizikci olarak biyoloji alaninda bir kitap yazdigini anlatarak ve bu cüreti icin özür dileyerek basliyor. Su ve benzeri cümlelerle devam ediyor:

"Okuyucudan bana su konuda inanmasini rica etmek durumundayim ki...."
"Fizik biliminin mütevazi bir temsilcisi olarak...."

Epilogun sadece kendi fikirleri oldugunu bildirerek bitiyor.




3 Ağustos 2017 Perşembe

isteksizim ne yalan söyleyeyim



Birini söküp digerini örmeye devam ediyorum. Bazen hatta tamamen üşengeçliğimden eş zamanlı olarak birinden söküp digerine örüyorum. Ve bu görünüste basit iş beni derin derin düsündürüyor. Evrende hiçbir şey yoktan var olmuyor ve var iken yok olmuyorsa yaşam da şu yukarıdaki fotoğraftan farklı mı? Doğdugumuz andan itibaren neyi 'simültane' söküp yaşadıgımıza örüyoruz ilmek ilmek? Öldügümüzde söktügümüz nedir ve neye 'örüyoruz' devamla?

Neyse ki renk var. Çünkü ışık var neyse ki... Sessizce, kendini çok öne çıkarmadan, kenardan fotoğrafa vuranımız.  Ama o olmazsa olmazımız. Olduğu için olduğumuz. Söke öre dönüşüp dönüştürdüğümüz...

Ve insan ne ve insanın sınırı ne aslında?

Ve muğlak bütün bunlar, biliyorum ve açık net yazmaya isteksizim ne yalan söyleyeyim.

Ve yine de bir şey anlatıyorsa sana ne mutlu bana, ve bir şey söylemiyorsa sana bil ki üşengeçliğimden ve üzgünüm.

9 Temmuz 2017 Pazar

Ivan Ilyic'in Ölümü



Der Tod des Iwan Iljitsch, Lew Tolstoj
insel taschenbuch


Tolstoy'un nispeten gec bir dönemde yazdigi bu kitabina ilk kez kütüphanenin katalogunda Ivan Illich'in kitaplarini ararken rastlamis, bu isim benzerlerligine gülümseyerek okuma listeme eklemistim. Her zamanki gibi "ancak okuyabildim". Oldukca kisa bir kitap, bir iki günde bitiyor. Yargic Ivan Ilyic'in ölüm haberinin meslektaslarina ulasmasiyla basliyor. Arkadaslarindan birinin cenaze evine yaptigi ziyarete kisaca degindikten sonra, Ilyic'in yasamini anlatmaya basliyor Tolstoy. Baslarda ritmi biraz düsük giden ve aksiyonsever okuyucu icin elden birakilmaya aday bir kitap. Sonra hizlanmiyor, hayir, ama derinlesiyor. Ölüm üzerine okumalar diye bir listesi olan varsa, bu kitabi eklemeli, yasam üzerine okumalar diye bir listesi olan da... Ivan Illich'in Sagligin Gaspi'na paralel olarak da okunabilir, onu tamamlayan bir okuma olur, ne ilginc bir tesadüf. Hikaye Ivan Ilyich'in ölümüyle son buluyor son bulmasina ama okuyani o nispeten ritmi düsük baslangica geri dönmeye, kitabin ilk sayfalarini tekrar okumaya da zorluyor bir yandan. Simdi tabutun icindeki ölü Ilyic'in suratindaki ifadenin anlamini ve yazarin neden o cümleyi kurdugunu biliyoruz. Böylece halka tamamlaniyor. Sayisiz defa tekrarlanmak üzere.

9 Haziran 2017 Cuma

Bilmeyişin Sözlüğü


Lexikon des Unwissens, Worauf es bisher keine Antwort gibt
Kathrin Passig, Aleks Scholz
rowohlt

Kütüphanede rastladigimda aslinda oldukca ilginc bir konu olacagini düsünmüstüm: Bilmeyişin Sözlüğü 
Yasamin bunca degisik alaninda her türlü soru isaretine "bidi....bidi...bidi..." sayfalar ve ciltler boyunca yanit veren bilim adamlarinin yaninda bu iki yazar baska bir sey deniyor, hangi sorulara aslinda henüz bir yanitimiz olmadigi üzerine bir kitap yazmaya girisiyorlardi. Ama nedense tutmadi. Bilmiyorum neden, kitap cok fazla sarmadi beni. Bazi ilginc buldugum basliklari okuyabilmek icin bile sabir göstermem gerekti, sonlara dogru ise daha cok satirlar arasinda hizla göz gezdirdigim basliklar oldu... Kötü yazilmis da diyemeyecegim, bazen gayet espriliydi kitabin dili, sorun neydi bilmiyorum. Ikinci bir cildi daha yazilmis (demek ki ilgi görmüs), ikisini birlikte almistim kütüphaneden. Herhalde geri vermeden önce bir göz atarim ama detayli okuyacagimi sanmiyorum ikinciyi.

Yine de... sunlari ögrendim:

Yasamin sirri, nereden geldigi, nereye gittigi hala bilinemiyormus. (Neyse ki...)
Keza yasamin en önemli yapitasi suyun davranislari da tam aciklanamiyormus.
Hawaii'nin nerden ciktigi hala anlasılamamıs.
Yilanbaliklarinin nasil cogaldigi bir türlü cözülememis.
Betlehem Yildizi (hani üc bilge kralin "gördük, gördük, kral dogdu" diyerek kosup Betlehem'e geldigi) neyin nesidir, hala anlasilamamis.
Sogukalginliginin tam yayilma sekli de bir muammaymis. Hastalarin deneklerin suratina hapsurdugu dahil, türlü türlü deneye ragmen. Bu cok önemli. Bu kismi her yil evde birisi ilk grip ya da sogukalginligina yakalandiginda dedektif gibi kökenini bulmaya calisan esime  (Bu virüsün inkubasyon süresi acaba kac gündür? O kadar gün önce neredeydik? Orada hasta olan var miydi? Kimse yüzümüze hapsurdu mu? Oglanin okulundan geldiyse sinifta hasta cocuk var miydi? Sen mi getirdin mikrobu eve? Ben mi getirdim mikrobu eve? Metrodan mi aldik? Marketten mi aldik? ...?....?) bi okutabilsem iyi olacakti aslinda.

Berlin'de II. Dünya Savasi'nin son günlerinde bir patlama dolayisiyla metro kanallarini su basmasi diye bir vakia varmis. Isin tuhaf tarafi, olay tam olarak hangi gün oldu, tam olarak nasil oldu, kaza miydi, özellikle mi patlatildi, kim verdi patlatma emirini, Ruslar? Almanlar? olayda kac kisi öldü? Hic birisi bilinmiyormus... yani olay hakkinda oldugundan baska hic bir sey bilinmiyormus.

Tungunska olayinin sebebi, üzerine gelistirilmis üc yüz elli yedi bin teoriye ragmen hala cözülememis. Bu da önemli. Cocuklugumun en heyecan verici sırlarından biriydi Tungunska olayi, birakalim öyle kalsin... Daha kimbilir kaç çocuk neslinin hayal dünyasını besleyecek bu konu...

Ve hatta... ve hatta kedilerin nasil ve neyle (ses teli? diyafram? ) mirladiklarini bile kesin bilmiyormusuz! E, artik neyi bilebiliriz ki?

Ek olarak bu kitapla ilk kez "yildirim topu" ve "fare kral" denen (ve tabii ki sebepleri bilinmeyen) iki dogal fenomen daha oldugunu ögrendim, bilmesem-de-olurdu cekmecesine atabilecegim iki yeni bilgim daha oldu :))

Söyle yazdiklarimi bastan bir okuyunca... himm... aslinda o kadar da sıkıcı gelmedi kitabin konusu...
Bir yerlerde rastlarsan bi göz atmaya deger...

1 Ekim 2016 Cumartesi

Yol yürümekle yapılır



Kaynak : Wikipedia, üsengecligimden direk kopyaladim Wiki'cim. Kusura bakma ve tesekkürler... Karsiliginda sen de fotografi kaynak belirterek kullanabilirsin :))

Gecen gün ormanin insan ayagi degerek yapilmis patikalarinda yürürken esimle "böyle bir siir vardi, bi Ispanyol'a aitti, ama kimdi kimdi?" diye düsündügümüz... Yaniti bugün Instagram'da Kardelen verdi :) Sorunu evrene sal, yanit illa ki gelir : Antonio Machado

13 Mayıs 2016 Cuma

Stand insanlari

--Biriktirmeden--  gelelim stand insanlarına...

Stand insanlarini merkez tren istasyonunda görüyorum. Fakat stand insanlari aslinda dünyanin her yerinde... her ortamda...her an ... karsiniza cikabilir. Bu yazida bahsi gecen örneklerine kisaca YŞ insanlari diyecek ama acikca adlarini vermeyecegiz. Cünkü pazarlama ve PR teknikleriyle calisirlar ve reklamin iyisinin kötüsünün olmadigini düsünürler. Google aramasi üzerinden magaranin yolunu bulmalarina izin vermeyelim. Stand insanlarini bu yazida bahsi gecen örnekleriyle kisitlamayalim. Türlü türlü , cesit cesit hatta birbirine zit seyleri savunan türlerine rastlandigini bilelim. Bütününe genel olarak stand insanlari diyoruz.

Stand insanlari istasyonun en hareketli noktasini secerler. Daima üc kisidirler. Bu örnekte kadinlar daima etek giyer. Daima etraflarina karsi ilgisizmis gibi, orada öylece dikilip birbirleriyle sohbet ediyormus gibi yaparlar. Daima bize söyleyecek özel bir seyleri yokmus gibi davranirlar. Söyleyecek bir seyleri vardir oysa. Onu stand söyler. Standdaki şık pık, parlak kagida basili brosürleri ve kitaplari söyler. Gidip bir sey soracak olsaniz elinize brosürleri tutusturur, burnunuza kitaplari dayarlar. Denemeye gerek duymadan bilirim. Standin kenarinda bir poster asilidir. Harika bir panoramayi kendine geriplan eder poster. Önplanda " bu dünyanin tesadüfen var oldugunu mu saniyorsunuz?" diye yazar. Önünden her gecisimde kizdirir beni bu poster. Ukaladir, kücük görür, hice sayar, aptal yerine koyar. Bulundugumuz noktada ne önemi vardir? Bu dünyanin tesadüfen mi, bile isteye mi var oldugunu düsünmemizin ne önemi vardir? Yanlarina gidip sunu söylemek isterim: "Bak, bunun bi önemi yok, gercekten. Disarida ac insanlar var, disarida damsiz insanlar var, disarida delicesine bir güvenlik eksikligi duyan, delicesine korkular yasayan insanlar var. Burada dikilip bize dünyanin tesadüfen var olmadigini ögretmekle bir seyi degistirmis olmuyorsun. Disari cik, inandigini yasa. Öyle bir yasa ki inandigini, herkes farketsin, herkes senin gibi olmak, senin gibi yasamak, senin gibi inanmak istesin. Öyle bir yasa ki inandigini bir fark yaratsin bu dünyada. Aclara ekmek, susuzlara su, hastalara sifa, korkanlara güvenli kucak olsun. Öyle bir inan ve öyle bir yasa ki, kendi kendinin PR'i olsun, istasyon köselerinde parlak brosürlerle beklemek gerekmesin."

Demem, diyemem. Ise yaramayacagini, burnuma bir brosür dayanacagini hissederim. Istasyondan ben kendim de cikamam. Hep yetisilecek bir yerler vardir. Rus ajani coktan metroya varmistir. Benim de cok gecikmeden orada olmam gerekir. Bunu bilmek acitir. Ama yine de gitmek zorunda olmanin  orada dikilmekten, bir stand insani olmaktan daha iyi oldugunu hissederim. Seyretmekle yetinmem gerektigini söylerim kendime. O parlak posterin önünden gecerken seyret, onlar kendi aralarinda sohbet ediyor-muş gibi yaptiklarinda sadece seyret derim kendime.

Buz gibi bir kis günü, bir Ocak sabahi trenden metroya yürürken ben yine... Ona rastladim. Hayir, stand insani degildi. Hayir, dikilmiyordu. Hayir, yürüyordu. Istasyonu boydan boya capraz asarak trenlere dogru yürüyordu. Uzun boylu, siyah, basi örtülü, Afrikali kadinlara özgü, Batili kadinlarin beceremedigi hem mütevazi hem dimdik bir yürüyüs icinde, yürüyordu. Bir kac yaz önce memleketinde aclik oldugunu duydugumuz icin sosyal medyada carsaf carsaf fotograflarini yayinlayip, foto altinda aglastigimiz, sonra unuttugumuz, suretini iste o fotograflardan bildigimiz Somalili kadinlara benziyordu. Onlardan biri miydi? Gencti. Nereye yürüdügünü cok iyi bilir adimlarla, tüm istasyonu caprazina bölerek tek basina yürüyordu. Ayaklarini ne zaman farkettim? Ayaklarinda sadece flip-floplar oldugunu kacinci saniyede farkettim? Saskinlikla asagidan yukari süzmem, yüzüne takilmam, yüzüne takilmam, yüzündeki aciyi hissetmem kac saniye sürdü? Inanamayarak tekrar ayaklarina bakmam, kislik botlarin icindeki ayaklarimi ciplak degil hayir, sadece corapsiz ama yine de o botlarin icinde hayal etmem, buz gibi olmam , buz gibi olmam kac saniye sürdü? Bir sey yapmak gerek demem, hemen simdi bir sey yapmak gerek demem, Almanca biliyor mudur? Ingilizce biliyor mudur? Yanina gidip para versem, hicbir sey demesem, sadece versem, anlar mi? Anlarsa kirilir mi? Ne kadar var yanimda? 50 Euro yeter mi? Yeter! Ama yoktu!! Son zamanlarda yanimda fazla para tasimadan dolasmayi aliskanlik edinmeme sebep olanlara kizarak farkettim ki, yanimda 20 Euro bile yoktu!  Her sey cok kisa sürdü. Her sey cok uzun sürdü. Dimdik yürüyüsü, sadece dikkatle bakilinca farkedilen acili yüzü, flip-floplu ayaklariyla istasyonu ve kalabaligi caprazlamasina -bence- parca parca ederek trenlere dogru yürüyüp gitti, bir kac saniye sonra gözden kaybolmustu.    

Stand insanlari yine oradaydi. Metroya giden yolun kiyisinda...Cünkü büyük kalabaliklarin onlari görecegi stratejik nokta orasiydi. Somalili genc kadini görmemislerdi, göremezlerdi. Durduklari nokta görülmek icindi, görmek icin degil. Yanlarina gidip hic bir sey söylemeden kollarindan tutmak istedim. Ceke ceke arkamdan sürüklemek istedim. Peronlara dogru bütün gücümle ceke ceke götürmek istedim. Somalili kizin hangi perona yürüdügünü bilmis olmayi istedim.O perona gitmek, yüzlerce kisi arasinda onu bulmak, stand insanlarini ancak orada, onun karsisinda birakmak istedim. Sonra hicbir sey söylemeden; ne birine ne digerine... kendi yoluma gitmek istedim.

Cok istedim. Iste bu yüzden iyi bir seyirci, iyi bir gözlemci olamadigimi düsünüyorum. Gördüklerim bende bir duygu, bir yargi, bir etiket ve bazen güclü bir eyleme gecme istegi yaratiyor. Seyredip gecemiyorum. Cogunlukla eyleme de gecemiyorum. En kötüsü bu. Eyleme gecmek istegi duymak ama eyleyememek.

Artik stand insanlarini her görüsümde dilimde muglak bi tat beliriyor. Aci. Keskin degil, sivri degil, eyleme gecirecek cinsten degil, donuk. Almanca bir deyisle "dumpf". Hem onlara, hem kendime karsi kizgin. Tesadüfen olmayan oradan gecti. Tesadüfen degildi gecisi, varolusu gibi o da bile isteye idi. Görmediler. Ben gördüm. Cünkü seyrediyordum. Iste o yüzden.




2 Nisan 2016 Cumartesi

Atlıkarıncada Bir Tur Daha


Noch eine Runde auf dem Karussell
Tiziano Terzani

Kitabın alt başlığı 'Yaşamak ve Ölmek Hakkında' .
Ama sadece bu degil. Bu kitap:
Hasta olmak ve sifa bulmak hakkinda.
Beden ve ruh hakkinda.
Modern tip ve alternatif tip hakkinda.
Akil ve yürek hakkinda.
Dogu ve Bati hakkinda.
Inanmak ve süphe duymak hakkinda.
New York hakkinda, Floransa hakkinda, Delhi hakkinda, Himalaya hakkinda.

Kitaba baslarken, -konusunu daha önce bir yerlerden bildigimden- aglatabilecegini düsünmüstüm. Sadece tek bir yerde agladim ve sandigim yer degildi: New York'ta Noel günü kendisini her yerde takip eden  "Jingle Bells"in yapayligindan dolayi sonunda bir kitapcidan kactiginda, sokakta Rus göcmeni oldugunu tipinden anladigi bir saticiya yol soruyor. Ve sonra Orta Asya'da calistigi yillarda ögrendigi sekilde Rusca tesekkür ediyor: "Spasibo" . Satici adam bir an saskinlikla kahramanimiza bakiyor. Sonra cekingen bir tavirla, duraklayarak  "Paschalujsta" diyor. Paschalujsta ne demek bilmiyordum. Ama anladim. Iste orasiydi. Tam orada.

Terzani 2004'te malum sebepten ölmüs. Bunun son kitabi oldugunu sanmistim. Son kitabi "The End is My Beginning" imis. Kitap boyunca cok gülümsetmisti, bunu okuyunca bi kez daha gülümsetti :) Sanirim bi kac kitabini daha okuyacagim.

"Atlikarincada Bir Tur Daha" Türkce'ye de cevrilmis.

19 Mart 2016 Cumartesi

Gılgamış Destanı



2014 yazında Sedlacek'in Economics of Good and Evil'ini okudugumdan beri Gilgamis Destani'ni bastan sona okumamis olmak bir eksiklik gibi geliyordu. Bu hafta ancak sira geldi de okudum. Denk geldigini düsünüyorum. Ama öyle zamanlar ki bunlar, hangi hafta okusam denk gelirdi aslinda. Icinde yasadigimiz dünyayi daha iyi anlamak icin bin yillar öncesinin ortadogu/mezopotamya'sini anlamamiz gerektigine inananlardanim. Gilgamis Destani iste onun icin.

Hikaye de üzerine yazildigi tabletler gibi kirik dökük, bölük pörcük. "Giris-gelisme-sonuc"a alismis zihinlerimizi zorlayabilir. Oldugu gibi alinca ise güzel, etkileyici, sasirtici, bilgilendirici.

Bizi ekmek, bira ve kadinla bastan cikarilip "medenilestirilen" ve eskilerden tanidigi ormanin ruhunu medeniyetin eline teslim eden "Hos bir yerin efendisi"nin;  uzak diyarlarda yasayan, nedense kendisi de uzak "Yasami buldum"un; tüm gücüne, iktidarina ve tanrisalligina ragmen endiseli Gilgamis'in  dünyasina götürüyor. Ölümü, yasami, geciciligi, kaliciligi, insan olmayi anlatiyor.

Kimi endiseler, kimi yanilgilar, kimi bilge laflar ne kadar da evrensel, ne kadar da caglardan bagimsiz geliyor. Kimi yerlerde kelime oyunlari üzerinden kurulan ironik vurgular var. Bilince bugünün okuyucusunu bile gülümsetiyor veya sarsiyor. Kimi yerlerdeki benzetmeler Mezopotamya'nin iklim, cografya ve dogasina dayaniyor. Bu kisimlarda cevirmenin veya yayina hazirlayanin yorumlari, dipnotlari iyi geliyor. Bir kez kendi basima, bir kez dipnotlari ve aciklamalari da takip ederek okudum. Ayrica bu baskida ayni hikayenin bulunmus baska tabletlerdeki degisik versiyonlari da vardi. Eksikleri tamamliyordu. Asil metin 12 Tablet adiyla bilinen eski Ninova versiyonuydu. Ama Lübnan'dan Anadolu'ya genis bir cografyada Gilgamis destanini veya onun parcalarini anlatan tabletler bulunmus. Tahminen eski dünyanin yazicilik ögrenen ögrencilerine alistirma olsun diye verilirmis destandan parcalar yazmak görevi. Yani destanin tek ve bütünsel bir metni yok. Ortadogu'nun orasina burasina dagilmis, "12 Tablet"i tamamlayan pek cok baska metin var. Degisik yayinevleri degisik derlemeler yapabiliyor. Bu yüzden baska basimlardan da okumayi düsünüyorum.    

Haber bültenlerinden uzaklasmak ama haber bültenlerini daha iyi anlamak isteyenlere tavsiye ediyorum.

7 Kasım 2015 Cumartesi

Şenlik


Yaşamın yollarımıza konfetiler serpmeyi unuttuğu tek bir mevsim bile yok.
Gözünü aç. Şenliğe katıl.

2 Kasım 2015 Pazartesi

Diyalektik

Bu arada belirtmeden gecemeyecegim. Bütün ömrüm boyunca "Hegel...diyalektik..." bidi bidisi yapanlara sinir olmusumdur. Hayat böyle iste. Seni sinir oldugun seyle bizzat denemeden birakmaz. Üstelik oglan hasta... Üstelik ailecek varolusun daha dip, daha temel bir sorunsalina dalmis durumdayiz. "Yeterince sivi aliyor mu acaba?" , "Ekmek olsun yiyebilir mi ki?"

Diyalektik ne ya?

23 Ekim 2015 Cuma

Baki

Bu yil ne cok giden oldu.
Bu yil giden gidene...
Öncesini sonrasini karistirdim.
Zaten gidilen yerde önce sonra kalmiyor.
Babam gitti, Kayahan gitti, Zeki Alasya gitti, Levent Kirca gitti, Cetin Altan gitti,
Yapip etmeleriyle coculugumu (ve belki biraz da bugünkü beni) iyi-kötü yönde sekillendirmis devlet-i alinin kimi büyükleri gitti.
Sanki bütün 70-80'ler kalkip gidiyor.
Sanki cocuklugum kalkmis gidiyor.
Yasla mi ilgili bu? Her kirk yasina eren "aaa, herkes kalkti gidiyor" dedigi bir mevsimine mi erisir yasaminin?

Neyse, "enseyi karartmayalim", gidenlerin de son sözlerinde belirttikleri gibi umut bakidir, yikilan agaclarin gürültüsü gecici, büyüyen orman bakidir, yasamda son sözü geri plandaki kücük detaylar söyler. Kerime Teyze'nin elmali keki örnegin, iste onun anlattığı bakidir.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Kağıt helva arası dondurma



Bu özlü söze "Die Analphabetin die rechnen konnte" kitabinin ortasinda rastladim. Tam olarak (fotograftan anlasildigi üzere) 6. bölümün girisinde. Jonasson Oz'dan alintiliyor:

"Hayatımda bir kez bile espri anlayışına sahip bir fanatiğe rastlamadım" 

Sanki kagit helva yiyormusum da, birden ortasinda dondurma oldugunu farketmisim gibi bir his :)
Birincisi; Amos Oz'u severim. Ikincisi; e, dogru. Söyle bir bellegimi yokladim, ben de rastlamamisim.

Öte yandan bazen Tanri'nin iyi bir espri anlayisi oldugu duygusuna kapiliyorum. Önce denizde baslayan hayatin sonra karaya ciktigini, ama bazi canlilarin sonradan tekrar denize döndügünü ve sonunda bugünkü balinalara dönüstügünü okuyunca örnegin. Icime bir gülümseme yayiliyor.

Tavsiye ederim.
Hem Jonasson'u, hem Oz'u , hem de cocuklar icin yazilmis canlilarin evrimine dair kitaplari :)
Hepsinin ayri ayri iyi espri anlayislari var.

26 Nisan 2015 Pazar



 'Yikilmakta olan bir agac, büyümekte olan bir ormandan daha büyük gürültü cikarir' der bir Tibet bilgelik deyisi. Algimiz "yikilan agaclar"in hükmü altinda; siddet dolu olan, hizla gelisen ve bizi tehdit eden seylerin...
Fakat yine de saskinlikla farkediyoruz ki, bütün bu yikima ragmen yeryüzünde hala yasam ve cesitlilik var. Anliyoruz ki sonunda (hedefe) ulasan "büyüyen orman"dir. Yasami ileri götüren odur; yavasca ve cesitlilikle, hic dikkat cekmeden ama direncle.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Sağlığın Gaspı - The Medical Nemesis


Die Nemesis der Medizin
Beck Verlag
2007

Orijinali 1975 yilinda Limits to Medicine adiyla basilmis, sonraki baskilarinda The Medical Nemesis adini almis. Her iki isimle de bir yerlerde karsiniza cikabilir. Türkce'ye ise Sağlığın Gaspı adiyla cevrilmis.     

Ivan Illich bu kitapta modern tıbbın sıkı bir eleştirisine girişmiş. Aslinda kitabi tek basina düsünmemek gerek. Illich, Senlikli Toplum'da (Tools of Convivality)  ve Issizlik Hakki'nda (The Right to Useful Unemployment) genel olarak bahsedip ana hatlarini cizdigi 'modern toplumda kurumsallasarak ölcüsüzce büyüyen, mutlak bir tekele dönüserek, kendisinden baska alternatif yapilara ve eylemlere göz yummayan, bireyin otonomisini elinden alan her türlü yapi' elestirisini detaylandiriyor bu kitabinda da. Nasil ki Toplumun Okulsuzlastirilmasi'nda (Deschooling Society) egitim sistemini,  Energy and Equality'de modern enerji politikalarini ve ulasim yöntemlerini bu sorunun örnekleri olarak derinlemesine inceliyorsa, Sagligin Gaspi'nda da (The Medical Nemesis) modern tibbi inceliyor.

Önce "iatrogenesis" kavramini aciklayayim. Eski Yunanca iatro (hekim) ve genesis (kaynak, yaratilis, ortaya cikis) sözcüklerinden olusan bu kavram, "hekimin eyleminden kaynaklanan", kaynagini bizzat tibbi girisimin kendisinden alan her türlü hastalik ve sorunu tarif etmek icin kullaniliyor.  Illich tarafindan türetilmis degil,  fakat bu kitaptan beridir iatrogenesis denince Illich ve modern tip elestirisi de akla geliyor. Illich'e göre modern tibbin yarattigi sorunlari üc düzeyde incelemek mümkün. Kitabi da bunlara göre sekillendirmis.

Birincisi klinik iatrogenesis. Ilaclarin, hekimlerin uygualdigi yanlis teshis ve tedavilerin, gereksiz cerrahi müdahalelerin, kimi zaman teshis edilemeyen veya hastaliktan sayilmayan hastaliklarimizin, hastanelerin sebep oldugu somut, elle tutulur hastaliklarin, sorunlarin ve ölümlerin adi. Hepimizin cevresinde duydugu ve kendisinde deneyimledigi seyler... Illich'e göre klinik iatrogenesis özellikle belli bir capi astiginda tibbin dogasinda var. Düzeltici eylemlerle bertaraf edilecek gibi degil. Sebep? Eskiden hekim sanatini kisisel olarak tanidigi insanlar üzerinde uygulayan bir zanaatkardi. Oysa artik hekim hasta(lik) kategorileri üzerinde standart bilimsel kurallari uygulayan bir teknikerdir. 

Peki modern tibbin hic bir basarisi mi yok? Illich bu konuda da süpheci. 19. ve 20. yüzyilda tedavi basarisi tibba baglanan  pek cok bulasici hastaligin aslinda kendi kendine tepe noktasina ulasip sönümlendigini savunuyor. Tibbi acidan hastaligi "durduran" önlemler (antibiyotik, asilar vb) gündeme gelip uygulamaya alindiginda, hastalik coktan inise gecmisti, tehlikesi ve sosyal acidan anlami coktan azalmisti. Tahminen toplumsal acidan asil sagaltici etkiyi yaratan yasam, beslenme ve hijyen sartlarindaki iyilesmeler gibi sosyal ve ekonomik gelismelerin bagisiklik sisteminin artan direncini saglamasiydi. Bu görüsünü desteklemek icin bugün de yoksul ülkelerde tibbi destege erisimden bagimsiz olarak üst solunum yolu veya mide/bagirsak enfeksiyonlarinin , beslenmenin ve yasam sartlarinin daha kötü oldugu yerlerde daha sık, daha uzun ve tehlikeli olusunu örnekliyor. Yüzyildan fazla bir döneme ait istatistikler gösteriyor ki, beslenme, su, hava, sosyopolitik esitlik ve kültür mekanizmalariyla stabil, saglikli, uzun ömürlü bir nüfus arasinda direk korrelasyon var. 

Ilk gelistirilmesinde doktorlarin da rol aldigi bazi teknik araclarin ancak tibbi arac olmaktan cikip yayginlastiklarinda halk sagligi acisindan asil etkilerini gösterdikleri de bir baska argüman. 

Peki hangi konularda Sezar'in hakki Sezar'a? 1970'lerin bakis acisiyla damardan beslenme, kan nakli ve cerrahi tekniklerin özellikle agir yaralanmalar ile hastaneye götürülen daha cok kisinin hayatta kalmasini sagladigini, PAP/Smear testinin erken teshis ile Serviks kanserinin tedavisinde etkili oldugunu ve bazi cilt kanserlerinin tedavilerinin üst düzeyde basarili oldugunu okuyoruz kitapta. Buna karsilik (yine 70lerin bakis acisiyla) en sik görülen kanser türlerinde (tüm kanser vakalarinin %90 i) 25 yildir hayatta kalma oraninda bir degisiklik olmadigini ve bunun American Cancer Society'nin üzerini örtmek icin cabaladigi aci gercek oldugunu da yine Sagligin Gaspi'nda okuyoruz.

Gelelim ikinci düzeye, yani sosyal iatrogenesis'e.  Bu düzeyde tıp, toplumsal yasamin "medikallesme"sine yol aciyor. Insanlari önleyici tiptan endüstriyel tibba bir cok farkli pakette sunulan bir ürünün tüketicisi haline getiriyor. Tek tek bireylerin sagligina saldirgan, direk bir etki göstermekten öte, organizasyonu ve bürokrasisiyle , kurumsallasmasiyla tüm topluma ve cevreye zarar veriyor. Dogaya aykiri müdahaleleriyle hayatta kalabilen ama daha az saglikli, daha bagimli bir toplumu sekillendiriyor.  Normalde tepki gösterilip bertaraf edilecek toplumsal ve cevresel dönüsümleri uyum saglanabilir, alisilabilir hale getiriyor, normallestiriyor. Somut örneklerle gidecek olursak yasam anne karninda prenatal muayene ile basliyor, yogun bakim ünitesinde yeniden canlandirma cabalarinin kesilmesi ile son buluyor. Yasamin medikallesmesi , saglik bakiminin standart fabrikasyon ürüne dönüsmesi demek. Hasta yakinlarinin destek verme ve hatta hastanin kendi kendini iyilestirme hakki elinden aliniyor. Hastalik üreten tibbi bürokrasi stresi arttiriyor ve adeta felc edici etki gösteriyor. Agri ve benzer sıkıntılara dayanma sınırını asagiya cekiyor. (Örnegin grip oldugumda Ibuprofen kullanmami önerenleri reddedince bana son derece iyi niyetle "ama niye çekesin ki?" diye soruyorlar. Karsi soru , yani "Niye çekmeyeyim ki?" absürd kaciyor). Aslinda tamamen cevre, modern calisma sartlari, gida politikalari , endüstrilesme gibi daha üst düzey sosyal ve ekonomik politikalarin direk bir sonucu olan yaygin modern cag rahatsizliklari (kalp damar sorunlari, diabet, kanser) sebepleri ve sonuclari vücut icinde, belirli teknik süreclerden olusan hastaliklara indirgeyerek toplumsal algi bozukluguna yol aciyor. Aynısı cocukluk dönemi duygu-davranis bozukluklari yaftalari icin de gecerli. 

Sosyal iatrogenesis bir yandan da, Illich'in bütün diger kitaplarinda da elestirdigi "mutlak tekellesme"nin saglikta gözlenen sekli. Bir ürün belli bir pazarda tekellesmisse bu bir sorundur. Fakat asil önemli sorun, bir ürün veya hizmetin o pazar disinda da tekellesmesi, pazara sunulmamis, ücrete tabi olmayan alternatif cözüm ve uygulamalara da olanak birakmamasidir. Klasik örnek otomobildir. Belli bir marka otomobil pazarda tekel haline gelebilir. Fakat tüketicinin hala "otomobil kullanmak zorunda degilim, yürürüm, bisiklete binerim, ata binerim, ulasim icin baska yöntemler kullanabilirim" deme hakki vardir. Mutlak tekellesmede ise, motorlu araclarla ulasim üzerine kurulmus bir uygarlik öyle bir noktaya gelir, öyle sehirler tasarlar ki, bisiklet kullanmak tehlikeli, yürümek imkansiz, binek hayvani kullanmak kanuna aykiri hale gelir. Bu uygarlikta yasayan sözde "özgür" birey, artik ulasim sorununa otonom cözüm üretemez, kendine dikte edilen yöntemi kullanmak zorundadir.  Ayni sekilde saglik sektörü de bugün aldigi sekliyle tüm alternatif sagalma yöntemlerini reddeder, dislar ve engel olur. Kisinin ve toplumun sagligi üzerinde, hem teshis hem de tedavide, tek tanimlayici, belirleyici faktör olarak kendini görür. Kimi sıkıntılara hastalik etiketini yapistirir, kimini hic sıkıntısı yokken hasta ilan eder; kimine aci cektigi, gücten düstügü hatta öldügü halde hastaligini taniyarak sosyal kabul vermekten kacinir. Yine Illich'in sözleriyle " Neyin bir semptom olduguna ve kimin hasta olduguna doktor karar verir". Eger yeterince hasta degilsen tıp seni en azından düzenli "check-up"a davet eder ve dosyanin üzerine "kişinin adi" degil "hastanın adi" yazar :) 18 yy.in anlam kaybi yasayan elitleriyle baslayan "doktorsuz ve tibbi müdahale olmadan ölme" korkusu artik sokaktaki adamin korkusudur. 

Modern tibbin toplumda ücüncü düzeyde actigi yaralara  Illich kültürel iatrogenesis adini veriyor ve "tip isletmesi insanlarin kendi gercekligini çekme iradesini zayiflatmaya basladigi anda ortaya cikar" (Der Willen der Menschen, ihre Realität zu erleiden !) diye de tanimlayiveriyor. Kendi gercekligini cekmek, kendi gercekligine dayanmak ne demek? Somut olarak agri ve acinin bazen kacinilmaz ve iyilestirilmez olabilecegini , cözülme ve ölümü kabul etme becerisi... "Saglikli olmak kendini zevkte de, aci da da yasam dolu hissedebilmektir"... "Sagligi da, aciyi da bilincli bir sekilde yasamak , insani hayvandan ayiran özelliklerdendir". Bunlar aciyi her seklinde reddeden ve "Aman doktor derdime bir care" sarkilariyla büyümüs zihinlerimiz icin ne kadar da tuhaf fikirler böyle. Ama iste böyle oluyor, yazarin da yerinde tespitiyle, ne zaman bir tıp-medeniyeti, geleneksel bir kültürün metropollerini ele gecirse, ilk degisen seylerden biri agrinin  algilanis sekli oluyor. Agrinin dogrulanabilir, ölcülebilir ve düzenlenebilir bir fiziksel reaksiyona indirgenmesi eski kültürlerde bilinen önemli bir bilginin kaybi demek. "Agri cektigimde , onunla bana bir soru soruldugunun farkina varirim...Agri, verilmemis bir yanita isaret eder, bir seylerin acik kaldigina... " . Her kültürde agrinin kaynagi, sebebi ve cözümü üzerine farkli yaklasimlar vardir. Eski Avrupa kültürlerinde aciyi reddetmek bir bütünün parcalari olarak insani ve evreni reddetmek demekti. Ilk kez Descartes ruh ve bedeni birbirinden ayirdiginda insani reddetmeden aciyi reddetme ve ondan kurtulma cabasi mümkün oldu. 

Tibbin bakis acimizda degisiklige yol actigi bir baska nokta ise ölüm. 15.yydan günümüze görsel örneklerle Illich bize ölümün Avrupa'daki algilanisinin nasil degisiklige ugradigini pek güzel anlatiyor. Önce ölüm kisinin birlikte dansettigi kendi yansimasidir ( Lübecker Totentanz), sonra kendi kendine danseden ve her insani davet eden bagimsiz bir sekil haline gelir (Danse macabre). Bu siralarda doktor görsellerde hemen hemen hic görülmez. Ister caba harcasin, ister geri cekilsin , doktor ölüme karsi dogayla el ele calismak zorundadir. Ilk kez Bacon'a ait metinlerde doktora yasami uzatma görevi verildiginden bahis gecer. Yeni müsteri tipi (burjuva) yasamdan ileri yasinda aktif calismanin ortasindayken cekilip alinmak ister. Ölümü kabullenme duygusu kaybolmaya baslamistir. Bundan sonra, hasta yataginin basinda, kisilestirilmis hastalik/ölüm sembolleriyle mücadeleye girismis olan doktor resimlere ve tarihin sahnesine girer. Baslangicta ölümü daha cok gülen-dalga gecen yüz ifadesiyle görsek de zamanla gülen taraf doktor olur :)

Peki ne olacak? 
Illich'e bakilirsa mutlak tekelin merkezinde oturan modern tıp bir sey yapmak istemeyecek. Isterse de bunu kendi oyun alani icinde yapmak isteyecek ki, bu da "contraproductive" dogasi geregi, zararin hem boyutunun artmasina hem de, hizlanmasina sebep olacak. Bu yüzden Illich tibbin zarar verici etkilerine dur demenin mutlaka politik düzeyde yapilmasi gerektigine ve cözümün tibbin eline yeni oyuncaklar ve güc odaklari verecek yapida olmamasi gerektigini savunuyor. Peki mümkün mü? Kitabin yazilmasindan 40 yil sonra karsimizda endüstrilesmeye ve sonrasi gelismelere tibbin sekillendirdigi türden tepkiler veren bireylere ihtiyac duyan bir politik hava hakim. Örnegin GDO'dan kaynaklanan sorunlara küresel bir paylasim meselesinin adaletsiz ve haksiz "cözümü" gibi degil de, A, B, C semptomlariyla kendini belli eden X, Y, Z terapi yöntemleriyle tedavi edilen , adini MGMBA (!) diye kisaltabilecegimiz bir hastalik diye bakan bir toplum tercih sebebidir.

Bence cözüm, kendi gercekligine dayanmak, acinin sordugu soruya kulak kabartmak, yasami elden geldigince hastanenin duvarlarinin disina cekebilmek gibi fikirlere kisisel olarak alismaya calismamizdan gececek. Tibbin hakkini tibba vermekten ama hakkindan fazla aldigini da geri istemekten...

Zor. Ama "imkansiz" diyecek noktada miyiz?      


  

14 Nisan 2015 Salı

Şans

Dün yolda yürürken birdenbire 
O- "Anne, var ya ben cok sansliyim, inanilmaz sansliyim ben"
Ben- Niye ki cocugum?
O- "Çünkü doğdum."

13 Ocak 2011 Perşembe

Ictigim caylar bana bir sey söyler gibi...

Bugünkü birinci cayimin bana söyledigi: "Sadece hedefi bilen kisi yolu bulabilir." ("Nur wer das Ziel kennt, findet den Weg.")

Bugünkü ikinci cayimin söyledigi:: "Hafif yasa." ("Lebe leicht")

Bir cay daha icsem dogru yolu bulacagim galiba...