dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Ekim 2017 Cuma
Sekinet
Az önce okudum: Bir arkadasim (ki bunu okuyunca kendini bilecek) yakin bir arkadasini kaybetmis. Bir tanidigi da ona bassagligi dilerken "ruhunuza sekinet dilerim" yazmis. Ne ince dilek, ne etkileyici bir söz bu "sekinet". Beynimde zincirleme reaksiyon yaratti. Ilk kez bir Fromm kitabinda İbranice kardeşine rastlamıştım: Sakinah. Ne demekmis diye bakınca bildiğim benzer sözcükler olduğunu görmüstüm. Bi vakitler adi huzur ve barış anlamına gelen bir semtte oturmustum. Daha önceleriydi; isminde "Frieden" geçen bir duraktan tramvaya binerdim. Bundan öncesiydi; okudugum bazi kitaplar "dinginlik"ten bahsederdi. Daha da önceleriydi; sokakta bir komşu gördü mü "annene selam söyle cocugum" derdi. "Sakin" sokaktı o zamanlar oturduğumuz sokağın adı. Ondan da önceleriydi TRT sunucuları programları kapatırken "esenlik" dilerdi...
Cok cok sonralarıydı ben bi çay içip, bu fotografı çekip altına bi yerlerde (burada mıydı ki? arşivde bulamadım?) şunları yazmıştım:
----
"Es gibt keinen Weg zum Frieden. Frieden ist der Weg."
Frieden: Peace ama beyaz güvercinlisinden degil tam, biraz sükunet ve ic huzuru, böyle biraz tranquility, biraz Stille var icinde. Araplar selam, Ibraniler shalom diyor. Bazen Türkce medya dilinde esenlik diye gectigi de oluyor. Programi kapatirken dileniyor. Oysa kazin ayagi öyle degil, programin kapanışı degil annem o, programın ta kendisidir. Cümleye göre... "Barışa giden bir yol yok, barış yolun kendisidir."
----
Bütün bunlar kardes sözcükler. Arasan bütün dillerde bulursun. Ve cok önemli bir şey di(li)yorlar.
Ve çok içimden geldi şu an; çevremizde hiç kimsecikler ölmeden, hepimizin ruhuna sekinet diliyorum.
16 Eylül 2017 Cumartesi
Kefir taneleri, Çalıkuşu, dışarlık, vb.
Benim gecmis yillarda Türkiye'den alip getirdigim kefir taneleri, sütün dibine cöker, islerini derinde görürdü. Bu tanelerin huyu baska cikti. Zeytinyagi gibi yüzeye cikiyorlar. Bi açıklık, bir saydamlık.. :) Gelip gidip nefes alip vermelerini izliyorum. Kefir tanesi dediginin bile türlü türlü huyu var :) Meger benim eski taneler pek "dışarlıklı"ymış :))
Bu dışarlıklı lafı da aklımda yıllaaar yıllar önce okudugum Çalıkusu'ndan kalmis. Orada Feride uzun zaman tasrada yasadiktan sonra Istanbul'a döndügünde kuzeni ona "Cicim! Sen ne kadar dışarlıklı olmuşsun" diyordu. Anlamını doğru mu anımsıyorum diye gidip TDK'nin sözlügünden baktim, orada da aynı örnek veriliyordu. Anlaşılan aramızda "dışarlıklı"sözcügünü kullanan Reşat Nuri Güntekin'den baska kimse kalmamis. Ayh! Hepimiz yüz sözcükle Türkce konusur olduk! Sıkılmıyor muyuz?
2 Eylül 2017 Cumartesi
Kendini Savunan İnsan
Kendini Savunan Insan (Man for Himself)
Erich Fromm
Ilk Basim Yili: 1947
Erich Fromm'u ilk kez üniversitede bir hocamin tavsiyesiyle tanimis, o ara sanirim Türkce'ye cevrilmis, ele gecirebildigim tüm kitaplarini okumustum. Nasil ki Richard Bach'in "Marti'nin yazari" olarak tanitilmasini anlayamiyorsam (Mavi Tüy varken?) Erich Fromm'un da "Sevme Sanati'nin yazari" diye tanitilmasini bugün bile anlayamiyorum. Bi Sahip Olmak ya da Olmak; bi Özgürlükten Kaçış, bi Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, ay ne bileyim bi Rüyalar, Masallar ve Mitoslar varken? I ıh, hala anlayamıyorum...
Her neyse, bu kitap da o günlerden kalma. Giriş sayfasına "Şubat 94" diye not düşmüsüm. Demek ki okumuşum. Cünkü o zaman da kitaplari aldigimda degil, okudugumda ilk sayfalarina tarihi not düsüyordum. Simdi blogda yaptigim gibi. Ama tek bir cümlesini bile animsayamadim. Yarim bırakmış olabilir miyim? Çünkü bu kez de okurken cok zorlandım. Hatta Fromm'un tarzını, fikrini temelden çatıya sözcük sözcük örüşünü, okuyucuya ve onun anlama kapasitesine duydugu saygıyı cok sever, cok takdir ederim ama bu kitap en zor okudugum Fromm kitabıydı. Kismen cevirinin beni zorladığını sanıyorum. Hayır, kötü bir çeviri degildi. Elimde e-book formunda kitabin Ingilizce'si de vardi, yer yer açıp anlamak icin Ingilizcesi'nden de okudum :) Ve diyebilirim ki cevirmen Necla Arat cok özenli çalışmış. Asıl sorun inanilmaz "Öztürkce" çevirmiş olması. O yıllarda özellikle felsefe kitaplarinda güclü bir akimdi bu ve o zamanki Hindiba'nin felsefe kitaplarindan kacinmasinin bir sebebiydi sanirim bu. Simdiki Hindiba daha azimli bi tip, hemen vazgecmiyor. Sonuna dek, dikkatle okudum, yeri gelince Ingilizce orijinalinden yardim alarak :) Hay bin kunduz, niye Ingilizce'sinden okumadim öyleyse? Bilmiyorum, elim ikisi arasinda gidip geldiyse de sonunda sararmis eski sayfalardan, kursun kalemle altini cizerek okumak tüm Öztürkce güclügüne ragmen daha cazip geldi.
Simdi bu emeğin sonucu olarak o zamanin Hindiba'sina ve bugünün belki okurlarina bir Öztürkce'den bugünün Türkce'sine "mini" felsefe/psikoloji sözlügü sunacagim :)
ahlak felsefesi = etik
insanci = hümanist
dirimbilimsel = biyolojik
saltık = mutlak
yetke = otorite
yetkeci = otoriter
ussal yetke = rasyonel otorite
ansal = mental, zihinsel
özdek = madde
özdeksel = maddi
yeğin = yoğun
özyapı = karakter
devimsel = dinamik
törelbilinc = vicdan
ağızcıl = oral
dışkıl = anal
imgelem = düşgücü
istem = talep
sunu = arz
düzeneksel = mekanik
uyutum = hipnoz
vb..vb..vb..
Bu konu aklima bir kac yil önce "Türkce felsefe yapilabilir mi? yapilamaz mi? " tartismasi sirasinda Türkiye Felsefe Kurumu Baskani Ionna Kucuradi'nin Türkce felsefe yapilabilecegini ve yapildigini ve Türkce'nin felsefeye elverisli bir dil oldugunu acikladığını getirdi. Bilmiyorum, Türkce felsefe yapma konusunda, ya da Türkce bilim yapmak konusunda yeterince caba harcamadik, emek vermedik gibi geliyor bana. Öztürkce sözcükleri tuhaf, ayrıksı, ne bileyim alışılması zor bulanlar var. Ama sözcüklerin kendilerine ait , özlerinden gelen (bak bunun da felsefe Öztürkcesinde bir karsiligi vardi ama unuttum simdi) güzellikleri ya da cirkinlikleri olduklarindan süphe duyuyorum ben. Internet üzerinde takip ettigim tartismalarda "kıymetli" sözcügünü "değerli" den daha cok seven ve tercihen kullananlara da rastladim; "yaa, 'anımsamak' ne güzel değil mi? 'Hatırlamak'ta onun güzelligi yok" diyene de... Ama bütün bunların ögrenilmis ve sonradan edinilmis tercihler oldugunu sanıyorum. Annemiz bizimle "Bu kadar düzeneksel düsünme, biraz esnek ol. Törelbilincine kulak kabart. Özyapının geliştiği yaşlardasın, arkadaşlarına dikkat et, salt görünüşlerine bakarak secme, ay bu corba da ne kadar yeğin oldu bu arada, bak seninle konuşacağım derken, huuu kime diyorum çocuğum??!!! " felan diye konuşsaydı, bugün bu sözcükleri garipser miydik?
Neyse, kitabin konusuna dönelim. Özetle söyle bi sey diyor Fromm. O yüzden arada törelbilinci pat diye bir sey söyleyip giden bugünkü Hindiba'nin, Fromm'u o zamanki Hindiba'dan daha iyi anladigini saniyorum :) Kendini savun diyo, bireyselligini savun diyo, topluma karsi, cogunluga karsi, otoriteye karsi, sisteme karsi kendini savun, cünkü böylece insanligini savunmus olacaksin. Böylesi bir savunma egoistce bir savunma degil diyo. Özetle. Tamam, anladim ben onu.
Haa, bi de dip not: Kendini Savunan Insan, Özgürlükten Kaçış'ın devami gibi okunabilirmis. Dolayisiyla bir Fromm okumalari kisisel procesi söz konusuysa, önce onu sonra bunu okumak daha iyi olabilir. Sart degilse de...
27 Ağustos 2017 Pazar
LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili
Almanca : LTI : Notizbuch eines Philologen
Ingilizce : LTI : The Language of the Third Reich
Türkce: LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili
Victor Klemperer'in alaninda klasik haline gelmis bu kitabini okumayi aklima koydugumda bizim oglan 2 yasindaydi, simdi 10 yasinda. Ne kadar disiplinli bir okuyucuyum buradan anlasiliyordur. Ama bir kez listeme ekledim mi, okurum arkadas, on sene sonra bile olsa!
Kitabi okumakta biraz gecikmissem sebebi kendisine erismemin biraz(cik) uzun sürmesidir. Azimle Almanca'sindan okumayi aklima koymustum, ama baktim ki bulmasi uzuyor, internette buldugum bir Ingilizce cevirisinden okudum. Evet, zor oldu. Iki sebeple zorlandim kitabi okurken. Birincisi Ingilizce'sinden okudugum icin. En akici Türkce okuyabiliyorum, hayatta ikinci ögrendigim dil Ingilizce olmasina ragmen ikinci akici okuyabildigim dil ise Almanca. Ki bu kitabi biliyorsa insan yazarin ana dilinden ve kitabin konusu olan dilden, Almanca'dan okumali. Ikinci zorlanma sebebim ise Nazi dönemini az bilmem. Bu konunun canlı sevimsizligi sebebiyle kacinildigi bir ruh halinde yasiyorum. Son on , on bes yildir Dürr'ün spritüel ve Heisenberg'in bilimsel günlükleriyle , Etty Hillesum'un günlüklerini saymazsak (ki o da dönem Hollanda'sini anlatiyor daha cok) bu konuya direk deginen herhangi bir sey okudugumu animsamiyorum. Benim icin sıkı bir giris kitabi oldugu söylenebilir.
Klemperer bir dilbilimci. Kitap daha öncesine de deginerek, özellikle 1939-1945 yillari arasinda tuttugu notlara dayaniyor. Asil uzmanlik alani Fransizca imis. Fakat Nazi Almanya'sinda önce mesleki yasami, ardindan da günlük yasami Musevi olmasi sebebiyle asama asama kisitlaninca Klemperer'e dönemin dili hakkinda gözlemlerini yazdigi bir günlük tutmaktan baska bir sey kalmiyor. Nazi döneminin dilini, sadece bu rejimin düsünsel cercevesini cizen kitaplardan (örnegin Rosenbergin ünlü Mythus'u, ki onu suradan taniyoruz zaten) konusmalardan veya Goebbels'in propaganda yazilarindan degil, gazetelere verilmis ölüm ve dogum ilanlarindan, marslardan, duvarlara veya dükkan vitrinlerine asilmis duyurulardan, sokaktaki insanlarin konusmalarindan, eski tanidiklarinin dilindeki dönüsümden, hatta savasin ilerleyen yillarinda kaldigi "Judenhaus" (Yahudilerin toplandigi evler) veya zorunlu olarak calistigi fabrikadaki Musevilerin dilindeki dönüsümden takip ediyor Klemperer.
Kitabin adindaki kisaltma LTI ( Lingua Tertii Imperii - Latince Ücüncü Imparatorlugun Dili demek) de bir kara mizah örnegi. Nazi Almanyasi kendisine Dritte Reich (Ücüncü Imparatorluk) adini veriyor ve "Nazi", SS, vb. pek cok örnekten bilindigi gibi bu dilin en sevdigi seylerden biri kisaltmalar. Bunun disinda
Nazi döneminde cocuklara verilen isimlerde ne tür dönüsümler oldu?
En sevilen imla isareti ne idi?
En sevilen, en yaygin kullanilan sözcükler nelerdi?
En sevilen metaforlar hangi alanlardan secilirdi? gibi pek cok ilginc soruya da yanit veriyor yazar.
Bahsettigim sebeplerle okumakta zorlansam da aslinda tüm trajediye ragmen sık sık mizahilesen diliyle kitap kendini okutuyor. Dilin özellikle totaliter rejimlerde nasil sekillendigine ve gelisen olaylara göre nasil dönüstügüne (kitabin son bölümlerinden birinde verilen gehören/hören örnegi!) dair ilginc bir calisma LTI.
Kitabin basindaki sicacik 'ithaf' kismi özellikle dikkatimi cekmisti. Kitaplarin basindaki ithaflara dikkat edenlerden misin? Ben dikkat ederim. Cogu kisa ve klasiktir. "Anneme", "Babama" , "Julia ve cocuklara"... Son okudugum kitaplardan birininki de "Her zamanki gibi Barbara'ya" idi örnegin. Klemperer de kitabı karisina ithaf ediyor. Fakat farkli bir sey var. Sebebini ithafin hemen ardindan gelen Kahramanlik (Önsöz yerine) adli bölümde anliyoruz. Anliyoruz ve bir yandan kahramanlik üzerine uzun uzun düsünüyoruz. "Kahraman" Nazi dilinin en sevdigi sözcüklerden biri.
Kitabin (bana) en darbe vuran bölümü "Ona inaniyorum" basligini tasiyordu. Baslayisi degildi darbe vuran, bitisiydi. Söyle bitiyordu: "Ona hala inaniyorum".
17 Temmuz 2017 Pazartesi
'Oğul'dil
Son zamanlarda yine birimizin Türkce sorup, digerimizin Almanca yanitladigi (veya tersi) bir dönemden geciyoruz. Neden? Cünkü en son Türkiye ziyaretinin üzerinden epeyce gecti.
Simdilerde ben onu Türkce'de düzeltirken ( "yüra degil, rüya; dört futbolcular degil dört futbolcu, Türkce'de sayi cok bile olsa yanindaki isim tekildir") o da beni Almanca'da düzeltiyor ("DAS Datum demek istiyorsun sanirim; Absatz mi? Ne Absatz'i? Ansatz mi diyorsun?")
Yine de son zamanlarda bir degisiklik dikkatimi cekti. O anneannesiyle telefonda futbol üzerine konusabilmek icin futbol terimlerinin Türkce'lerini ögrenmeye calisirken; bana da Almanca eskisi kadar "Deutsch als Fremdsprache" degil. Nasil ki Türkce oglumun anadiliyse, Almanca da benim 'oğul'dilim :)
Simdilerde ben onu Türkce'de düzeltirken ( "yüra degil, rüya; dört futbolcular degil dört futbolcu, Türkce'de sayi cok bile olsa yanindaki isim tekildir") o da beni Almanca'da düzeltiyor ("DAS Datum demek istiyorsun sanirim; Absatz mi? Ne Absatz'i? Ansatz mi diyorsun?")
Yine de son zamanlarda bir degisiklik dikkatimi cekti. O anneannesiyle telefonda futbol üzerine konusabilmek icin futbol terimlerinin Türkce'lerini ögrenmeye calisirken; bana da Almanca eskisi kadar "Deutsch als Fremdsprache" degil. Nasil ki Türkce oglumun anadiliyse, Almanca da benim 'oğul'dilim :)
4 Haziran 2017 Pazar
Sessiz Adimlarla Beyine
Auf leisen Sohlen ins Gehirn - Politische Sprache und ihre heimliche Macht
George Lakoff, Elisabeth Wehling
Carl-Auer, 2009
George Lakoff Kaliforniya Üniversitesi'nde görevli bir bilim adami. Uzmanlik alanini Türkce nasil tarif etsem diye düsünürken Wikipedia'da "Amerikali bilişsel dilbilimci" diye tarif edildigini gördüm. Peki, aynen aliyorum (Wikipedia hala yasakli mi bu arada?). George Lakoff''un bir baska kitabini Sanem tavsiye etmisti. Ben onu bulamayinca yine kütüphanedekiyle idare edeyim demistim. Bbu arada kendime not, baskalarina tavsiye : "Metaphors We Live By", Almanca "Leben in Metaphern" de okunacak...
Dönelim bu kitaba... Ingilizcesini bulamadigim ve Almancasinin orijinali oldugunu tahmin ettigim bu kitap, Lakoff ile Alman meslektasi Wehling arasindaki bir röportaj ama biraz da bir sohbet, bir diyalog seklinde... Lakoff uzun zamandir ABD'nde politik dili bilissel acidan analiz ediyor. Bu kitap Körfez Savasi'ndan hemen sonra yazildigi icin en canli örnekler 11 Eylül ve ardindan Körfez savasi döneminden geliyor. George Bush incilerinin derinliklerine daliyoruz. Ama genel olarak da oldukca bilgilendirici ve hatta sasirtici bir kitap.
Neden bazen benim söyledigim senin anladigin kadardir? Ben sana bir paket lokum paketleyip göndersem, sen evde actiginda icinden cikolata cikar mi? Cumhuriyetciler ve Demokratlar arasindaki temel fark nedir? Düsünmenin ne kadari bilinclidir? Dünyayi algilama ve anlama seklimizi ne belirler? Kitapta acikca yazmasa bile Obama'nin secim slogani neden "Yes, we can" ve Trump'inki neden "Amerika first" idi? Trump ABD'nin Paris Iklim Anlasmasi'ndan çıkışını ilan ederken neden kendini bu kadar hakli hissediyor? Politik dile her gün maruz kalan bizler nelere dikkat etmeliyiz? Eger yanlis animsamiyorsam dönemin Istanbul valisiydi; neden "... kizimiz teröristtir" demisti? Neden madenlerde ölen isciler birden "isci kardesimiz" olur? Neden çoban retorigi bazi ülkelerde kabul görüp, bazilarinda görmüyor? Anavatan? Devlet baba? Vaterland? Annecik Rusya? Mother India?
Ilginc...
Bundan sonra güclükle dinledigim politik konusmalari bile ilgiyle dinleyecegim.
Tavsiye...
Sanem'e tesekkürler.
12 Mayıs 2016 Perşembe
Çinli ile Afrikali
--biriktirmeden-- kaldigim yerden...
Iyi ki biriktirmiyorum, bi de biriktirsem kimbilir neler olacakti.
Bugün sira Cinli ile Afrikali'da.
Bu ikisine tramvayda ama nadiren bir arada rastliyorum. Ne zaman herhangi birini görsem aklima ikisini ilk gördügüm gün geliyor. Yanyana oturmus sohbet ediyorlardi. Aslinda sanirim dikkatimi cekmezlerdi. Nispeten kozmopolit bir sehir burasi, 72 milletten insan var. Fakat Afrikali sanki Afrikaca konusuyordu, kulaga öyle geliyordu. Cinli ise sanki Cince yanit veriyordu, kulaga gercekten öyle geliyordu. "Haa, tamam, Almanca konusuyorlar ama ikisi de kendi ana dilinin aksaniyla konusuyor" dedim kendi kendime, azicik kulak kabarttim. Normalde yapmam. Gercekten. Fakat merak iste. I ih, Almanca konusmuyorlardi. Bir an Ingilizce gibi geldi ama o da degildi. Fransizca konusuyorlar o zaman dedim. Ay, yok o da degildi. Kisacik ortak yolculugumuzun sonunda vardigim nokta: Biri basbayagi Afrikaca, digeri düpedüz Cince konusuyor gibiydi. Pek de eglenceli bir sohbet gibiydi.
Sonra bir sefer daha tanik oldum bu tuhaf sohbete. Bu kez Ispanyolca'dan Rusca'ya genis bir spektrumdan birbirine benzemez baska dilleri yakistirdim. Ama yine de hangi dilde konustuklarindan emin olamadim.
Ne zaman birini veya digerini tramvayda görsem aklima o filmin gelmesi bu yüzden. Daha önce de bahsetmistim bu blogda. Ama insan gündelik sohbette tekrara düsebilir. Ve arkadaslar da ilk kez dinliyormus gibi ilgiyle kafalarini sallar dinlerken. Sen de öyle yap simdi. Ne diyordum? Haa, iste o film. Jim Jarmusch'un "Ghost Dog: The Way of the Samurai" filmi. Adamimiz kiralik katil falandir ama icerde bi yerde iyi bir adamdir. Dost bi adamdir. Adam gibi bi adamdir. Arada parka gider, etrafi seyreder. Parktaki dondurmacidan dondurma alir. Dondurmaci Jamaikali`dir, tek tük bir kac Ingilizce sözcük disinda sadece Fransizca bilir. Adamimiz Fransizca bilmez. Ama yine de sohbet ederler. Ama yine de sohbetleri sohbet gibidir. Ama yine de birbirlerine "en iyi arkadasim" derler. Yaklasik söyle bi sahnedir >>
Iste o yüzden ne zaman Cinli'yi veya Afrikali'yi görsem, bu filmi animsamam. Hangi dili konustuklarina gelince... Hala bilmiyorum. Hayatimin kücük, gündelik sırlarından biri :)
Iyi ki biriktirmiyorum, bi de biriktirsem kimbilir neler olacakti.
Bugün sira Cinli ile Afrikali'da.
Bu ikisine tramvayda ama nadiren bir arada rastliyorum. Ne zaman herhangi birini görsem aklima ikisini ilk gördügüm gün geliyor. Yanyana oturmus sohbet ediyorlardi. Aslinda sanirim dikkatimi cekmezlerdi. Nispeten kozmopolit bir sehir burasi, 72 milletten insan var. Fakat Afrikali sanki Afrikaca konusuyordu, kulaga öyle geliyordu. Cinli ise sanki Cince yanit veriyordu, kulaga gercekten öyle geliyordu. "Haa, tamam, Almanca konusuyorlar ama ikisi de kendi ana dilinin aksaniyla konusuyor" dedim kendi kendime, azicik kulak kabarttim. Normalde yapmam. Gercekten. Fakat merak iste. I ih, Almanca konusmuyorlardi. Bir an Ingilizce gibi geldi ama o da degildi. Fransizca konusuyorlar o zaman dedim. Ay, yok o da degildi. Kisacik ortak yolculugumuzun sonunda vardigim nokta: Biri basbayagi Afrikaca, digeri düpedüz Cince konusuyor gibiydi. Pek de eglenceli bir sohbet gibiydi.
Sonra bir sefer daha tanik oldum bu tuhaf sohbete. Bu kez Ispanyolca'dan Rusca'ya genis bir spektrumdan birbirine benzemez baska dilleri yakistirdim. Ama yine de hangi dilde konustuklarindan emin olamadim.
Ne zaman birini veya digerini tramvayda görsem aklima o filmin gelmesi bu yüzden. Daha önce de bahsetmistim bu blogda. Ama insan gündelik sohbette tekrara düsebilir. Ve arkadaslar da ilk kez dinliyormus gibi ilgiyle kafalarini sallar dinlerken. Sen de öyle yap simdi. Ne diyordum? Haa, iste o film. Jim Jarmusch'un "Ghost Dog: The Way of the Samurai" filmi. Adamimiz kiralik katil falandir ama icerde bi yerde iyi bir adamdir. Dost bi adamdir. Adam gibi bi adamdir. Arada parka gider, etrafi seyreder. Parktaki dondurmacidan dondurma alir. Dondurmaci Jamaikali`dir, tek tük bir kac Ingilizce sözcük disinda sadece Fransizca bilir. Adamimiz Fransizca bilmez. Ama yine de sohbet ederler. Ama yine de sohbetleri sohbet gibidir. Ama yine de birbirlerine "en iyi arkadasim" derler. Yaklasik söyle bi sahnedir >>
Iste o yüzden ne zaman Cinli'yi veya Afrikali'yi görsem, bu filmi animsamam. Hangi dili konustuklarina gelince... Hala bilmiyorum. Hayatimin kücük, gündelik sırlarından biri :)
12 Aralık 2015 Cumartesi
Kandil
Aksam aksam döne döne dinledigimden olacak, bunca yil sonra ve an itibariyle candela-candle-kandil baglantisini kesfettiren eser. 71 yasinda ölmez de sag olursam ben de öyle siren sesi cikarabilmek isterim .smile ifade simgesi Bi de "yok birbirimizden farkimiz" dedirten yüz milyon elli sekiz örnek daha biriktirmis olmayi...
2 Kasım 2015 Pazartesi
Ortak
Çok uzun süre önce bir kez bahsetmiştim. Birbirine uzak gibi görünen dillerde aynı deyimlere, atasözlerine rastlamak bana ilginç gelir. Koleksiyonunu yapiyorum bu ortakliklarin. Cünkü cok uzak, cok eski bir kültürel yol ayrimina veya cakismaya isaretmis gibiler.
Ada'yi okurken bir örnegine daha rastladim, gülümsedim: "Die Hunde bellen, die Karavane ziehen weiter".
Kelimesi kelimesine su demek:
"It ürür, kervan yürür."
Ada'nin orijinali Ingilizce olunca merak ettim, gittim bir de oradan baktim:
"The dogs bark, the Caravan passes."
Bu kez "karavan"a, coook eski ve günlük konusma dilinde baska kullanim örnegi neredeyse kalmamis fiile ve güzeller güzeli kafiyeye bakarak, kaynaginin Dogu kültürü ve Türkce oldugunu varsayabiliriz sanirim.
Önemli mi? Yani kaynagi önemli mi, bu ortaklik önemli mi? Bana önemli geliyor.
Hepsinden de önemlisi, bu köpeklerin ne demeye "ürüyüp" durduklari sorusu...
Karavanin bu kendinden memnuniyeti, bu kendinden ve gittigi yerden eminligi...
Beni düsündürüyor.
Kelimesi kelimesine su demek:
"It ürür, kervan yürür."
Ada'nin orijinali Ingilizce olunca merak ettim, gittim bir de oradan baktim:
"The dogs bark, the Caravan passes."
Bu kez "karavan"a, coook eski ve günlük konusma dilinde baska kullanim örnegi neredeyse kalmamis fiile ve güzeller güzeli kafiyeye bakarak, kaynaginin Dogu kültürü ve Türkce oldugunu varsayabiliriz sanirim.
Önemli mi? Yani kaynagi önemli mi, bu ortaklik önemli mi? Bana önemli geliyor.
Hepsinden de önemlisi, bu köpeklerin ne demeye "ürüyüp" durduklari sorusu...
Karavanin bu kendinden memnuniyeti, bu kendinden ve gittigi yerden eminligi...
Beni düsündürüyor.
8 Ekim 2015 Perşembe
Kalp - yürek - gönül
Baska yerlere not ettigim bazi seyleri buraya tasiyorum bugün. Bir tür temizlik....
Örnegin su yazi var: Nicin gönlüm degil, yüregim cesur? diye soruyor Dücane Cündioglu. Kalp - yürek - gönül sözcüklerinin Türkce'de ince nüans farklarina sahip olmasi konusunu daha önce Zülfü Livaneli de yazmisti. Onun da linkini vermek istemistim, konu bütünselligi acisindan. Fakat aradim aradim bulamadim. Her neyse, dil canli bir sey; gönül baska, yürek baska, kalp baska titresiyor. Ne kadar az düsünüyoruz böyle seylerin üzerinde... Baska seyler cok zamanimizi aldigi icin mi, yoksa böyle seyleri az düsündügümüz icin baska seylere yer mi aciyoruz hayatimizda? Ve ayrica bütün düsünce balonlari yukaridaki gibi olsaydi dünya nasil bir yer olurdu?
4 Haziran 2015 Perşembe
Moral Minds
Moral Minds
How Nature Designed Our Universal Sense of Right and Wrong
Marc D. Hauser, 2006
Eski Harvard'li Marc Hauser'in savundugu argüman basit. Noam Chomsky'nin generative grammer teorisinden destek aliyor ve diyor ki: Nasil ki insan belli dil araclarindan olusan evrensel bir dilsel "alet kutusu" ile doguyor ve bütün konustugumuz diller bu evrensel dil kurallarina dayanarak olusuyorsa, nasil ki Chomsky'nin benzetmesiyle "kollarimizin nasil büyüdügünü ögrenerek degil de kollarimiz büyüyecek sekilde tasarlanmis olarak" doguyorsak, moral (ahlak) acidan da dogru ve yanlisi takdir edebilecek beceri, arac ve icgüdülerle doguyor olabiliriz. Bu görüs gecen yüzyilin baslarina hakim olan, ahlaki becerilerin dogustan gelmeyip, sosyal cevre icinde deneyimlerle ögrenildigini, sonradan edinildigini savunan görüsün tersi.
Öte yandan insanin "öldürmeyeceksin...calmayacaksin......yalan söylemeyeceksin" gibi belli, kati ahlaksal kurallarla kodlanmis olarak dogdugunu da savunmuyor Hauser. Sadece, icimizde dogustan gelen bir yerin, bir seyin oldugunu ve o bir yer/bir seyin icine dogdugu toplumun kültürel parametreleriyle soslanarak ahlaki becerilerimizi olusturma potansiyeline sahip oldugunu ileri sürüyor.
Biraz karisik ve muglak, evet. Hauser'in kitap boyunca verdigi yüzlerce deney, arastirma vb. sonucuna ragmen hala biraz karisik. Ama böyle olmasi daha mantikli geliyor, o da bir gercek.
Hauser'in calisma sekli "yapay ahlaki ikilemler" adini tasiyor ( artificial moral dilemmas). Örnegin ünlü kontrolden cikmis tren hikayeleri: Trolley Problem . Internet üzerinden, dünyanin dört bir yanindan, her türlü milliyet, kültür, din ve cografyadan insan bu türden ikilem hikayelerine yanit vermis. (Ilgilenenler icin test burada: Moral Sense Test) . Sorulara verilen yanitlarin büyük ölcüde cografya, kültür ve dinden bagimsiz oldugu görülmüs. Hauser bunu hepimizin dogustan gelen ortak bir ahlaksal baz üstünde hareket ettiginin kaniti olarak görüyor.
Kitabin epilogunda söylediklerinin her seyden önemli oldugunu düsünüyorum, kitabin gerisi uzun bir arastirma sürecinin ilk adimlari olarak okunabilir belki: " Ahlaki din ile esitlemek yaygin olsa da, bu en az iki acidan yanlistir: Birincisi, dini inanci olmayanlarin ahlaki dogru ve yanlislari anlayabilmekten uzak oldugu ve ikincisi dini inanca sahip olanlarin ateist ve agnostiklerden daha erdemli oldugu yanlis varsayimini gerektirir. Ahlak yargilari hakkinda pek cok kültürde yapilan calismalara göre, ateist ve agnostikler ahlaki acidan izin verilen ve yasaklanmis eylemleri ayirt etme becerisine tamamen sahiptir. Daha da önemlisi, Museviler, Katolikler, Protestanlar, Sihler, Müslümanlar, ateistler ve agnostikler deney ortaminda ayni yargilara varmakta ve ayni tutarsizlik veya yetersizlik derecelerini göstermektedirler."
Bu da kitabin son cümlesi: "Evrensel bir ahlaki grammeri paylastigimiz ve dogumdan itibaren dünyanin tüm moral sistemlerini kazanabilecegimiz gercegini göz önüne almak bize bir rahatlama hissi, bir birbirimizi belki de anlayabilecegimiz hissi saglamalidir."
Evet özellikle moral psikolojisi ve felsefesini bilmeyen biri olarak kitabi biraz okumasi zor buldum ama sonunda icime bir rahatlik ve huzur hissi yaydigi dogrudur :)
14 Nisan 2015 Salı
Tanri bütün dilleri bilir.
Dücane Cündioglu'nun Kuran Cevirilerinin Dünyasi ve Cengiz Özakinci'nin Dil ve Din adli kitaplarini tesadüfen ardarda okudum. Ayni konuya farkli bakis acilari var, birlikte okunasi kitaplar. Cündioglu'nun dili agir, sözlükle okunmasini tavsiye ederim. Özakinci kitabin son baskisinin ardina pek cok ilgili önsöz, makale, röportaj metni eklemis. Eski baskilarindan okunmasini tavsiye ederim.
Özetle diyorlar ki, gercege ulasmak ve inanmak icin önce anlamak gerek. Anlamak ise okudugunuz metnin iyi cevirisiyle mümkündür. Her iki kitapta da piyasadaki Kuran cevirilerinin sıkı ve bol örnekli elestirileri var. Kuran Cevirilerinin Dünyasi'ni tek bir cümleyle özetlemek gerekseydi, o cümle hangisi olurdu diye bakindim, cok emin olamadim ama sanirim su cümle yerinde bir secim olurdu: "...metin (Kuran) önce konusma dilinden yazi diline cevrilmeli, ancak daha sonra Arapca'dan baska bir dile cevirmeye tesebbüs etmelidir." . Su da fena degil : "Hicbir dil digerinden üstün degildir; sadece daha farklidir. Bu bakimdan bir dilden bir dile yapilan cevirilerde karsilasilan güclükler, dillerin birbirinden üstün olmasindan degil farkli olmasindan kaynaklanmaktadir. "
Dil ve Din'i özetleyecek cümle ise cok acik: "Tanri bütün dilleri bilir."
22 Aralık 2014 Pazartesi
Hiçse
Arada kablolar bi karisiyor, "Semsiyeni de al, hicse islanirsin sonra" diyor bana örnegin. Ben tam anlamiyorum baglantiyi, sadece düzeltiyorum "yoksa islanirsin diyorsun, degil mi?" diye. Sonra durup düsünüyorum... biraz daha durup düsünüyorum... Niye "hicse" diye bir sey yok Türkce'de sahi? Ve "yoksa" diye bi sey var?
19 Kasım 2010 Cuma
Aaaaa!
Denglisch ?
"Airbag yerine Prallkissen diyelim."
"No go area yerine Meidezone diyelim."
"Video yerine Begewtbilderaufnahmegerät diyelim"
Bir yerden tanidik geliyor bu :)
Bunlar güzel hos da, ne zamana dek baskalari düsünce, tarz ve teknoloji üretsin de, biz sözcük (t)üretelim?
Denglisch ?
"Airbag yerine Prallkissen diyelim."
"No go area yerine Meidezone diyelim."
"Video yerine Begewtbilderaufnahmegerät diyelim"
Bir yerden tanidik geliyor bu :)
Bunlar güzel hos da, ne zamana dek baskalari düsünce, tarz ve teknoloji üretsin de, biz sözcük (t)üretelim?
10 Kasım 2010 Çarşamba
Benden sonra kiyamet!
Bugün okudugum bir yazida "Nach mir die Sintflut" diye bir deyime rastladim. Cümlenin gelisinden "benden sonra kiyamet" gibi bir anlami oldugu anlasiliyor. "Sintflut" Tufan demekmis zaten. "Benden sonra tufan" mi denirdi yoksa? Bu deyimleri kim kimden ögreniyor, merak ediyorum. Fakat bu deyimi Türkcesinde de duymayali o kadar uzun zaman oldu ki... Ve bazen anadilimi o kadar yüz sözcükle konusur hissediyorum ki kendimi... Kötü bir anlami olmasa tekrar konusma dilime dahil olsun diye yerli yersiz kullanacagim. Basliga yazayim bari.
11 Şubat 2010 Perşembe
Cocuklarda dil gelisimi ve cift dillilik üzerine kitap önerileri
Bir önceki yazida bahsettigim kitabin sonunda anne-babalar icin önerilen kitaplar vardi. Akademik yayinlar arasinda özel olarak anne-babalarin faydalanabilecegi; acik ve net bir dille yazilmis kitaplari bulup cikarmak zor. Bu yüzden bu listenin isime yarayacagini düsünüyorum. Henüz hicbirini okuyamadim. Bir kacini okuyabilsem bile kardir diye düsünüyorum.
Cocuklarda dil edinimi üzerine kitaplar:
Bausteine der kindlichen Entwicklung
Ayres, Anna Jean ; Robbins, Jeff
2002
Sprachentwicklung
Grimm, Hannelore (Psychologin),
2000
Das Wunder des Spracherwerbs
Szagun, Gisela,
2007
Wie Kinder Sprachen lernen
Tracy, Rosemarie,
2008
Cift dil edinimi üzerine:
Zweisprachigkeit zu Hause und in der Schule
Baker, Colin,
2007
Encyclopedia of bilingualism and bilingual education
Baker, Colin ; Jones, Sylvia Prys,
1998
Materialien zur interkulturellen Erziehung im Kindergarten. Zweisprachigkeit
Heuchert, Lucija,
1989
Zweisprachige Kindererziehung
Kielhöfer, Bernd ; Jonekeit, Sylvie
2002
Mit zwei Sprachen groß werden
Burkhardt Montanari, Elke
2005
Mehrsprachige Erziehung
Triarchi-Herrmann, Vassilia
2006
Cocuklarda dil edinimi üzerine kitaplar:
Bausteine der kindlichen Entwicklung
Ayres, Anna Jean ; Robbins, Jeff
2002
Sprachentwicklung
Grimm, Hannelore (Psychologin),
2000
Das Wunder des Spracherwerbs
Szagun, Gisela,
2007
Wie Kinder Sprachen lernen
Tracy, Rosemarie,
2008
Cift dil edinimi üzerine:
Zweisprachigkeit zu Hause und in der Schule
Baker, Colin,
2007
Encyclopedia of bilingualism and bilingual education
Baker, Colin ; Jones, Sylvia Prys,
1998
Materialien zur interkulturellen Erziehung im Kindergarten. Zweisprachigkeit
Heuchert, Lucija,
1989
Zweisprachige Kindererziehung
Kielhöfer, Bernd ; Jonekeit, Sylvie
2002
Mit zwei Sprachen groß werden
Burkhardt Montanari, Elke
2005
Mehrsprachige Erziehung
Triarchi-Herrmann, Vassilia
2006
12 Mart 2009 Perşembe
Günah keçisi
Bazen İngilizce-Almanca ve Türkçe'de bire bir aynı olan deyimlere, atasözlerine rastlayınca kültürel geçişmenin derecesine şaşıp kalıyorum. Mesela Sündenbock. Bire bir "günah keçisi" demek... |
13 Şubat 2009 Cuma
Ayrıca dün akşam aklıma geldi. Sabah gazetesinin on küsur yıllık arşivinde debelenip Gülay Göktürk'ün eskiiii ve daha o zamanlar okuduğumda çok anlamlı bulduğum bir yazısını aradım. Ve de buldum! Bu yazıyı okuduğumda daha bilmiyordum ama kaderde insanın kendisini 28 yaşından sonra 5 yaş zekasında falan hissedeceği ve kendinin yarı zekasında bir takım tiplere derdini anlatmak için eveleyip geveleyeceği günler de varmış...
10 Eylül 2008 Çarşamba
başarım toplumunun dayanılmaz yeğniliği
Brand Eins'in bu ayki konusu "Die Leistungsgesellschaft". Başarı, performans odaklı toplumdan bahsediliyor. Almanca Leistung, İngilizce performance, peki Türkçe'si ne bunun? diye düşündüm düşündüm bulamadım. zargan.com'a bakılırsa "başarım" imiş ve tdk sözlüğünde de öyle... "Başarım toplumu" diye çevrilebilir öyleyse "Die Leistungsgesellschaft"...
*
TDK "light" kelimesinin karşılığı olarak "yeğni"yi öneriyor. D.'ye sordum, hatırladı. Çocukluğunda bu kelimeyi kullanan büyükleri varmış. "Bu çanta yeğni" derlermiş mesela. "Peki ya hafife ne olmuş?" diye sordu. Ne olacak, hafif Arapça.
*
TDK "light" kelimesinin karşılığı olarak "yeğni"yi öneriyor. D.'ye sordum, hatırladı. Çocukluğunda bu kelimeyi kullanan büyükleri varmış. "Bu çanta yeğni" derlermiş mesela. "Peki ya hafife ne olmuş?" diye sordu. Ne olacak, hafif Arapça.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)