toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Eylül 2017 Perşembe
Biz
Wir
Jewgenij Samjatin
KiWi, 2008
Yevgeni Zamyatin 'Biz'i 1920'de yazmış. Kitap hemen bir yil sonra Rusya'da yasaklaniyor. Ilk kez 1924'de Ingilizce cevirisiyle okuyucuyla bulusuyor. Kendi ülkesinde yayinlanmasi ise ancak 1988'de. Neden ? Cünkü ögrenciligi sirasinda Bolşeviklere katılmasına ve 1917 Bolşevik Devrimi'nde de aktif rol almasına karşın, hemen üç yıl sonra sıkı bir sistem eleştirisi yapıyor bu kitapta Zamyatin. Rusya'da bilinmesi ve okunmasi epey zaman alsa da, Bati'da epey ses getiriyor ve iz birakiyor 'Biz' ; ona daha sonra geleceğim.
Kitap kimi yorumculara göre 26.yy, kimilerine göre zamanimizdan 1000 yil sonra (ben hesabin icinden cikamadim) gezegenimizde gecer. Uzun süren mücadeleler ve ünlü 200 Yil Savaslari'nin sonunda dünya genelinde birlik saglanmis, tüm otorite "Tek Devlet"te toplanmis, tüm insanlar ve bu arada kahramanimiz D-503 kirilmaz cam duvarlar ve elektrik akimindan bir kubbeyle izole edilmis , yüksek teknoloji ve pek cok sosyal düzenlemeyle düzene sokulmus tek sehirde mutlu mesut yasamaktadirlar. Bütün insanlar artik birer numaradir. Kadinlar sesli harflerden, erkekler ise sessiz harflerden bir ön kod tasirlar. Taylorist bir dünyadir bu. Öyle ki D-503 Taylor dururken, eskilerin nasil olup da Kant denen birini göklere cikardigini anlayamaz. Eskilerin yazdigi en büyük eser de zaten "Tren Tarifesi" olmalidir. Cünkü bu yeni dünyada da tüm gün dakika seviyesinde planlanmistir. Sabah kahvaltisinda yenen yapay besinin (nafta besin) kac kez cigneneneceginden, cinsel yasama kadar devletin düzene koymadigi hicbir alan yoktur. Din devlettir, kutsal kitabi kanun, tanrisi devletin basindaki "Velinimet"tir. Sadece annelik ve babalik normuna uygun yetiskinler cocuk yapabilir ama cocuklar devletindir ve devlet tarafindan yetistirilir.
Kitap D-503'ün günlügüdür bir anlamda. D-503 Tek Devlet'in teknolojide erisiigi son düzeyin sembolü olan bir uzay gemisinin (adi Integral) bas mühendisi ve örnek vatandastir. Integral ile uzaya gönderilecek ve baska dünyalardaki akilli canlilara dünyadaki üstün yasami anlatacak metinlerden biri olmasi niyetiyle yazdigi bu günlükte gayet dürüsttür, hicbir detayi carpitmaya girismez bas mühendisimiz.
Böylece günlerden birinde rutin yürüyüsünde (tabii ki marslar esliginde ve uygun adim) I-330 ile tanisir. I-330 düzenin disinda isler yapan bir kadindir; sigara ve icki icer, devletin izin verdigi gülpembe biletleri takmadan cani istediginde seks yapar, belirlenmis calisma saatlerinde calismayip vaktini "Eski Ev" denen müze gibi antik bir evde gecirir; yavas yavas D-503'ümüzün de dengesini bozar. Baslangicta sair arkadasi R-13'ün esprilerine bile dayanamayan ve "her espri belirsiz bir fonksiyon, yani bir yalandir" diyen, sevgilisi O-90 ile gülpembe biletleri olmadigi zamanlarda matematik bilmeceleri cözerek vakit geciren ve dili gayet matematiksel olan mühendis bey artik hastadir. Evet, hatta doktor bile onaylamistir hastaligini: "Kötü, kötü... Anlaşılan bir 'ruh' gelişmiş sizde". "Tehlikeli midir?" diye sorar D-503; doktor yanitlar: "Tedavisi yok" .
Bundan sonra olanlari hem özetlemek mümkün degil, hem spoiler sayilir.
Kitabin biraktigi izlere gelince... Kitap boyunca hem Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sini, hem de George Orwell'in 1984'ünü animsadim. Huxley 1962'de bir arkadasina yazdigi mektupta "Biz"i "Cesur Yeni Dünya'yi yazdiktan cok sonra duydugunu belirtirken; Orwell "Biz"den haberdar, cok etkilenmis, hatta 1946'da Tribune'e kitap hakkinda bir degerlendirme de yazmis. Bütün bunlar kendi distopisini yazmasindan öncedir ve 1984'ü yazarken ondan esinlendigini acikca söyler; hatta ona kalirsa Huxley de etkilenmistir Biz'den.
Biz'in oldukca öngörülü oldugunu söylemek de mümkün ve pek cok kaynakta da söylenmis. Stalin döneminden, Nazi Almanya'sindan, II. Dünya Savasi'ndan, teknolojinin yardimiyla tek tiplestirilen modern insandan önce yazildigi düsünülürse... Okudugum baskinin son sözünü yazan Jürgen Rühle ayrica kitabin roketler ve uzay gemilerinin, beyin cerrahisinin , elektronik müzigin, demir perdenin, gizli polisin, göstermelik secimlerin, toplama kamplarinin ve gaz odalarinin olmadigi bir dönemde yazildigini ve bunlari da ön gördügünü not düsmüs.
Kitapla ilgili bana ilginc gelen bir konuya gelince...
Birincisi, sık sık yaşadığım bir seydir; ardarda okudugum bazi kitaplar birbiriyle cok kopuk gibi görünseler de ince, görünmez baglarla bagli olduklarini farkederim. Bir önceki okudugum kitap Kendini Savunan Insan'in savundugu bireysellik, iste bir noktada I-330 ve arkadaslarinin mücadelesini verdigi bireysellikti ve kitaba adini veren "Biz" Devleti, ondan da önce okudugum kitaplardan "LTI: Nazi Almanya'sinin Dili"nde bahsedilen dili kullaniyordu birebir. Hemen bir iki örnek:
Kitabin basinda D-503'ün sabah sabah okudugu devlet gazetesindeki Integral ile ilgili haberde "büyük ve tarihi an"dan, "kahraman atalar"dan, yurttaslarin "görev ve sorumluluk"larinden bahsedilir. D-503 günlügüne sunlari yazar:"Homo sapiens ancak gramerinde soru isareti bulunmadiginda ve bunun yerine sadece ünlem, nokta ve virgül kullandiginda kelimenin tam anlamiyla insandir". Sanki Zamyatin 1920'lerde yazdigi Biz'de 1946'da yazilmis LTI'den esinleniyor :)
Arada okudugum bir kitap daha vardi: One Mind. Peki onun savundugu "Biz"'i ne yapmali? Öyleyse iki türlü "Biz" ve iki türlü "Ben" var; yoksa bu isin icinden cikilmaz. Söyle bir tablo var sanirim:
Biz 1: A la Zamyatin
Biz 2. A la One Mind
Ben 1: A la Fromm (Kendini Savunan Insan)
Ben 2: A la Tolle veya Mucizeler Kursu (Ego)
Bu kitaba dair yazacak daha cok sey var aslinda.
Daha D-503'ü cileden cikaran kare kök eksi bir ve onun üzerinden vardigi Platonist fikirler var. D-503 Sokrates'i bildigine göre Platon'u da biliyor olmali. Vardigi noktanin farkinda mi?
Daha I-330'un ona sonsuzluk üzerine söyledikleri ve daha sonra komsusunun ona metroda evrenin sonlulugu üzerine söyledikleri var. Daha da önemlisi bunun üzerine D-503'ün sordugu soru var; ki yanitini alamadigi bu soru ömrünün son sorusu olacak tahminen.
Daha arkadasi R-13'ün ve kitabin sonlarina dogru Velinimet'in cennet hakkinda söyledikleri var.
Özetle "Biz"de cok sey var. Distopi severler basta olmak üzere tavsiye :)
20 Mayıs 2017 Cumartesi
Utopia
Yeni bitenim, bu kez nedense bi güc bitenim...
"Griptendir, o griptendir" diye elimde sürünmesine bahane buldugum, nihayet bitenim :)
![]() |
Thomas Morus, nami diger Thomas More'dan bir kitap türüne adini vermis olan Utopia... Michael Siefener elinden cikmis yeni Almanca cevirisiyle...
Iki yerde satirlarin fotografini cekmisim. En begendigim kisimlari sadece bunlar degil belki ama örneklemek acisindan....:
"Doga altin ve gümüse onlarsiz yasayamayacagimiz özel bir anlam yüklememistir, sadece insanlarin soytariligi nadir olduklari icin bunlara demirden daha büyük deger atfeder. Tam tersine doga sevgi dolu ve sefkatli bir anne gibi en önemli ve en iyi olanlari acikca/engelsizce önümüze koymustur: Hava, su ve toprak... "
"Kimse bir seye sahip olmadigi halde herkes zengin(di)."
(Utopya'yi tarif ederken)
Genel izlenimime gelince kitabin yazildigi dönem düsünülürse (16.yy) gercekten epey ütopik ve öncü oldugu söylenebilir. Yazdigi kimi seylerin simdi bile "ütopik" oldugu ne kadar acik... Schumacher, Gandhi ve Illich gibi "insani ölcü alan bir ekonomi"ye isaret ediyor. Mülkiyetsiz, tüm kaynaklarin esitce herkese acik oldugu bir toplum hayal ediyor, vb. Öte yandan her ütopi yazari gibi, icinde bulundugu toplumun en genel gecer kabullerini yine de asamiyor; Ütopya da kadinin erkege, gencin yasliya tabii oldugu bir hiyerarsik toplum olarak tarif ediliyor ve makyajlanmis da olsa bir kölelik sistemi var...
Cok isterdim Utopia'yi bir okuma grubuyla beraber, bölüm bölüm , sayfa sayfa tartisarak okumayi. Üzerinde düsünülesi ve tartisilasi bir kitap...
Bu arada ütopya Yunanca'dan türemis olup "olmayan yer" demekmis. Ütopiler ikiye ayriliyormus; Eutopi ve Distopi. Eutopi iyi örneklerine, Distopi kötü ve korkutucu örneklerine verilen isimmis. Yani kitap olarak "Ütopya" bir eutopi, "Cesur Yeni Dünya" ise distopi örnegi... Ama bu kavramlar yine de tartisilabilir. Fikrimce örnegin "Ada" umutsuz bir ütopidir, "Fahrenheit 451" ise umutlu bir distopidir. Ütopya'ya gelince, ona ne umutlu, ne umutsuz diyebilyirum. Morus Ütopya'yi önümüze birakip gidiyor. Akibeti ve akibetimiz hakkinda hic bir sey söylemiyor. O papaz Ütopya'nin yolunu buldu mu, ve hatta Morus o papazin Ütopya'nin yerini yolunu bulmasina yardim etme cabasi gösterirken ciddi mi? Ironi mi yapiyor? Hic bir sey belli degil ve endiseye gerek yok; spoiler felan vermedim ;)
6 Mayıs 2017 Cumartesi
Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf
Sabahattin Ali
YKY
Bu hafta bitirdigim ikinci kitap Kuyucakli Yusuf...
Uzun uzadiya analiz edilebilecek bir kitap herhalde. Ben daha uzun süre agzimda biraktigi kötü tatla üzerinde düsünmeye devam edecek oldugumdan simdilik bir sey yazmak niyetinde degilim.
Sadece kitabin önsözünde spoiler verilmesinden sikayetciyim. Ben önsözleri mutlaka ve atlamadan okuyan o tuhaf okuyucu türüyüm. Felsefe ve düsünce kitaplarinda cok da yararlanirim önsözlerden. Fakat bir romana ille de önsöz yazilacaksa, bi zahmet o önsözde romanin sonundan bahsedilmesin düsüncesindeyim. Ya da ille bahsetmek gerekiyorsa bir sonsöz olarak romanin arkasina eklenmesi taraftariyim.
Sabahattin Ali'nin okudugum iki romaninda da bas kisilerin sadece icinde yasadiklari topluma degil, evlerindeki insanlara, kendi ailelerine karsi da derin bir yabancilasma duygusu yasamalari da ilginc bir ortaklik olarak dikkatimi cekti. Herhalde bunu yazmak spoiler sayilmaz :).
Ha bir de... Bir kac yil önce Kuyucakli Yusuf'un "Yusuf" adiyla Almanca'ya cevrilmis baskisini kitapcilarda görmüs, pek gururlanmistim. Türkiye'den bir türlü alip getiremedigim, ipe sapa gelmez Türkce kitaplari raflarinda gördügüm sehir kütüphanesine bile edinmesi icin dilekce verip bir türlü edindirtemedigim (dilekcem reddedildi) bu kitabi acaba Almanca'sindan mi okusam diye bi an aklim celinir gibi de olmustu hatta. Sonra sabredip anadilde okumayi göze almistim. Iyi ki sabretmisim. Bazi saheserleri yazildiklari dilde okumak kadar büyük güzellik yok. Hele o senin de anadilinse...
29 Ekim 2015 Perşembe
Ada
Eiland (Island)
Aldoux Huxley, 1962
Aldoux Huxley "Ada"yi ömrünün son yillarinda yazmis. Piper Yayinlarindan cikmis Almanca baskisinin arka kapaginda da belirtildigi üzere "Cesur Yeni Dünya"nin pozitif yöndeki zitti. Cesur Yeni Dünya bir distopi ise, Ada ütopik bir roman.
Hikaye Ingiliz gazeteci Will Farnaby'nin bir deniz kazasindan sonra Pala adli adaya yarali olarak cikmasiyla basliyor. Pala Endonezya civarlarinda, bir milyon kadar insan yasayan tropik bir ada. Bagimsiz bir devlet. Kendine göre kanunu, hukuku, egitim sistemi, bilimi var. Adaya girisler kontrol altinda ve yabancilar ancak özel izinle girebiliyor olsa da, cikislar serbest. Isteyen gidip Ingiltere'de veya kita Avrupa'sinda okuyabiliyor. Bunu özellikle not ediyorum, cünkü bir robinsonad veya issiz ada hikayesi okuyacagimi sanmistim. Öyle degil. Palalilar 19. yüzyilin sonlarinda Ingiliz bir doktorla adanin Raca'sinin ilginc sartlar altindaki karsilasmasinin ardindan bildigimiz dünyanin sartlarini büyük ölcüde reddeden, kendine özgü bir yeryüzü cenneti, bir "ütopik uzak ülke" kuruyorlar kendilerine. Ingiliz doktor bilimden islerine yarayacak ne varsa onu alip getiriyor, Raca ruhsal acidan derin ve zengin bir adam. O taraftan alip getirilecek, ise yarar ne varsa getiriyor. Yeni Pala bu ikisinin bir bilesiminden kuruluyor. Dünyadan kopuk degiller, "disarida" olan her seyden haberdarlar ama disaridakiler gibi yasamaya istekli degiller. Bütün hikaye boyunca Huxley bize kafasindaki bu ütopik cennetin detaylarini anlatiyor aslinda. Hareket az, uzun konusmalar var. Bir fikir kitabi da olabilirdi ama Huxley kendini roman formatinda daha rahat hissediyor belki de.
Huxley'in Budizm hakkinda epey bilgi sahibi oldugu anlasiliyor. Cennet adasinda din ve genel olarak onun afyon tarafi reddedilse de, basbayagi Budizm üzerine kurulmus bir sistem var. Her noktada bütünsellik, birlik, empati, olmak vb. prensipler tekrar tekrar karsimiza cikiyor. Daha adaya ilk ciktigimiz anda bizi "Dikkat!" , "Simdi ve burada!" diye seslenen papaganlar karsiliyor.
Peki bu ütopya nereye varir? Kitaba dair her yazida bangir bangir bagirarak belirtildigi icin spoiler'e girmez. Hikayenin sonunda dis dünya gelip yok ediyor o cenneti. Ya da yok edisinin ilk adimlarina sahit oluyoruz ve sonucunu bildigimiz eski hikayelerden tahmin ediyoruz o yikiciligi. Yine de sarsici, yine de beklenmedik. Huxley sanki umutlu bir hayal kuruyor; sonra hayale kapilmaktan, o umudu duymaktan yana korkup geri cekiliyor. Yine de okunasi, üzerine düsünülesi ve umut duyulasi bir hayal :)
Ilginc bulup not aldigim kisimlar (Kitabin sonlarinda sözü gecen bir sebepten Bach'in Brandenburgisches Konzert Nr 4' ü esliginde okunabilir) :
- "Dikkat et" diye bagiriyordu dile gelmis obua. "Dikkat et!"
"Neye dikkat?" diye sordu Will, Mary Sarojini'nin verdiginden daha doyurucu bir yanit almayi umarak "Dikkat etmeye" dedi Dr. MacPhail.
"Dikkat etmeye mi dikkat?"
"Elbette"
Büyük Raca'nin Notlarindan:
- Hiçbirimizin bir baska yere varmak icin çabalaması gerekmiyor. Çünkü, aslında -keske bilseydik- hepimiz zaten oradayiz.
-Dinde tüm sözcükler kirlidir. Buda, Tanrı veya İsa’yı dillerinden düşürmeyenlerin ağızlarını
karbonatli sabunla yıkamasi gerekir.
-Olduğumu sandığım kişi ve özvarlığım – diğer bir deyişle, acı ye acının bitimi. Olduğumu sandığım kişinin çektiği acıların aşağı yukarı üçte biri kaçınılmazdır. Bu acı insan olmanın doğası gereğidir; özgürleşme peşinde koşarken doğa yasalarına bağımlı, geri döndürülmez zaman içinde, esenliğimize, tümüyle kayıtsız bir evrende yaşlılığa ye ölümün kaçınılmazlığına doğru ilerlemeye mahkum, sezgili ve bilinçli, varlıklar olmamızın bedelidir. Acıların üçte ikisiniyse kendimiz yaratırız ve evrensel açıdan bakıldığında, bunlar kesinlikle gereksizdir.
-Bize günlük güvenimizi ver ve bizi imandan kurtar Tanrim! (Güven ve iman karsilastirmasi!)
Will'in Susili, Vijaja , Dr. MacPhail ve digerleriyle ile yaptigi sohbetlerden:
- "Insan unutmayi ögrenebilir mi?"
"Mesele unutmak degil. Insanin ögrenmesi gereken animsamak ama gecmisin yükünü buna ragmen tasimamaktir."
-Iki ayri bakis acisi : Tanri , "Tamamen öteki" olarak <> Tanri, "immanent" (içkin) olarak.
"Bir toplumun Tanrıbilim kuramları o toplumda çocukların popolarının durumunu yansıtır" ( Bir toplumda cocuklarin fiziksel siddet görmesiyle teolojik bakis acisinin paralelligi üzerine baglanti kuruyor. Augustinus ve Luther'den yola cikip , Ikinci Dünya Savasi'na kadar dayak yiyen cocuk popolari üzerinden toplumbilim, tarih ve felsefe. Daha öz bir deyisle, Tanri içkinse cocugunu dövmezsin. Okunmali!)
-"Insan oraya nasil erisir?"
"Insan oraya erismez. Orasi insana gelir. Ya da daha ötesi, "orasi" gercekte buradadir."
-Deli (aptal) deliliginde (aptalliginda) israr ederse bilgelige ulasir. (Blake'den oldugunu sandigim bir alinti)
-Acaba hangisi daha iyi; akıllılar arasında bir aptal olmak mı, yoksa çılgınlar arasında
akıllı olmak mı?
-Buddha: "Size acı ve ızdırabı gösterecegim ve aci ile izdirabin sonunu..."
-Buddha'nin konusmadan cicek gösterme vaazi.
- Dr.MacPhail: "Biz burada daima ulusal ekonomimizi ve teknolojiyi insanlara uydurma yönünde karar verdik. Halki ekonomi ve teknolojiye uydurmak yönünde degil...
...
28 Ekim 2015 Çarşamba
Tırmanma
5 yasindan beri tirmanma kursuna gidiyor. Gecen 3 yil ciplak elle, aletsiz tirmanma kursuydu. Bouldering diyorlar o türlüsüne. Bu yil aletli, özel kemerli ve ipli tirmanmaya gecti. Bu ikisi birbirinin öncülü ardili degil. Aletsiz tirmanma tamamen ayri bir uzmanlik alani. Bu yöntemle gökdelenlere tirmanan gencler var. Bu türlüsüne Roofing deniyor. Illegal. Dertleri tam ne, bilmiyorum. Deli olduklarini düsünebiliriz ama bir belgeselde gördüm, aksam haberlerinden tanidigim bazi insanlardan daha akli basinda göründüler bana.
Simdi aletli tirmanmada daha yakindan izliyorum oglani ve kursa katilan diger cocuklari. Sadece fiziksel kondisyonu gelistiren bir spor degil. Bütün kaslar calisiyor, hem de müthis calisiyor, o ayri hikaye. Fakat ayni zamanda koordinasyon, dikkat, organizasyon, planlama gibi beceriler de gelisiyor. Cüsselerine bakarak 5 yasinda oldugunu söyleyebilecegim cocuklar, mini mini cocuklar, ciddi ciddi planlama yapiyor, kendilerini duvarin sartlarina ve cevrelerindeki diger cocuklara göre koordine ediyorlar. Evet tek kisilik spor gibi görünse de bir yandan, aslinda kesinlikle takim oyunu. Futboldan daha fazla takim oyunu. Duvari ortak kullanmalari ve birbirlerine zarar vermemeleri gerekmesi bir yana, bütün cocuklar bir saatlik egitim boyunca üc kisilik gruplar halinde, üc ayri rolü de talim ediyorlar her hafta. Cocuklardan biri tirmanirken diger ikisi asagida onun ipini güvenli sekilde tutuyor, asagiya inis icin kendini saliverdiginde de güvenli inisini sagliyor. "Schutzengel" yani koruyucu melek deniyor asagidaki o iki cocuga. Böylece cocuklar sosyal iliskinin de ötesinde bir örüntüde hem birbirlerine güvenmeyi, hem de baskalarinin güven duyacagi bireyler olma sorumlulugunu almayi ögreniyorlar. Sonra türlü türlü dügüm atmayi ögrenmeleri gerekiyor. Benim oglan hararetle dügüm atma tekniklerini ögrenmeye kafa yoruyor bugünlerde.
Bir yandan icime Cetin Altan'in dedigine benzer seyler doguyor. Her köye tenis kortu hayali kurardi hani. Her köye tirmanma duvari keske diyorum :) Öte yandan absürd geliyor. Ne bileyim...
Daha da öte bir yan var öte yandan. Köyde büyüdügünü bildigim pek cok kisi buna cok benzer dogal deneyimlerden bahseder. Dere kiyisina inip cikma, tepeye, kayaliklara tirmanma, yürüyerek yaylaya cikma... Dereyi aldilar, kayaligi aldilar, yayla yoluna asfalt döktüler, yerine bir tirmanma duvari koysalar cok mu?
Cünkü bunun iyi geldigini hissediyorum. Cünkü bunun önemli oldugunu hissediyorum . Fiziksel, beyinsel ve sosyal cabalamanin bu türden bir aradaliginin, bu fiziksel, zihinsel ve duygusal "challenge"i deneyimlemenin... Her derde deva aspirin oldugunu ilan etmiyorum. Bütün cocuklar tirmanmali demiyorum. Fakat cocuklar ne kadar da tüm bunlari deneyimlemeden büyüyorlar. Bir aradaligini gectim, ayri ayri bile deneyimlemiyorlar neredeyse... Artık tepelere, kayalıklara tırmanarak büyüyen çocuklar değiliz. Ister istemez bir karsilastirma yapiyor zihnim. Ister istemez sorular uyaniyor aklimda. Oglum duvarin en yüksek kismina henüz cikamiyor. Yukarilarda cikintilarin azaldigini, basacak yer bulamadigini söylüyor ki, disaridan bakan bana göre durum öyle degil. Sanirim yukarilara ciktikca korku da yükselmeye basliyor icinde ve bu da durumu tam degerlendirmesine engel oluyor. Kurs ögretmeni hicbir zaman zorlamiyor. Istedigi zaman asagiya koruyucu meleklere seslenebilir ve onlarin yardimiyla güvenle asagiya inebilir. Ama bir gün en yukariya tirmanmayi basardiginda, bunu korkusuna ragmen basardiginda ve yukaridan asagiya baktiginda ve orada durup buraya bakmayi deneyimlediginde ve sonunda koruyucu meleklere seslendiginde ve kendini asagi onlara duydugu takimdas güvenle sallandirdiginda ve asagiya indiginde ve bir digerinin yukariya dogru tirmanmasi sirasinda aslinda gayet de sıkıcı bir is gibi görünen koruyucu meleklik rolüne büründügünde ne hissedecek? Ve o duyguyla büyümeyi basarirsa nasil bir yetiskin olacak? Ne kadar absürd gelirse gelsin kulaga, her "köyde" bir "tirmanma duvari" olsaydi, nasil yetiskinler olurduk biz?
Dipnot: Üc gün ugrastim su yaziya. Yazdim, cizdim, sildim, dagittim, toparladim, dagittim. Alt tarafi oglanin fotografinin altina "tirmanmak cok iyi bi sey" minvalinde iki satir yazacaktim. Her günün sonunda yayinlamaktan vazgectim. Bugün ücüncü gün. Sıkıldım, yayinlayacagim. Üstelik bu sabah ilginc bir sey oldu. Elimdeki ütopik kitapta kayaliklara tirmanmanin bir tür ergenlige gecis ritüeli gibi kullanildigina dair bir bölüm okudum. Tesadüfe bak! Sanirim tam olarak böyle bir seyi anlatmaya calisiyordum. Ya da en azindan "tirmanmak cok iyi bir sey"...
10 Ekim 2015 Cumartesi
Pay
"Bir toplumun üyesi olarak onun hatalarındaki kişisel payımız genel olarak daha sonra dışarıdan bakanların bize biçtiğinden çok daha azdır. Öte yandan sözkonusu kişisel pay kendi kendimize itiraf ettiğimizden de daha fazladır."
Hannah Arendt
23 Eylül 2015 Çarşamba
Döne döne okuma
Üzümünü ye, bagini sorma demisler arkadas.
Kütüphanede rafta her yeni Erich Fromm kitabi bulusumda "aa, böyle bir kitabi da mi varmis, katalogda da vardi da ben mi görmedim?" diye sormuyorum hic.
Bu kitap bagini sormadigim üzümlerden.
Bu mevsime, bu "proce"ye, bu ruh haline, bu gündeme, dis dünyanin bu günlerine nasil da uydu.
Fromm kitabi 1964'de yazmis. Ingilizce orijinali "The Heart of Man. Its Genius for Good and Evil" adiyla basilmis. Almancasi "Die Seele des Menschen: Ihre Fahigkeit zum Guten und zum Bösen" adiyla 1979'da yayimlanmis. Türkce'sinin adi ise "Sevgi ve Şiddetin Kaynagi". Böylece kitabi bulamama olasiligini elinden aliyorum sevgili okuyan :)
1960'larin ortasi. Ikinci Dünya Savasi sonrasi. Soguk savas yillari. Atom savasi korkusu. Fromm diger kitaplarinda oldugu gibi böyle bir dönemden, böyle bir cercevenin icinden sesleniyor bize. Buna ragmen tespitlerini kendi cagimiza uygun buluyor olmamiz, kitabin hala güncel olmasi ne kadar da ilginc ve ne kadar da yazik sevgili okuyan.
Fromm'un birinci bölümdeki temel sorusu insan kurt mudur, kuzu mudur? Insan özünde iyi midir, kötü müdür? Evet, bu soru caglardan bagimsiz sanirim. Her daim soruyor olacagiz. Seni bilmem ama bugünlerde ben tekrar tekrar soruyorum sevgili okuyan. Kitap iste bu temel soruyla basliyor.
Ikinci bölümde siddet eyleminin cesitli sekillerini tartisiyor yazar. "Nefsi müdafaa"dan "kana susamak"a , "oyun gibi siddet"ten "intikamci siddet"e kadar insanoglunu siddete yönelten ve bir psikanalizcinin yakindan bilip tanigi siddet sebeplerini önümüze seriyor. Ve sonunda tüm bu siddet eylemlerinin az ya da cok dogal, dogamiza uygun ve "selim" (iyi huylu) siddetler oldugunu belirtiyor. Iyi de öyleyse kötü ne sevgili okuyan?
Kitabin izleyen üc bölümü Fromm'a göre "gercek" kötünün genis bir tarifinden olusuyor. Bunlar, bu üc sey gercekten kötü, cünkü dogamiza aykiri, insan olusun disinda ve patolojik seyler sevgili okuyan. Dinle:
3. Bölüm:Yasama sevgisine karsilik ölüm sevgisi . Yasam sevgisi dogamiza uygun. Ölüm sevgisi dogamizin disinda. Fromm burada "nekrofili" terimini psikolojide bilinen "ölüsevicilik" anlaminin ötesinde ölüme, ölüye, ölümcül süreclere, savasa, yikiciliga ve bunun gibi seylere merak, ilgi, karsi durulamaz bir egilim ve son noktasinda sevgi duymak anlaminda kullaniyor. En bilinen örneginin Hitler ve Stalin oldugunu söylüyor. Bu egilimin mottosu ise Ispanyol ic Savasi'ndan geliyor: "Viva la muerte!" (Yasasin ölüm!) Burada bahsedilen yasam sevgisi, ölümü yadsimak, gözardi etmek, "hep yasayalim , hep tat alalim dünyadan, ölümü düsünmeyelim, lay lay lay" degil. Fromm Estes'in KKK'da bahsettigi türden bir Yasam/Ölüm/Yasam döngüsünün tabii ki farkinda. Daha cok Dürr'ün bahsettigi sekilde "yasamakta olani daha da yasam dolu kilmak" türünden bir yasam sevgisinden bahsediyor. (Kitaplar bazen birbirine ne güzel, nasil da dügüm dügüm, ilmek ilmek baglaniyor, degil mi sevgili okuyan?) Hatta bir baska kitabinda "Gercekte yasam ne, ölüm ne, aktif olmak ne? pasif olmak ne? Aktif görünen pasiflerden, pasif görünen aktiflerden ne haber? Diri görünen ölülerden, ölü görünen dirilerden ne haber?" diye soran da Fromm degil miydi?
4.Bölüm: Narsizm (Bireysel ve Toplumsal düzeyde). Freud'a ve onu izleyen psikanalistlere göre bebek narsisttir ve bu dogaldir. Anne karnindan itibaren yasamin ilk döneminde bebek (insan) dis dünyanin ve onun kendisinden ayri/bagimsiz bir varolus icinde oldugunun farkinda degildir. Buna primer narsizm deniyormus. Yasamin daha ileri dönemlerinde kisi hala "ben" ve "ben olmayan" arasindaki siniri cizemiyor, bu ikisinin ayriligini kabul edemiyorsa, dis dünyayi kendisinin bir parcasi olarak algilamaya devam ediyorsa, daha ötesi dis dünya kisi icin reel olarak varolmayi sürdürmüyorsa bu da sekunder ve patolojik bir narsizm imis. Fromm'a göre Misir firavunlarindan, Roma imparatorlarina , Hitler'den Stalin'e pek cok lider bu dertten muzdaripmis. Narsizmin kisinin sahip oldugu seylere ve özelliklere dogru yayilmasi cok görülen bir özellik. Kendi vücuduna, kendi fikirlerine, kendi cocuklarina, kendi ürettiklerine, kendi mülkiyetinde olan seylere ölcüyü asan ve rasyonelligin ötesine gecen düzeyde hayranlik ve sevgi duymak patolojik narsistik kisilikten kaynaklaniyor. Kendini, fikirlerini, cocuklarini, ürettiklerini bir dereceye kadar sever tabii insan. Bu varligini devam ettirme, hayatta kalma dinamikleri acisindan gereklidir de hatta. Burada bahsedilen örnegin cocugunun hatalarini göremeyen, ürettiginin bozuk, düzeltilmesi gereken taraflarini, fikirlerindeki aksayan yanlari göremeyen bir narsizm.
Eger narsizm bir toplu cilginlik halini alirsa, bir grup insan kendi grupsal özelliklerini (millet, renk, irk, din, sosyal renk, ekonomik düzey vb) ölcü disinda begenmeye baslarsa ve kendini bu gruba aidiyetle bir üst noktaya tasirsa alarm canlari calmaya baslamali. Arkasindan radikallikten yikiciliga ne gelecegi belli olmaz cünkü. Grup narsizminde grup eger narsizminden (sembol, simge, özellik, lider) yana yara alirsa, asiri bir öfke, intikam ve yikicilik duygusu aciga cikabilir. Fromm'a göre bütün hümanist dinlerin (semavi dinler ile budizm ve taoizmi bu kategoriye sokuyor) temel amaci insanin yapisindaki narsizmi asabilmesidir. 18.-19. yy.'in pek cok filozofu da (Spinoza, Leibniz, Rousseau, Herder, Kant, Goethe, Marx) "tek bir insanlik" ve "her insanda tüm insanlik" türünden hümanist fikirlerin etrafinda dolasmis, ayricalikli grup fikrine karsi durmustur.
5.Bölüm: Inzestuöse (Aile ici) bag(ım)lılık: Fromm burada bir kez daha günlük hayatta dar anlamiyla kullanilan bir psikolojik terimi daha genis bir anlamla kullaniyor. Kastettigi Freud'un Oidipus kompleksini de kapsayan ama cocukta bu kompleksin gelismesinden bile önce var olan; anneye, ana kucagina yönelik bag(im)lilik. Burada anne cocugun fiziksel annesi olmak zorunda degil. Normalde annenin karsiladigi fiziksel ve duygusal ihtiyaclari (besin, sicaklik, koruma, sevgi, güvenlik) karsilayan, cocugun yasaminda anne rolünü oynayan bir baska kadin ve hatta kimi özel durumlarda bizzat baba olabilir. Cocukluk döneminin bu dogal egilimi de ayni narsizm gibi yetiskinlige gecis döneminde asilmalidir. Her kus birgün yuvadan ucmasi gerektigini bilir. Ucmak istemeyenleri de anne kus yuvadan asagi birakiverir. Insan annelerinde bu icgüdüsel bilgi bazen kaybolabilir. Fromm'un özellikle anneye yönelik "inzestuöse bag"i bana okurken KKK'daki "fazla iyi annenin öldürülmesi"ni animsatti. Her insan evladi, eger fazla iyi annesi onu yuvanin kenarindan asagi birakmiyorsa, bir noktada o fazla iyi anneyi tirnak icinde öldürmelidir. Fromm'a göre insan isikla anne kucagi (ve hatta anne karni), macerayla güvenlik, riskle koruma, bagimsizlikla bagimlilik arasinda bir secim yapmak zorundadir. Normal sartlarda her insan ergenlik döneminde bu sürecten gecer. Bazi toplumlarda özellikle erkek cocugun anaya ve aileye bagliliktan saglikli kopusuna özel ritüeller eslik eder ( Bkz. Under Saturn's Shadow) . Ancak bazen bu saglikli kopus gerceklesmez veya baska (patolojik) sekillere bürünür. Anneye bagliligin devami veya genis aileye, kabileye, belli bir irka, halka, belli bir dine, belli bir politik partiye annelik rolünün yüklenmesi gibi. Toplumsal düzeyde, büyük kalabaliklar koruma, sicaklik, aidiyet, sevgi gibi ihtiyaclarini bunlardan karsilama egilimine girer. Burada sürec kisisel narsizmin toplumsal narsizme dönüsmesine benzer dinamikler esliginde olur. Bu bag(im)liligin ilginc bir yönü "anne"ye duyulan derin sevginin öteki yüzünün ondan duyulan büyük korku olmasidir. Anne besler ,doyurur ama ona karsi tamamen savunmasiz oldugumuz da bir gercektir. (Fromm belki bilmez ama biz biliriz, anne dövünce "anneee!!!" diye aglanir) Normal bir dinamik olarak "doga anne" yasatir, "doga anne" öldürür. Bagliligin son noktasinda, yani simbiyozda insan/cocuk kendini "anne"de kaybeder. Simbiyozda "sen" ve "ben" arasindaki cizgi kayboldugundan baglilik veya bagimliliktan bile bahsedilmez. Bilincaltindaki bu tür egilimler okyanusta bogulma veya toprak tarafindan yutulma seklinde rüyalarla kendini gösterir. Bu tür rüyalarda korku, dehset duygularina ayni anda derin nese duygusunun eslik etmesi ilginctir. Narsizmde oldugu gibi bu egilimde de kisi rasyonel düsünme ve hem kendini hem de "öteki"ni (anneyi, idolü) ayri, bagimsiz bir varlik olarak görebilme becerisini yitirir.
Eger bu üc patolojik egilim (nekrofili, narsizm ve inzestuöse bag(im)lilik) bir insanda veya bir grupta bir arada görülürse Fromm buna "Çürüme sendromu" adini veriyor. Iste asil kötü bu. Eger bireyler ve toplumlar dogal olan yasama sevgisi, narsizmin asilmasi ve anneye, (aileye, topraga...) duyulan bag(im)liligi asip bagimsizliga erismeyi saglikli bir sekilde deneyimliyorsa buna da "Büyüme sendromu" adini veriyor. Dogamiza uygun olan bu oldugundan asil iyi de bu. Normal sartlar altinda insan bu ikisinin tam ortasinda duruyor. Büyüme sendromuna götüren her asama progresyona/ilerlemeye dahil, cürümeye götüren her egilim ve asama da regresyona/gerilemeye dahil.
Bitti mi? Bitmedi. Daha Özgürlük, Determinizm, kader ve insanin kaderini eline alisi üzerine harika bir 6. bölüm var. Özellikle özgür irade, zorunluluk, kaderin ördügü ve insanin ördügü aglar, karma, determinizm, indeterminizm, alternativizm, vb. konulara ilgi duyanlar okumali. Ama ben birazcik yoruldum, burada birakiyorum, şuracığa bi parmak bal çalıp kaçıyorum, oldu mu sevgili okuyan? :)
Dipnot: Neden proceye dahil? Cünkü yasama ve diri olana duyulan sevgi üzerine. Cünkü dünyayla hesabimi temize cekecegim demistim. Iyilik ve kötülük hesaba dahil. Cünkü oraya buraya bana iyi gelen seyler birakacagim demistim. Fromm bana hep iyi gelir.
(Bkz #bizimkizfrommokurdönerdöneryineokur :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)