7 Ağustos 2015 Cuma

Salyangozun sırtı



Bu biraz anlasilmaz olabilir,
tam nasil anlatabilecegimi bilemiyorum.

Bir süre önce icimde herseyden sikayet eden bi taraf uyandi.
Böyle seytanin avukati, böyle herseye muhalif, böyle herseye bidir bidir etmeye merakli bi taraf...
Ilginc bi tipti, susmaya pek merakli degildi, en hosgörülü, en yumusak tarafim degildi.

Ben biraz yorgunum itiraf edeyim, üst üste binen kafa yorgunluklari var, bazi birikmislikler var, cok savasamadim kendisiyle, saldim orta yere... Her sey gözüne batiyordu, ona satasti, buna söylendi, ötekiyle tam mutabik degildi zaten, berikine de karsi cikti.

Hepimizin icinde öyle bir yer var sanirim. Birbirini tetikleyen, birbirini görünce ortaya sacilan, birbirinin  uzlasmaz enerjisinden beslenen. O tetiklene tetiklene büyüyen enerjiyi sevmedim fakat, bir yere varmayacagini da anladim. Haddim bildirildi, haddimi bildim, oturdum. 

Simdi icimde baska bir yer uyaniyor. Bu seferki gözlemci tabiatli, sessizce oturup seyretmeye egilimli, su meshur "observer" olabilir, ve hatta olsa iyi olur. Bakacak, izleyecek, döngüleri farketmeye calisacak. Hicbir seyin yeni olmadigini söylüyor ötekine, "hersey tekrarliyor, neye itirazin, neyin elestirisindesin, neyi begenmiyorsun?" diyor. "Otur izle". "Icimde bir yara var" diyecek belki öteki. Bu yenisi de ona "icindeki yarayla otur ve izle" diyecek.

Bir iki hafta önce icimde bir yer susanlara kiziyordu. Her yere, herkese söyleyecek bir seyi vardi.
Simdi zerafetle susabilenlerle beraber ben de susabilmeyi ögrenecegim.

Bana felaketlerden bahsetmeyiniz."Aaa, bak kelebek" diyecegim.
Bana kötülüklerden bahsetmeyiniz. "Hah, yaprak miydi o düsen?" diyecegim.
Cok cok eskiler bi kaplumbaganin sirtinda yasadigimizi söylediklerinde yanilmislardi. Hayir, kaplumbaga nereden cikti, bir salyangozun sirtinda yasiyoruz biz. Kötülükler ve felaketler, iyilikler ve güzellikler salyangoz kabugunun cizgilerine yerlesmis. Döner döner dururlar.
Anladim ben. Bana bildirdiniz. Size tesekkür ederim.
Icimde bir yarayla, cok cok eski ve oldukca yeni bir gözle, susmayi talim eden bir dille, bütün olup biteni izleyecegim.

Cok anlatamadim sanirim. Aksi gibi böyle üstü kapali yazilari baskalarinda okuyunca da hic sevmem.
Pardon?  Kus mu dediniz?
Evet, az önce şu daldan havalandi.
 

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Lost

Inziva günlerinden... 
LOST
Stand still. The trees ahead and bushes beside you
Are not lost. Wherever you are is called Here,
And you must treat it as a powerful stranger,
Must ask permission to know it and be known.
The forest breathes. Listen. It answers,
I have made this place around you.
If you leave it, you may come back again, saying Here.
No two trees are the same to Raven.
No two branches are the same to Wren.
If what a tree or a bush does is lost on you,
You are surely lost. Stand still. The forest knows
Where you are. You must let it find you.
David Wagoner

Senle ben


Iste bu uzun otlar, bu yikik agaclar, bu yikik agaclara tutunup büyüyen otlar, bu agustos böcekleri, bu örümcek aglari, bu sessizlik, bu ögle sicaginda büyük agacin serin gölgesi, iste bu yabanilik, bu ürpertici ıssızlık, bu sarip sarmalayan yuva... Iste bunlar hep cocuklugum.

Tam burasi ve tam simdi. Zamanin ve mekanin disinda seninle tam simdi ve tam burada bulusabiliriz. Ben simdi kirk yasimi asmis da olsam ve seni ben dogurmus da olsam, ikimiz tam burada iki cocuk olabiliriz. El ele tutusup o kütügün üzerinde cambazlik oynayabiliriz. Sen cikolatali donut yesen de ben peynirli ekmegimden vazgecmeyebilirim. Önemli degil, bu ürpertici issizligi, bu serin gölgeyi, bu agustos böceklerini ve bu sarip sarmalayan yuvayi senle ben bir nefeste soluyabiliriz.

1 Ağustos 2015 Cumartesi

gül açar çünkü açar

Güle dair bir neden yok, gül açar çünkü açar
Ne gözetir kendini, ne görülmek arzular
"Die Rose ist ohne Warum.
Sie blühet, weil sie blühet.
Sie achtet nicht ihrer selbst,
fragt nicht, ob man sie siehet."
Agnelius Silesius

Kasein Tutkali




Sütten elde edilen kasein tutkali...

1 bardak süt isitilir (buhar cikacak)
2-3 kasik sirke ile kesilir. Biraz karistirilir ki sivi ve kati kisim iyice ayrilsin.
Kati kisim süzgecle alinir.
Üzerine bir cay kasigi kadar kabartma tozu ve kabarciklar bitene ve belirgin bir tutkal kivami olusana dek az miktarda su eklenir.

Bu tutkalla kagit kagida ve cama yapistirilabilir. Mutfakta kavanozlar bu tutkal kullanilarak etiketlenebilir.
Cünkü dogal malzemeden, cünkü kolay, cünkü suyla temas edince hemen temizlendiginden sinir bozmuyor. Isi bitince kavanozlar yine tertemiz.
Test ettim onayladim.

Her zamanki gibi en dogal, basit ve pratik cözüm bir cocuk kitabindan...

FB-11.3.2015 

Wilde Türkei - Yabani Türkiye - belgesel




Wilde Türkei - Yabani Türkiye  1 ve 2
Türkiye'de yabani doga üzerine Almanca belgesel, harika cekimler.
Az bilinen hayvan türleri, Istanbul üzerinden gecen göcmen kuslar, Carettalar, yörükler, anemonlar, muscariler, yabani lale ve orkideler...
Almanca bilmeyenler de izleyebilir, Ingilizce bilmeden Discovery seyrettiginizi varsayin smile ifade simgesi

'pars pro toto'


In jedem Teil finden wir das Ganze.
Derler ki, her parçada bütünü bulmak mümkündür.
'pars pro toto'

Bu da böyle bi fotoğrafımdır.


FB-2.4.15

31 Temmuz 2015 Cuma

Nokta vurusu


Adamcegiz zaten iki cami arasi beynamaz. Yasarken omuzlarda tasinmadigi malum. Simdi bunlari alintilamakla benim basim da göge erecek degil, orasi kesin. Öyleyse niye? Sasirtici bir nokta vurusu diye... Üstelik 345 yil öncesinden yapilan bir atisla. Dogru mu okuyorum diye dönüp bir de Türkce'sinden baktim. Evet, aynen de öyle söylüyor. Aklimizin bir kösesinde dursun da dedim, her "bre zindik, bre saygisiz, bre ..." dediklerinde "ne ilgisi var? niye böyle oluyor?" diye hop oturup hop kalkmayalim, iste bunca senelik huyumuzmus, bilenler biliyor, biz de bilelim de serin duralim istedim.  Iste böyle... 



Almanca alinti "Um solchem Übel..." den paragraf sonuna kadar, Türkce alinti "Bu nedenle dinin..." den paragraf sonuna kadar...


Ölmeden önce okunacak bin besyüz seksen yedi kitap!

Sosyal medyada paylasilan okunasi kitap listelerini gören de okuya okuya bi hal oluyoruz, elimizdekiler öyle cabuk tükeniyor ki, ne okuyacagimizi bilemiyoruz sanir. Birlikte ne sevinip göge, ne üzülüp yere bakabiliyorsak bari birlikte dizdize oturup kitap okusak diyecegim geliyor ya, okumuyoruz, okuyamayiz, ondan oluyor ya zaten bütün bunlar. Töööbe Allaam yaa.

28 Temmuz 2015 Salı

Sorun nerede?

Haftasonu ormana gittik. Hangi orman dersen, ne yanit verecegimi bilemiyorum. Her gidisimde biraz daha emin oluyorum ki, Heraklitos hakliydi: Ayni ormana iki kez gidemezsin.


Alerji sezonu bi gecsin, su sicak dalgasini bi atlatalim derken bu yilki ilk gidisimdi diyebilirim. Hava 
acik ama serindi.


Neredeyse hic bulut yoktu. 


Hindibalar karsiladi yolumu :)



Bi keci gecen sefer bizi kovalamisti :) Bu kez koyunlarla kecilerle samimi bakismalara girisebildik :) 


Gökyüzünde bir agacin altindan bakmak her zaman güzel. Ne agaci oldugunun ne önemi var.



Dallar türlü meyvedeydi.




Toplayip torbamiza doldurdugumuz yabani elmalardan, eriklerden kimse hesap sormadi, ücret istemedi. Yol boyunca topladiklarimizdan yedik, evden getirdiklerimiz icin yine  "ne gerek vardi" dedik.
Orman, insanligin ilk ve kadim cenneti, hesap sormadan, ücret istemeden doyuruyor, hep unutuyoruz.




Floradan bi kuple :)


Bu incecik dali cözemedim :) Gövdeye ve görebildigim kadariyla üstteki dallara bakarak agacin kayin oldugundan emin gibiyim, bu incecik dalsa bir akcaagac dalina benziyor. Güzel ördek yavrusu :) Gitmis baska agaca yerlesmis :) Sanki...



Bazi yerlerde durup ormanin sesini dinledim...



Kayin....


Bir kac yil önce siddetli bir firtinada cok hirpalandi bu orman. Simdilerde toparlaniyor. Üst kismi kesilmis kayin agacinda bir gözeden hayat fiskiriyor. 


Lale agaci. Buranin egzotiklerinden. Cok seviyorum.


Ormanda böcekler, sinekler, arilar cok aktifti bu sefer, sürekli etrafimizdaydilar. isirganlar dersen, her yerde kollarini uzatiyorlar. Ama korkuya gerek yok. Cünkü bütün patikalar böyle :) Ilk yardim kutumuz ormanin kendisi :) Sinir otlari hemen egilip elimizi uzatma mesafesinde... 


Sinir otu...


Agacta yosunlar...


Dag tas bögürtlen dolu, ama daha olmadilar...



Orman hep baska olsa da, mola yerimiz hep ayni gölün kiyisi :)



Emektar sirt cantasi, konu mankeni olarak...



Dönüs yolunda bugday tarlalari....

Bitirirken ormanda degil ama bugün sehirde okudugum bir cümleyi paylasayim: 

Ama nefes aldığımız gibi yaşarsak, alıp vererek, gelmesine ve gitmesine izin vererek, sorun nerede?* 

Yine ormana gittim, yine bir baska ormana...
Orman yine ayni ormandi bir yandan.
Yine doyuran ana, 
yine yaralara sifa,
yine sorulara cevap olsun diye sorular soran orman:
Sahi sorun nerede? 


*Kurtlarla Kosan Kadinlar, Clarissa P. Estes



27 Temmuz 2015 Pazartesi

Kalbin Sirlari




Abgründe des Herzens, Halil Cibran'in Kalbin Sirlari ( Secrets of the Hearth) adli kitabindan secme hikayelerden olusuyor. 1983, Walter Verlag basimi. 7 hikaye var icinde.

Kölelik'i büyük ölcüde paylastim. Seytan, yolda ölmek üzere olan seytanla karsilasan peder Samaan'in trajikomik öyküsü. Deli Johannes, Seytan'in devami gibi okunabilir, cok evrensel bir hikaye, gerci Johannes'i delirtemiyorlar, deli yaftasi yapistirdiklariyla kaliyorlar ama esliginde "Beni Siz Delirttiniz" de dinlenebilir. Hirsli Menekse, insanin öyküsü sanirim. Örtünün Altinda icin de bir baska acidan ayni seyi diyebiliriz. Zehirli Bal bir Agatha Christie romani da olabilirdi. Bayram Aksami anlayana bogazda bi yumruk.

Kalbin Sirlari Türkce'ye de cevrilmis. Ingilizce tam metni artik telif haklari korumasindan ciktigi icin internetten erisilebilir. Okumak icin bir engel yok, okuyun hanimlar beyler...

Neye?

30 yildir Zürih sokaklarinda gizli gizli ebegümeci ekiyormus. Yaptigi işe gerilla bahcivanliktan cok cicek grafitisi adini uygun görüyormus. Bir insan ömrünü neye vermeli?

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Kölelik üzerine

Halil Cibran'in Secret of the Hearts / Kalbin Sirlari adli kitabindan Kölelik adli yazinin  büyük bir kismi... Orasini mi not alayim, burasini mi not alayim derken, bir  baktim ki epey bir paragraf, dur, cevirip bloga not alivereyim dedim kendime... Ingilizcesinden tam metni , okumak isteyenler icin örnegin burada...

KÖLELİK

Insanlar yasamin kölesidir. Kölelik günlerini sefalet ve  izdirapla doldurur, gecelerini aci ve gözyasiyla.

Ilk dogdugum günden bu yana yedi bin yil gecti. O günden beri kölelerin yasamlarini gözlüyorum, agir zincilerini nasil sürükleyerek tasidiklarini.

Isik ve gölge icinden gecerek Dogu'da ve Bati'da gezindim. Medeniyletlerin kalabaliklarini, nasil isiktan karanliga dogru hareket ettiklerini gördüm ve  hepsi köleligin boyundurugunda egilmis, asagilanmis ruhlar tarafindan cehenneme sürükleniyordu.  Güclüler kelepcelenmis ve zorlanmis, inanclilar dizleri üzerinde putlarina ibadet halinde. Insanlari Babil'den Kahire'ye, Ain Dur'dan Bagdat'a takip ettim, her yerde kumlarda zincirlerinin biraktigi izler dikkatimi cekti. Gelgec zamanin hüzünlü yankisini kesintisiz olarak kirlarda ve vadilerde duydum.

Tapinaklari ve kurban yerlerini ziyaret ettim, saraylara girdim ve tahtlarin önünde oturdum. Ciragin nasil zanaatkara kölelik hizmeti verdigini gördüm; zanaatkarin isverene, isverenin askere, askerin prense, prensin krala, kralin din adamina, ve din adaminin idolüne/putuna. Put seytan tarafindan balciktan yapilmisti ve bir tepenin basina dikilmisti.

Zengin evlerine girdim ve yoksul kulübelerine konuk oldum. Analarinin gögsünden köleligin sütünü icen kücük cocuklar buldum ve alfabeyle beraber köleligi ögrenen daha büyüklerini.

Kizlar kisitlama ve direncsizlik elbisesi giyerler, kadinlar gözyaslari icinde itaatin ve yerine getirilecek yükümlülüklerin dösegine geri cekilirler.

Ganj'in kiyilarindan, Firat'inkilere, Nil'in agzindan Asur düzlüklerine yüzyillara eslik ettim. Atina'nin savas alanlarindan, Roma'nin kiliselerine, Konstantinopel'in yoksul mahallelerinden, Iskenderiye'nin saraylarina... Ve köleligin hepsinin üzerinde zafer dolu ve hasmetli bir cehalet resmi gecidiyle nasil sürüklendigini gördüm. Insanlarin genc erkekleri ve kizlari bir putun ayaklarinda nasil kurban ettiklerini gördüm ve ona "Tanri" dediler. Sarap ve parfüm serptiler heykelin ayaklarina ve ona "Kralice" dediler. Putun resmi önünde tütsü yaktilar, ve ona "Peygamber" dediler. Putun önünde diz cökerek ibadet ettiler ve ona "Kanun" dediler. Idolleri icin savastilar ve öldüler ve ona "anavatan sevgisi" dediler. Kendilerini putun iradesine teslim ettiler ve ona "Tanri'nin yeryüzündeki gölgesi" dediler. Evler ve temeller yikildi ve buna "Kardeslik" adini verdiler. Idolleri icin mücadele ettiler, caldilar ve calistilar ve ona "Basari ve Mutluluk" adini verdiler. Idollerinin ugruna öldürdüler, ve buna "Sonsuzluk" dediler.

Putun bir cok adi vardir ama gercekligi tektir. Pek cok degisik görünümü vardir ama hammaddesi tektir. Gercekte o bir nesilden digerine miras birakilan sürekli  bir eziyettir.  

*
Kör köleligi buldum, insanlarin bugününü gecmislerine dügümlüyordu ve onlari geleneklere ve adetlere teslim olmaya zorluyordu ve böylece eski ruhlari yeni bedenlerde yasatiyordu.

Dilsiz köleligi buldum, bir adamin yasamini ondan nefret eden bir kadininkine bagliyordu ve bir kadinin bedenini nefret edilen bir adamin yatagina uzatiyordu ve böylece iki ruhu da yok ediyordu. 

Sagir köleligi buldum, kalp ve ruhu boguyordu ve insanlari bir sesin bos yankisina indirgiyordu ve bir bedenin acikli gölgesine ceviriyordu.

Aksak köleligi buldum, insanlarin boyunlarini zorbalarin egemenligi altinda egiyordu, güclü bedenleri ve zayif ruhlari güclerinin araci olsun diye acgözlülügun ogullarina teslim ediyordu.

Cirkin köleligi buldum, bir cocugun zihniyle genis semadan inen... Sıkıntıyla cehaletin, asagilanmayla umutsuzlugun birlikte oturdugu sefalet dolu bir evde. Cocuklar sefil birer insan olmaya büyürler, suclular olarak yasarlar ve reddedilen hor görülen yaratiklar olarak ölürler.

Sanat dolu köleligi buldum, seylere baska isimler veren... Kurnazliga anlamak, bosluga bilmek, zayifliga hassaslik ve korkakliga siddetli geri cevirme adini takar.

Tersine cevrilmis köleligi gördüm, zayiflarin dillerini hissettiklerinden baska türlü konusacaklari sekilde korku icinde kipirdatir. Kaderleri üzerine düsünürmüs gibi yaparlar ama bir cocugun bile katlayip asabilecegi bir cuval kadar bosturlar.

Egrilmis köleligi buldum, bir halki baska bir halkin adet ve yasalarinin altinda boyun egdirir ve egrilme her gecen gün daha fazladir.

Bitmez tükenmez köleligi buldum, suclularin masum ogullarini utanc ve rezillik ile yaftalayan.

Kölelik üzerine her kafa yoran iki gücün öne ciktigini görecektir: Süreklilik ve bulasma tehlikesi

...

24 Temmuz 2015 Cuma

Ne yapalım?







Oglumla yol kenarinda bir ihlamur agacinin hemen altinda bulduk. Saskinlikla inceledik. Cevresinde sahiplerinden de, icindeki muhtemel yavrulardan da iz yoktu. Aklimin terazisinde tarttigim soruyu yüksek sesle soran oglum oldu: "Alalim mi?" O terazinin o kefesine bastirinca elini, karar vermek kolay oldu: "Alalim"

Aldik. Itinayla tasidik gittigimiz yerlere, itinayla eve getirdik. Yosunlardan, likenlerden, otlardan örülmüs, bi kenarina bi ihlamur cicegi takilmis, orta kismi belki de yumusak tutsun diye tahminen insan saciyla dösenmis. Sokakta yürürken rüzgarda ucusan saclarinin nereye gittigini hic düsünmüs müydün?Nefis bi sey, hayran olunasi mimari. Kus beyinlinin biri yapmis. Insan beyinlilerin istedigi zaman neler yapabilecegini hayal edebiliyor musun? Gercekten hayal edebiliyor musun?

Biraz arastirdim internetten. Bir bastankara yuvasi olabilir. Etrafta bolca var zaten. Olmayabilir de. Sen ne dersin?

Üzüntülü bir günümdü. Yoluma cikmasi bile teselli olsun diye, adim gibi biliyorum. Boy boy her acidan fotografini cektim aklimi dagitsin, ucursun diye.

Aklimin terazisinde tarttigim yeni soruyu yine oglum dile getirdi: "Napalim simdi biz bunu?"

Sahi ne yapalım?









İnsanoglu İsa




Insanoglu Isa / Jesus Menschensohn
Halil Cibran
2003, Patmos Verlag

Isa'nin hikayesi. Alt baslikta söylendigi gibi "sözleri ve isleri, onu taniyan insanlarin anlattiklarina göre".

Onu taniyan insanlar?
Havariler -Judas dahil-, annesi, annesinin komsulari, Iranli bir filozof, Yunanli bir eczaci, Maria Magdalena, zengin bi adam, evinin kapilarini ve bir penceresini Isa'ya yaptirmis zengin bir Levi'li, tesadüfen tapinaga ugramis bi adam, Pontius Pilatus ve onun karisi, yüksek hahamlar, 19 yüzyil sonra yasamis Lübnanli bi adam... Herkes kendi dünyasindan bakarak anlatiyor Isa'yi. Herkes baska bir adam, baska bir kisilik, baska bir dünya görüyor onda. Belki de herkes kendisini görüyor.

Güzel kitap. Tarzina abartili olur diye radikal demeyeceksek, öyleyse farkli ve cesur diyelim. Dili yumusak, siirli, tipik Cibran. Isa veya Halil Cibran'la ilgilenenler icin zaten okunmasi gerekenlerden. Öncesinde bir Yeni Ahit okumasi anlasilmasini kolaylastirir mi kolaylastirir. veya tersi, bunu okumak, onu okumaya bir giris olabilir.

19 Temmuz 2015 Pazar


Sanirim Avrupa icin 2015 yilini anlat deseler su fotograf yeterli olacak.
Ne bileyim, daha yarisini ancak gectik ama yine de icimde öyle bir his...

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Yani gercekten...

Oglanin her dogum günüyle beraber yeni bir aydinlanma noktasina erisiyorum.
Gecen sene örnegin bir iyice emin olmustum ki nasil bir cocuk yetistirmek istiyorsan, öyle bir yetiskin olmaktan baska bir sansin yok. Gerisi lüzumsuz bidi bidi...

Bu yil vardigim aydinlanma noktasi anlik bir aydinlanma durumu degil, son 8 yilin birikimi... gecen yillarda fisir fisir söylenirken bu yil gittikce sesini yükselten biri. Icimde... "Ya bi sussana sen, ya yanlis anlayacak okuyanlar" derken...Iste is bu noktaya geldi. Yani gercekten... Susmayacak...Yani gercekten... Yazmasam da olurdu... Yani gercekten...simdi kizabilirsin, yanildigimi düsünebilirsin. Senin kiz veya oglan benimkinin yasina gelince...belki anlayabilirsin.

-/- 

Normal dogum cok güzel, fakat dogal annelik grubunda yarin sezeryana alinmasi karara baglanmis, sadece profil fotosundan tanidigimiz,  40+3'deki saskin ve tecrübesiz anne adayini "Ne sezeryani? Hep paragöz doktorlarin isi bunlar? Sen normal dogurursun!" diye gaza getirmeyelim.

Anne sütü vermek, uzun uzun emzirmek cok güzel, fakat ne yaptiysa sütü yetmemis ve sonunda mamaya ve aile cevresinin "ac bu cocuk, ac!" teranelerine teslim bayragi cekmis ve cocugu 3 veya 5 yasina gelmis annelerde derin vicdan azabi yaratacak tarzda anne sütü propagandasi yapmayalim. 5 yasindan sonra da o anne zaten bizi takmamasi gerektigini anlamistir, kendi kendimizi gerdigimizle kalmayalim.

Doga bilinci asilamak pek güzel, ama isin suyunu cikarip iki yasindaki bebeye "cicekleri koparmayalim annecim, cimlere basmayalim yavru kusum" bidi bidisi yapmayalim. Bunlar 1980 ve 1990'larin "Türkiye'ni temiz tut, yesili koru" kampanyasinin üzerimizde biraktigi derin izler. Cevreyi bitiren cicek toplayip cimene basan yavrular degil global bi takim abiler. Hedefi sasirmayalim. Hedefe yönelik konusurken ise dil aliskanligiyla  "güzel kardesim, yavrucum, annem" gibi sevgi, sicaklik, sefkat ima edecek hitaplar kullanmayalim. Sert olalim, sıkı duralim, kurt gibi hirlayalim.

Cocugu büyütürken mümkün oldugunca az ilac kullanmak, ilac firmalarinin oyununa gelmemek cok akillica, ates de zaten hastalik degil, vücudun savunma araclarindan biri,  fakat adi gecen gruplarda, yüzünü görmedigimiz,  genetik havale yatkinligina dair fikir sahibi olmadigimiz 40 derece atesli cocuklar hakkinda "yok kullanma o paracetamolü, ayak tabanlarina nane yagi sür, alnina sirkeli bez" falan filan demeyelim. Sadece gözünün icine bakarak doktorundan daha iyi saglik raporu yazabilecegimiz kendi cocuklarimiza yapabiliriz fakat.

Evladi saglikli, dogal, organik besleyecegim diye 350 km öteden organik un, dogal zeytin, domates kurusu, nane, bazlama, köy yumurtasi, Avrupa'dan organik bitter cikolata ve o her derde deva yag karisimi var ya hani ondan, bi de calendula kremi, Hindistan'dan (organik pazari dolasarak) hindistan cevizi sütü, hindistan cevizi yagi, himalaya tuzu, Meksika'dan Chia tohumu ... ay daha yazarken icim sisti. Senin cocugunki can da, baskasinin ki patlican mi? Anladin sen onu. Umarim?

Üc yasindaki yavru biz bahcede domates, maydonoz yetistirip, bak bu lavanta, bak bu ihlamur, bak bu tesbih böcegi, kompostta cok yararlidir falan derken ilgiyle dinliyor, sevinc gösterisinde bulunuyor ve bir süre sonra "bu organik domatesler bi harika baba, anne bak bu bi kantaron otu" falan diyorsa iki ihtimal var. Ya her cocuk gibi anne babasini mutlu etmek istiyor ve bunun onlari mutlu eden seylere onay göstermekten gectigini biliyordur. Öyle zekidir bu yavrular. Ya da dogustan derin bir doga sevgisi, ilgisi ve zekasiyla dogmustur. Ona da ayrica bu ekoloji, sürdürülebilirlik, kendine yetebilirlik, botanik, alternatif ekonomi virvirini yapmaya gerek yoktur. Dogal halimize geri dönebiliriz.

Süpermarkette sekerli hazir gidalar reyonunun önünde saglikli dogal beslenme havarisi kesilen yavru icin bkz. önceki paragraf.

Sofrada önüne ne konursa yemekle kalmayip bir de hangisinin ne  icin yararli oldugunu sayip döken yavrucak icin bkz. iki önceki paragraf.

Cocuk yetistirme konusunda pedagog, psikolog, psikiyatrist, tip doktoru tayfasinin her yazdigini uygulamaya, test etmeye kalkmayalim. ADHS hakkinda örnegin birbirinin zittini söyleyen 23 uzman kafa karistirabilir. Bizim cocukta zihin kurami durumu nedir diye örnegin bosu bosuna testlere girismeyelim. Bazi uzmanlar yeni deneylerden bahsediyor, cocuklarin daha dogustan Sally'nin misketi nerede arayacagini bildiklerini ama 'bu annem babam da bi tuhaf, dur ben bi deneyeyim onlari" diyerek bu becerilerini daha sonraki yaslarda göstermeyi tercih ettiklerini söylüyorlar. Bebegi yüzükoyun yatiralim mi, yatirmayalim mi diye sorunca da ve bunun gibi bir dolu mevzuda da bir öyle bir böyle oynatmisti bizi bu amca ve teyzeler. Cocuk 8 yasina gelmeden söylediklerinin aksini iddia edebileceklerini aklimizin bir kösesinde tutalim.

Oglan 9 yasina gelmeden bunun gibi bir kac paragraf daha yazabilecegimi saniyorum. Simdilik burada duralim. Cetin Altan'in cok tekrarladigi cümledir ki, en cok ana babalara gerek: Enseyi karartmayalim.


17 Temmuz 2015 Cuma

Bayram

Cok uzun zamandir bayramlarin eski tadi yok.
Bu bayramin zaten hic tadi yok.

Bayramin Deutsch-Türkisch sarkisi Unterbiberger Hofmusikle'den gelsin.
Dudagimizin kenarina egri de olsa bi gülüs kondursun...



16 Temmuz 2015 Perşembe

Baklava

Google'a "baklagiller" yazmaya calisiyorum, ben bitirmeden önüme "baklava" sonuclarini getiriyor.
Tabi tabi...
Hava sicak, bugün arife, anliyorum ben seni Google.

14 Temmuz 2015 Salı

Sanki ekonomik analistim...

Süddeutsche'ye bakarsan Yunan Basbakani Avrupa ülkeleri önünde egilmis:
Emeklilik maaslarinda kesinti, kamu kurumlarinda özellestirme, vergiler...

Gecen hafta "hayir" mi demislerdi? Bazi "hayir"lar dagdan yankilanip dönünce kulaga "evet" gibi carpiyor.

Bild gazetesine bakarsan Frau Merkel "bizim paralarimiz"la Yunanistan'i kurtariyor. ("Bizim" derken panige mahal yok Türk okuyucu, ekonomik analist Bild'in agzindan bildiriyor)

Isin dönüp dolasip emeklilik maaslarina dayanacagi belliydi. Dünyanin her yerinde öyledir, bir ülkeyi batiranlar bos bos oturan, har vurup harman savuran emeklilerdir. Tamam, Yunanistan'in da genc emeklisi tahminen bizde oldugu gibi coktur, Almanya'dan bakinca feci göze batiyor olmali. Ancak bu kurtarma paketleriyle emekli maaslari arasindaki derin askin evrenselligi kuralini zedelemez.

Isvicre ve Lichtenstein bankalarina yan gözle bakan ekonomik paket hayatimda görmedim.

Evet, Isa'nin dedigi dogru galiba: Olana daha cok verilecek, olmayandan alinacak. "Iki cihanda" da gecerli kural bu olsa gerek.
Cok uzun zamandir stand-by tusuna basilmis elektronik esya hissindeyim.
bekle...bekle...bekle...bekle.........

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Sevgili Günlük,
Bugün sosyal medyada ilginc bir sey oldu.
Uzun zamandan beri ilk kez birisi hayatinda mükemmel gitmeyen, kontrolü disina cikmis bi seyden bahsetmis. Ve hayir, hic bir seyi de protesto etmiyordu.

Tuhaf bi duyguydu. Iyi geldi.


5 Temmuz 2015 Pazar

vebayla kolera arasinda

vebayla kolera arasinda bir secim...
"oxi" desen ne olurdu "nai" desen ne...

30 Haziran 2015 Salı

Enerji fazlasi


Bir de bu acidan bakalim mi?
Cok önemli bir sey söylüyor Ivan Illich.
Kitap: Senlikli Toplum.

FB-15.04.2015

Dağlar ve ağaçlar

Sevdiğim bir hikayedir, daha önce paylaşmış mıydım?:
Bilge bir gün dedi ki: 'Ruhsal gelişmenin üç seviyesi vardır: Duyusal, ruhsal ve tanrısal'
İlgilenen öğrenciler 'duyusal seviyeden ne anlaşılır?' diye sordular.
' Bu ağaçların ağaç, dağların dağ olarak görüldüğü seviyedir.'
'Peki ya ruhsal seviye?'
'O seviyede insan nesnelerin daha derinini görmeye başlar; artık ağaçlar ağaç, dağlar dağ değildir.
'Ve tanrısal seviye?'
'Ağaçların tekrar ağaca , dağların da tekrar dağa dönüşmesidir' dedi bilge hafif bir gülümsemeyle 'işte ona aydınlanma denir.'


28 Haziran 2015 Pazar

...zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya...
Tamam, yeni çocuklar yakışıklı, cool, alternatif filan ama olmayınca olmuyor iste...
Ne olacak bu komşunun hali?

Amaaaan!

Mart ayinda GermanWings ucagi düstügünde "ucakta Türk de var miydi? vardi ... yoktu... kac taneydi? ... Disisleri dedi ki..." minvalinde dönen Türk medyasina cok kizmistim. Dün Bild'in ana sayfasinda iki kez (cünkü gazetecinin önünden iki kez gectik, yoksa ne isim olur Bild'le) "Tunus'taki saldirida ölenler arasinda Almanlar da var " diye okuyunca tepem ayni atisla atti. Amaaaan, birinizi alip ötekinize vursak care olur mu? Sahiller ve ucaklar, camiler, kiliseler ve sinagoglar, alisveris merkezleri ve meydanlar "insan" dolu, "insan", bi anlatabilsek :(
Bazi notlari FB'dan buraya farkina varmadan iki kez tasidigimi farkettim. Bir dikkatlice arsive dalip fazla olanlari silmek gerekse de, ne enerjim, ne istegim var. Böyle de tembel blogger'im , idare ediverin artik. Veya siz rastlarsaniz haber ediverin, sileyim.
Bu kızı seviyorum :) >>>

27 Haziran 2015 Cumartesi

Hesap



2050'ye kadar dünya üzerindeki her insanin yillik en fazla 2,7 Ton CO2 üretme hakki varmis. Miktar degismis olabilir, kitap üc bes yil eskimis ama ardindan gelen tesbit baki: " Kim bu sinirlamayi kabul etmiyorsa, ya iklim korumasina karsi demektir, ya da küresel adalete..."

24 Haziran 2015 Çarşamba

Odur.



Karnı acıkınca yere iner, çalı diplerini eşeler. Midesi hep yere ceker.
Aşka gelince de böyle  civarin en yüksek ve ufka açık noktasina yerlesir; aşkı hep göğe çeker. 
En vefalı arkadaşım odur; 
hüznümün ortağı, tesellim odur; 
umudum odur; 
dersimiz yaşam olunca en şahane ögretmenlerimden biri odur. 
Bi sabah yağmur yağıyordu gün dogarken. Gök gürültüsünü bile dinlemeden söylüyordu şarkısını.
Boyuna bakmadan pervasızdır, korkusuzdur, kahramanım odur. 
Veya yaşamın karşısında gökgürültüsü neyse, kendisinin de o oldugunun gayet farkında,
ve hiçbir gün doğumunu, ama hiçbirini kaçırmaması gerektiğinin farkında, 
bilge odur. 
Zoologlar şarkıcılığı için başka sebepler anlatabilirler bize. 
Benim icin, sırf benim için öttüğünü sandığım odur. 


Kainatta bi yerdeydim...

Bazi yazilar var ki yazmaya ya zamanim yok, ya istegim... Ama aklimi mesgul eden konular olarak tarih(im)e izi düssün istedigim de oluyor bazen. Arada bir yazamadigim yazilari mi listelesem?

Bu ara sunlar var örnegin...

  • Lavantali cilek marmeladinin ne kadar da iyi bir fikir oldugu...
  • Komsunun budayip attigi asma dallarinin bizim mutfakta zeytinyagli yaprak sarmasina dönüsmesinden ve bizim mutfaktan çıkan sogan, salatalik, havuc kabuklarinin onun bahcesinde komposta dönüsmesinden yola cikarak "komsu komsunun külüne muhtactir" sözünün literal anlamiyla da dogru oldugu...
  • Günlük sosyal medya dozajimi minimumda tutma cabama ragmen, yine de bazen savundugu seyden cok (cünkü evet, herkes caninin istedigini düsünmekte özgürdür), düsündügü seyi savunma seklini cok ucuz, cok berbat, cok can sıkıcı buldugum yazilara denk gelmem, sosyal medyada aldigi onay ve begeniyi göz önüne alarak, ayni dili konustugum insanlardan yana süpheye, umutsuzluga  düsmem ve "Günesimden kac!" deme istegiyle dolmam... Kainatta bi yerdeydim...la la la... Bir türkü söylemekteydim... la..la..la (Bi dakka, video kaydinin sonlarinda dinleyiciler gercekten "Hülooooggg" diye mi bagiriyor, yoksa bana mi öyle geldi? :)
  • Baska sebeplerle degilse de, en azindan carpim tablosunu ezberletmeden carpma ögretebilme becerisi sebebiyle Alman egitim sistemi karsisinda sapka cikardigim...
  • 5 yasinda okumayi söken oglanin 8 yas itibariyle "Sen okuuu!" deme huyundan vazgecerek, bazi kitaplari artik bastan sona kendi okudugu ve bu konunun da annelerin bosu bosuna endiselendigi konular listesine eklenmesi gerektigini yolda benden geride olan baska annelerle paylasma istegim...
  • Aslinda tek cocuklu analara, özellikle o cocuk 5 yasindan kücükse sosyal medyada annelik üzerine yayin yapma yasagi getirilmesi üzerine bazi anti-demokratik fikirlerim... (Bebegin ilk disini ve mutfak zeminine unu serpip onun üzerine ilk ciziklerini atma fotografini filan yayinlayabilir, onda sorun yok, hepimiz yaptik iyi kötü...) 
  • Kara tavuklarin ne sahane ögretmenler oldugu... (Himm, bunu belki ayrica ve uzunca yazabilirim..) 
  • Bir sürü iyi film önerisi almis olmama ragmen bir filmi basindan sonuna izleme yetenegimi yaklasik 9 yildir yitirmis olmam sebebiyle izleyememem ve üzünc duymam... 
  • ...

Pifff, bu da  Hindiba'nin yaz(a)mayisini anlatan, yine de basli basina, bir yazi oldu be... Herseyi Karabas gibi, bir Hitit aslani gibi sessizce , yorum yapmadan izlemek ne kadar da zor...

22 Haziran 2015 Pazartesi

çünkü dünyadaki bütün insanlarla tanışmak istiyordum.

Yaklasik iki bucuk yasindayken yürüdügümüz sokaklardaki bahce kapilarini acıp içeri girmeye calisirdi. Tanimadigim semtdaslarim, konum komsum yanlis anlamasin, cocugu cok basi bos biraktigimi düsünmesin diye uyarimi Almanca yapardim. Ilk ögrendigi sözcük "Nein!" olduysa , iste o yüzden. Tam büyüdü, akillandi, unuttu derken bu kez üc bucuk-dört yas civari anaokulundan eve dönerken yürüdügümüz sokaklarda bahce kapilarindaki zilleri calma cabasi basladi. Aciklamaya calisiyorum olmuyor, engellmeye calisiyorum, kolumun altindan kayip denemeye devam ediyor. Kiziyorum olmuyor, "ama annecim, bak olmaz" diye cici cici konusuyorum, olmuyor. Zaten üc bes yil sonra ögreniyorum ki "annecim" demem külliyen hata, daha ordan kaybediyorum. Neyse, bir kac kez basardi o zillere basmayi. Bazen zil bozuktu, bazen ilgili sahis evde yoktu, bazen de ben o kadar yorgun ve sinirliydim ki olay mahallinden hizla uzaklastim. Herhangi bir semtdasla bu baglamda yüzyüze geldigimiz olmadi.

Bir kac gün önce bu kez büyümüs ve durulmus bir okul cocuguyla ayni sokaklarda yürürken aklima geldi birden, "cocugum sen kücükken böyleyken böyle yapiyordun, hatirliyor musun? derdin neydi? zile basmak mi ilginc geliyordu? bizim kapinin ziline bastirsaydik sana istedigin kadar, bak simdi aklima geldi" dedim. 

Gülümsedi.
"Animsiyorum" dedi "cünkü dünyadaki bütün insanlarla tanismak istiyordum."

Icim cizz etti. Kötü oldum. Aklimin bir kösesi hep bu ihtimal üzerinde durmus, ben onu hep öteye kovalamistim. Hatta kücük cocuklar zillerine bastiginda kapiya cikip "aa, merhaba, gel tanisalim seninle" diyen yetiskinlerin oldugu bir sehir, bir dünya hayal etmistim oglana cemkirirken.

Dünyadaki bütün insanlarla tanismak  isteyen ufku genis, yüregi genis cocuklar icin biz yetiskinlerin kurup tasarladigi citli, kapili, zilli sehirlerde büyümek ne kadar da zor.

Ve siz oglumla tanisma sansini yitirdiginiz icin ne kadar da eksiksiniz.

21 Haziran 2015 Pazar

Yazının tarihi



Geschichte der Schrift
Harald Haarman
C.H.Beck, 2002

Bu kitabı gecen ay mı ne okumuştum,  arada kaynamis... :) Bize daha önce sayilarin tarihini anlatan Haarman, bu kitapta da yazinin tarihini anlatiyor. O kitapta oldugu gibi bu kitapta da Tuna Medeniyeti diye bir seyden bahsediyor. Mezopotamya'dan da önce sehir benzeri yerleskeler kuran, esitlikci, demokratik, tarim yapan, yetistirdiginin fazlasini depolamak üzerine ilk ekonomik hareketleri baslatmis gül gibi bir Avrupa medeniyeti koyuyor önümüze. "Işık doğudan yükselir demiştiniz, ama bak galiba Batı'dan yükselmis" derken, icinden kikirdiyor mu hafiften? Sanki öyle geliyor kulaga...  Yaklasik M.Ö. 5000'lerden bahsediyor. Pek güzel, pek ilginc... Ama biraz arastirinca internette bu teoriden bahseden Haarman'dan baska kimseyi de bulamiyoruz. Daha tarafsiz kaynaklardan belki bir kez daha okumak üzere Tuna medeniyetini simdilik aklimizin kuytu bi rafina kaldiriyoruz. Onun disinda ilgiyle ve merakla okuyoruz. Bol bol not aliyoruz. Dünyanin üc bes bin yil önce ne kadar "networked" olduguna pek bi sasiyoruz. Nehir kenarlarinda yasayip sistematik tarim yapan bazi insan topluluklari, yetistirdiklerinden artani almaya, satmaya baslamasaydi ve alip sattigini sıkı sıkıya akli disinda bir yerlere not etmek ihtiyaci duymasaydi bugün yazi diye bir teknolojimiz olur muydu, süpheye düsüyoruz. Kuslardan, ilkbahar dallarindan, insanin yüzünü isitan günesten bahseden bi sair medeniyet örnegin, ugrasir miydi yazi diye bi seyi kesfetmekle. Neyse, ne kadar kizsak da iste bu biriktirici, toplayici, istifci, alici , satici medeniyetin de ise yarar bi kac icadi var. Diye düsünüyoruz. Veya gercekten öyle mi diye yazidan da, yararliligindan da  süpheye düsüyoruz. Mesela yazi olmasa internet olur muydu? veya sadece begen tusu olan bir instagramdan mi ibaret olurdu. Diye düsünüyoruz... Düsünüyor oglu düsünüyoruz...  Bu da böyle bi kitap iste...Diyor, huzurlarinizdan saygilarla ayriliyoruz.

15 Haziran 2015 Pazartesi

Die Analphabetin, die rechnen konnte



Die Analphabetin, die rechnen konnte
Jonas Jonasson
Carl's Books, 2013

Isvecli yazar Jonas Jonasson'un ikinci kitabi. Ilki, Yüz Yasinda Camdan Atlayip Kaybolan Adam.
Bu kitap, yani matematik dehasi olan ama okuma yazmasi olmayan Güney Afrikali kizin hikayesi (sonradan ögreniyor tabi okumayi) en az yüz yasindaki adamin hikayesi kadar eglenceli, en az o kadar absürd, ayni onun gibi bir 20 yy. tarihi ayni zamanda. Nükleer gücler yine bas rolde. Tamam, bir Cinli yetkili ve bir Mossad ajani yakisir hikayeye, ikincisi göz cikarmaz. E, peki Isvec basbakaniyla kralinin  ne isi var o zaman hikayede? Patatesli tavuk falan?  Okuyup görmeli. Bu kitabi insan pamuklara sarip uygun zamani beklemeli. Agir konulu, sıkıcı kitaplarin ardarda geldigi zamanlar olur ya... Veya bazen hayat cok üstüne gelir insanin. Her sey üzücü, her sey can sıkıcı, moral bozucu, vb. Iste o zaman, tam o zaman, pamuklarin arasindan cikarip okumali :)

Ve acaba Jonasson ücüncüsünü yazar mi diye beklemeli...
Yok, bir dördüncü tadi bozar. Ama ücüncü, kararinda birakmadan önce iyi olur...  

Almanca cevirisine Isvecce orijinaliyle ayni isim verilmisse de, Ingilizce cevirisini bir de "The Girl Who Saved The King of Sweden" diye aramak iyi olabilir. Bildigim kadariyla henüz Türkce'ye cevrilmemis.

Philae

Bazen günlük kötücül haberler tufaninin arasindan sizan bazi minik haberler icimi sevincle dolduruyor.
Obeliks adli sondanin biri uyanmis diye bir heyecan, bir sevinc.
Bana neyse... Bkz>>>

14 Haziran 2015 Pazar

Patates ve tavuk


Puh hah hah haa! :)
Uzun zamandir okudugum en iyi kitap cümlelerinden biriydi. Nasil alintilamam? :)
Cümleyi Kral'in kurdugunu da belirtirsem espri daha iyi anlasilir belki...

Dipnot: Patateslerle ilgilenmesi gereken kisi bu beyefendiymis...

11 Haziran 2015 Perşembe


aklima bi sey gelmisti...
himm, neydi o?... neydi o?
ruhun karanlik gecesinden geçmeden değerli geceye varilir mi?
yoksa... yani belki de ikisi... ayni sey mi?..ydi?
güneş doğmadan önce...
tan ağarmadan önce...
cümle alem uykusunda yatarken...
neydi o?...neydi o?

neyse, öyle bi seydi...

Orta yol


Aslinda hoslanmiyorum her gün beslenmesinde breze yemek istemesinden.
Baban da mi Bavyerali'ydi be oglum?
Ama bir orta yol bulmaya ve nesemi(zi) korumaya calisiyorum  :) 

10 Haziran 2015 Çarşamba

Bozkırkurdu


Der Steppenwolf / Bozkirkurdu
Herman Hesse
Shurkamp

Bi arkadas tavsiyesi, bi niye-daha-önce-okumamisim-ki,
Aslinda bir "entellektüelin bunaltisi" kitabi, ki hic sevmem, cok bunalirim...
Baslarda söyle böyle giden, Traktat'ta "Biraksam mi?"dedirten, Traktat bitince birden acilip hafifleyen ve "Iyi ki sabretmisim" noktasina getiren okuma,
Not alinarak okunan roman :)

Biraz daha Goethe, Mozart, klasik Bati edebiyati ve müzigi vb bilerek mi okusaydim? dedim.
Ara ara gülümseyen dogu bilgeligine ben de gülümsedim, olmasa belki de sasardim. (Örn. Kimlikteki "Tat Twam Asi" )
Yine de bi cok seyi anlamadim. Yok derinligine varamadim kitabin.
Olsun.

Kapak fotografi filmden mi bilmiyorum, ama, evet Hermine ayni böyle olmaliydi :) Hayal gücüme bi saldiri yok.




7 Haziran 2015 Pazar

Paylaş ve daha fazla bilgi al.


Bi arkadas oy verip vermedigimi paylasmami istiyor.
Paylasirsam daha cok bilgi verecekmis.
Sandik görevlisiyle selfie de ister misin?
Durum paylasimi ? "Hindiba kendini çok vatandas hissediyor"

Pardon ?!
Biliyorum cok siparis var, yetismen zor olabilir...
Fakat bi bos vaktin oldugunda, bana icimdeki hüznün bi resmini yapabilir misin Abidin...

5 Haziran 2015 Cuma

PFAPA - Bize ne oldu?

Bu blogda 5 yil önce yayinladigim PFAPA hakkindaki yaziyi okuyup e-mail yazanlardan oglumun son durumunu soranlar var. "Peki sizin hikayenizde son durum ne, o zamandan bu yana ne oldu?" diye soruyorlar. Buradan bir kerede yanitlamaya karar verdim :)

Özetleyeyim;
Oglum 1 yasindayken ilk ates ataklari basladi. Yaklasik 3 yasindayken (evet, zorlu ve süphe dolu iki yilin ardindan) PFAPA teshisi kondu. Doktorlar tedavi icin bademciklerinin alinmasini önerdi, kabul etmedik, okul dönemini beklemeyi tercih ettik. Cünkü yüksek atese toleransi iyiydi, havale riski yoktu, biz atesi idare etme konusunda tecrübelenmis, sebebini ögrenerek biraz da rahatlamistik.  3 yas 3 aylikken anaokuluna basladi. 3 yas 4 aylikken hastaligindan bagimsiz baska bir sebeple günübirlik kücük bir operasyon gecirdi. Operasyon genel anestezi altindaydi. Bu gelismelerin ardindan ates ataklarinin arasi uzamaya basladi. Bazen atesinin yükselmesine normal, mevsimsel bir enfeksiyon mu, yoksa PFAPA mi sebep oluyor, emin olamadik. Oysa enfeksiyon (örnegin grip, üst solunum yolu enf.) atesi ile PFAPA atesini cok kolayca ayirt edebilir olmustuk. Doktoruna bundan bahsettigimde bazen genel anestezinin bagisiklik sisteminde bir bilgisayari tamamen dügmeden kapatip acma gibi bir etkisi oldugunu; yani sacmalamakta olan bir bagisiklik sisteminin bu kapat-ac eylemiyle kendini toparlayabilecegini söyledi. Tuhaf benzetme, farkindayim :) Ama bunu duyunca icimden "keske daha önce bilseydik" dedigimi itiraf etmeliyim. Ve bu arada kac cocuk aslinda bademcikleri alindigi icin degil de , genel anestezi aldigi icin iyilesmis olabilir?

Her neyse, sonuc olarak üc bucuk yas civari PFAPA söylendigi gibi "kendiliginden" gecti. Bademcikleri koruyabildigimiz icin kendimizi sansli sayiyoruz. Ergenlikte tekrarlayan PFAPA vakalari aklimizda, tahtalara vuruyorum. Asilarin bagisiklik sisteminin aklini karistiran ve asiri tepkiler vermesine sebep olan etkileri oldugunu duydugumdan beri tekrar asilarini yaptirma konusunu ciddi olarak sorguluyorum. Ve evet, oglumda ilk PFAPA atagi bir asidan sonra baslamisti. Öte yandan bebeklik asilarini olmadan PFAPA'ya yakalanan cocuklar da var.

Anaokuluna baslamasinin, baska cocuklarla, acik havada daha cok vakit gecirmesini, fiziksel olarak daha aktif olmasini , enerjisini daha cok atabilmesini, sag beyni daha cok calistirmasini sagladigini ve bu yüzden iyi geldigini tahmin ediyorum. Diger cocuklar anaokuluna baslayinca mikroplara daha cok maruz kalip daha cok hasta olabilir, bizim cocuk tam tersine iyilesti :) PFAPA'li cocuklari sokaga salin, mümkünse dogaya, cayira salin (mevla kayirsin ;), beyninin üc boyutlu mekanda kendini hissedebilecegi kadar cok , her seyden cok hareket etmesini saglayin. N'olur , lütfen bilgisayar, telefon, televizyon, nerede ekran varsa kacirin bu cocuklardan, sol beyin yarisinin asiri aktive olmasina izin vermeyin.

Bagisiklik sistemini güclendirmek üzerine ne kadar cok okumus, arastirmis ve caba sarfetmistim... Beyhude caba... PFAPA'li cocuklarin asil sorunu asiri aktif bagisiklik sistemi. Simdi bile, ates ataklarinin bitmesinin üzerinden 5 yil gecmesine ragmen bagisiklik sisteminin aktif oldugunu hissediyorum. Rutin üst solunum yolu hastaliklarini cevresindeki diger cocuklardan daha hizli ve daha kolay atlatiyor. Veya okulda salgin varken , o hic yakalanmiyor bile...

Bize ne mi oldu?
Mutlu son diyelim ve böyle kalmasini umalim.





4 Haziran 2015 Perşembe

Çember



Der Circle / The Circle
Dave Eggers, 2013

Kitabin arka kapaginda Cesur Yeni Dünya'dan bahsediyor, okurken beni bir 1984 dünyasina aldi götürdü; fakat distopik desen distopik mi bilmiyorum. Cünkü distopik romanlar bende hep bir olasilik olsa da, uzak bir gelecege ait izlenimi yaratmistir. Oysa bu kitapta anlatilanlar yakin zaman sonra olabilir mi olabilir, hatta oluyor mu oluyor. 

Bugün kac fotograf yayinladin? Kac "paylasim"i begendin? Kac fikrin cok hosuna gitti de hemen "paylastin"? Kac kez gittigin bi yerden, yedigin ya da aldigin bi seyden, okudugun bi kitaptan (ah hah hah , komik olma hindiba!) bahsettin? Twitter, Blogger, Facebook? Kac gruba üyesin? Kac etkinlige gittigini Facebook üzerinden duyurdun. Kac blogun var? Kac blogun takipcisisin? Google aramasi yaparken profilin aktif miydi? Google veya Facebook senin ekolojik pazara gittigini de, üc kilo cilek aldigini da, cilek receli tarifi aradigini da biliyor muydu? Ya arama yaparken Ezginin Günlügü dinledigini? Biliyordu tabii ki! Youtube'a Google profilinle giriyorsun ya!

Gezi'yle ilgili fikirlerini sosyal medya üzerinden bildirmedin diye apolitik dendi mi sana? Ya da kimsenin bir sey demesine gerek yok, sen hissettin mi icinde o baskiyi? Herhangi bir olayda mutlaka safini belli etmek, görüs bildirmek, yorum yapmak zorunda hisettin mi kendini? Herhangi bir paylasimi paylastiginda veya begendiginde veya internet üzerinden bir kampanyaya oy verdiginde geriye yaslanip güzel bir dünya icin iyi bir sey yapmis olmanin tadini cikardin mi? "Güzel bir dünya" mi dedim? Tesadüfe bak simdi! 

Ne demisler? Paylasmak iyiles(tir)mektir. Sir tutmak yalan söylemektir. Mahremiyet hirsizliktir. (!!!)
Neyin varsa saç sosyal medyada. 

Tuhaf olan tüm bunlari gönüllü yapiyor olmamiz.
Romanin kahramaninin adi Mae. 
Mae de kim? dersen...
...dön de bak aynaya.

Kitap Türkce'ye henüz cevrilmemis. Cevrilse adi sanirim Cember olur. Dave Eggers'in ayni isimli Murathan Mungan siirinden haberi var mi? Isin kötüsü cember tamamlandiginda disinda kalabilmek mümkün olacak mi?

Moral Minds


Moral Minds
How Nature Designed Our Universal Sense of Right and Wrong
Marc D. Hauser, 2006

Eski Harvard'li Marc Hauser'in savundugu argüman basit. Noam Chomsky'nin generative grammer teorisinden destek aliyor ve diyor ki: Nasil ki insan belli dil araclarindan olusan evrensel bir dilsel "alet kutusu" ile doguyor ve bütün konustugumuz diller bu evrensel dil kurallarina dayanarak olusuyorsa, nasil ki Chomsky'nin benzetmesiyle  "kollarimizin nasil büyüdügünü ögrenerek degil de kollarimiz büyüyecek sekilde tasarlanmis olarak" doguyorsak, moral (ahlak) acidan da dogru ve yanlisi takdir edebilecek beceri, arac ve icgüdülerle doguyor olabiliriz. Bu görüs gecen yüzyilin baslarina hakim olan, ahlaki becerilerin dogustan gelmeyip, sosyal cevre icinde deneyimlerle ögrenildigini, sonradan edinildigini savunan görüsün tersi.

Öte yandan insanin "öldürmeyeceksin...calmayacaksin......yalan söylemeyeceksin" gibi belli, kati ahlaksal kurallarla kodlanmis olarak dogdugunu da savunmuyor Hauser. Sadece, icimizde dogustan gelen bir yerin, bir seyin oldugunu ve o bir yer/bir seyin icine dogdugu toplumun kültürel parametreleriyle soslanarak ahlaki becerilerimizi olusturma potansiyeline sahip oldugunu ileri sürüyor.

Biraz karisik ve muglak, evet. Hauser'in kitap boyunca verdigi yüzlerce deney, arastirma vb. sonucuna ragmen hala biraz karisik. Ama böyle olmasi daha mantikli geliyor, o da bir gercek.

Hauser'in calisma sekli "yapay ahlaki ikilemler" adini tasiyor ( artificial moral dilemmas). Örnegin ünlü kontrolden cikmis tren hikayeleri: Trolley Problem . Internet üzerinden, dünyanin dört bir yanindan, her türlü milliyet, kültür, din  ve cografyadan insan bu türden ikilem hikayelerine yanit vermis. (Ilgilenenler icin test burada: Moral Sense Test) . Sorulara verilen yanitlarin büyük ölcüde cografya, kültür ve dinden bagimsiz oldugu görülmüs. Hauser bunu hepimizin dogustan gelen ortak bir ahlaksal baz üstünde hareket ettiginin kaniti olarak görüyor.  

Kitabin epilogunda söylediklerinin her seyden önemli oldugunu düsünüyorum, kitabin gerisi uzun bir arastirma sürecinin ilk adimlari olarak okunabilir belki: " Ahlaki din ile esitlemek yaygin olsa da, bu en az iki acidan yanlistir: Birincisi, dini inanci olmayanlarin ahlaki dogru ve yanlislari anlayabilmekten uzak oldugu ve ikincisi dini inanca sahip olanlarin ateist ve agnostiklerden daha erdemli oldugu yanlis varsayimini gerektirir. Ahlak yargilari hakkinda pek cok kültürde yapilan calismalara göre, ateist ve agnostikler ahlaki acidan izin verilen ve yasaklanmis eylemleri ayirt etme becerisine tamamen sahiptir. Daha da önemlisi, Museviler, Katolikler, Protestanlar, Sihler, Müslümanlar, ateistler ve agnostikler deney ortaminda ayni yargilara varmakta ve ayni tutarsizlik veya yetersizlik derecelerini göstermektedirler."   

Bu da kitabin son cümlesi: "Evrensel bir ahlaki grammeri paylastigimiz ve dogumdan itibaren dünyanin tüm moral sistemlerini kazanabilecegimiz gercegini göz önüne almak bize bir rahatlama hissi, bir birbirimizi belki de anlayabilecegimiz hissi saglamalidir."

Evet özellikle moral psikolojisi ve felsefesini bilmeyen biri olarak kitabi biraz okumasi  zor buldum ama sonunda icime bir rahatlik ve huzur hissi yaydigi dogrudur :)

2 Haziran 2015 Salı

Yaprak sarma(k)

Yaprak sariyorum. Mecburiyetten yalniz sariyorum. Aslina bakilirsa yaprak sarmak akillara zarar bir istir. Ve mutlaka komsuyla, arkadasla sarilmalidir. Evrensel kizkardeslik muhabbetlerine biraz mesafeliyim aslinda. Ama yaprak sarmak bir kizkardeslik bildirgesidir smile ifade simgesi Gecen yil Kemeralti'nda Girit Lokantasi'nda yaprak saran kadinlar gördüm. Hem de üstüste bir kac gün. Kabak cicegi de doldurdular tepsi tepsi. Hep bir arada. Hep sohbet ederek. Sarma öyle sarilir.
Bi sey daha... Bu dolma Türk'tür veya Yunan'dir cekismesini de sevmem ben. Bana kalirsa yaprak sarmasi biri Yunanli, digeri Türk iki komsu kadinin icadidir. Biri evinden pirinc getirmistir. Digerinin bahcesinde asma vardir. Zeytinyagi dereler gibi akmaktadir zaten. Illa ki birlikte sarmislardir. Dünya ahvalinden, cocuklardan, bahcelerden konusmuslardir. Belki is biraz büyümüstür de Musevi, Ermeni komsu kadinlar da yetismistir yardima. Kimse senin benim dememistir. Herkes biraz götürmüstür kendi evine, kendi mutfagina. Evet böyle olmustur. Ben böyle oldugunu hayal etmeyi severim.
Simdi ama mola sonu, yaprak sarmaya devam.... Vaktin varsa sen de gel, bitiriverelim su isi bir avazda. Sonra cay yaparim ben sana. Cocuklardan, bahcelerden, dünyadan bahsederiz.

(Yapragi 23.Nisan'da sarmis, bu yaziyi ayni gün iki yaprak arasinda FB'da yayinlamistim.)