12 Mayıs 2016 Perşembe

Çinli ile Afrikali

--biriktirmeden-- kaldigim yerden...

Iyi ki biriktirmiyorum, bi de biriktirsem kimbilir neler olacakti.

Bugün sira Cinli ile Afrikali'da.
Bu ikisine tramvayda ama nadiren bir arada rastliyorum. Ne zaman herhangi birini görsem aklima ikisini ilk gördügüm gün geliyor. Yanyana oturmus sohbet ediyorlardi. Aslinda sanirim dikkatimi cekmezlerdi. Nispeten kozmopolit bir sehir burasi, 72 milletten insan var. Fakat Afrikali sanki Afrikaca konusuyordu, kulaga öyle geliyordu. Cinli ise sanki Cince yanit veriyordu, kulaga gercekten öyle geliyordu. "Haa, tamam, Almanca konusuyorlar ama ikisi de kendi ana dilinin aksaniyla konusuyor" dedim kendi kendime, azicik kulak kabarttim. Normalde yapmam. Gercekten. Fakat merak iste. I ih, Almanca konusmuyorlardi. Bir an Ingilizce gibi geldi ama o da degildi. Fransizca konusuyorlar o zaman dedim. Ay, yok o da degildi. Kisacik ortak yolculugumuzun sonunda vardigim nokta: Biri basbayagi Afrikaca, digeri düpedüz Cince konusuyor gibiydi. Pek de eglenceli bir sohbet gibiydi.

Sonra bir sefer daha tanik oldum bu tuhaf sohbete. Bu kez Ispanyolca'dan Rusca'ya genis bir spektrumdan birbirine benzemez baska dilleri yakistirdim. Ama  yine de hangi dilde konustuklarindan emin olamadim.

Ne zaman birini veya digerini tramvayda görsem aklima o filmin gelmesi bu yüzden. Daha önce de bahsetmistim bu blogda. Ama insan gündelik sohbette tekrara düsebilir. Ve arkadaslar da ilk kez dinliyormus gibi ilgiyle kafalarini sallar dinlerken. Sen de öyle yap simdi. Ne diyordum? Haa, iste o film. Jim Jarmusch'un "Ghost Dog: The Way of the Samurai" filmi. Adamimiz kiralik katil falandir ama icerde bi yerde iyi bir adamdir. Dost bi adamdir. Adam gibi bi adamdir. Arada parka gider, etrafi seyreder. Parktaki dondurmacidan dondurma alir. Dondurmaci Jamaikali`dir, tek tük bir kac Ingilizce sözcük disinda sadece Fransizca bilir. Adamimiz Fransizca bilmez. Ama yine de sohbet ederler. Ama yine de sohbetleri sohbet gibidir. Ama yine de birbirlerine "en iyi arkadasim" derler. Yaklasik söyle bi sahnedir >>

Iste o yüzden ne zaman Cinli'yi veya Afrikali'yi görsem, bu filmi animsamam. Hangi dili konustuklarina gelince... Hala bilmiyorum. Hayatimin kücük, gündelik sırlarından biri :)

 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Tel İlan'dan Hikayeler



Geschichten aus Tel Ilan
Amos Oz, Suhrkamp, 2009

Yine bir Amos Oz kitabi...
Yine Israil'deyiz.
Bu kez yüz yil kadar önce kurulmus, tasrada bir köyde...

Gercekte var olmayan bu köyün sakinlerini anlatiyor bize Amos Oz. Üzüm baglari ve meyveliklerle cevrili, artik tarimdan cok haftasonu gezginlerinden gecinen, geceleri cevre daglarda cakallarin uludugu, "herkesin herkesi tanidigi ama hic kimsenin kendini tanimadigi" bir köy burasi.

Rahat okunan, akici bir kitap "Geschichten aus Tel Ilan". Evde, bir kis günü koltuga kivrilip kahve esliginde, yolda, yolculukta, sahilde, cayirda cimende...:) Her yerde hayal edebiliyorum. Her yerde okunur. Bugüne dek okudugum Oz kitaplari arasinda kendisini Suddenly in the Depths of the Forest ile Der Dritte Zustand arasinda bir yere yerlestiriyorum. Verse auf Leben und Tod hala sonuncu sirada.

Her kitabinda oldugu gibi malum konuya da kiyisindan dokunuyor yazar. Örnegin köyün okulunda edebiyat ögretmenligi yapan dul Rachel'in yasli ve her seye öfkeli babasiyla, yanlarinda calisan Arap üniversite ögrencisi Adel arasindaki su diyalogda:

Bir ögrenci ha? Ne tür bir ögrencisin sen bakalim?
Adel sakince yanit verdi: Ruh bilimleri ögrencisi
Pessach Kedem dedi ki: Ruh bilimleri. Ama ne türden bir ruh? Cilgin bir ruh mu? Kötü bir ruh mu? Bir hayalet mi? Eger dedigin gibi ruhbilimleri okuyan bir ögrenciysen, kusura bakma ama, neden üniversitede degil de buradasin?
Okula kisa bir süre ara verdim.
Sizin hakkinizda bir kitap yazmaya calisiyorum.
Bizim hakkimizda mi?
Sizin hakkinizda ve bizim hakkimizda. Bir karsilastirma.
Bir karsilastirma. Ne tür bir karsilastirma? Bunda karsilastiracak ne var ki? Bizim soyguncular ve sizin de soyulanlar oldugunuzu kanitlamak icin bir karsilastirma mi? Bizim cirkin yüzümüzü göstermek icin mi? 
Yüzünüz o kadar da cirkin degil. Daha cok mutsuz.
Peki ya sizin yüzünüz? O da mutsuz degil mi? Sizin yüzünüz güzel mi? Kusursuz mu? Kutsal, saf ve temiz olanin yüzü mü?
Bizimki de mutsuz bir yüz.
Yani sizinle bizim aramizda hicbir fark yok mu? Eger öyleyse ne diye oturup bir karsilastirma yaziyorsun?
Aslinda kücük bir fark var.
Ne tür bir fark?
Adel özenle ütüledigi gömlegi katladi ve yatagin üzerine koydu, ütü masasinin üzerine baska bir gömlegi yaydi, ütülemeye baslamadan önce üzerine biraz su püskürttü. 
Bizim mutsuzlugumuz bizim yüzümüzden ve sizin yüzünüzden. Ama sizin mutsuzlugunuz ruhtan geliyor.
Ruhtan mi?
Ya da kalbinizden. Söylemesi zor. Mutsuzluk sizden geliyor. Icinizdeki en derin bir yerden.  

Kitapta anlatilan hikayelerin bir ortak özelligi de bir sonuca varmamasi, ilginc gelismelerin keskin bir sekilde kesintiye ugramasi. Yazarin diger kitaplarinda oldugu gibi bütün bu anlatilanlarin bir alegori oldugu ve arka planda baska bir sey söylemeye calistigi hissi yaratiyor.

Adel ve Pessach Kedem her gece evin altinda bir kazi yapildigini düsündüren sesler duyarken Rachel'in bunu duymamasi ve onlara inanmamasi ne anlama geliyor?

Köyün emlakcisinin o tuhaf labirent gibi evin karanlik, nemli bodrum katinda, evin eski sahibi ünlü yazarin kendisini neredeyse bastan cikarmis kizi tarafindan kilitlenip tek basina birakilmasi ne anlama geliyor?

Abraham ve Dafna Katz ciftinin ogullarinin kendisini anne babasinin yataginin altinda öldürmesi ve anne-babanin bundan habersizligi ne anlama geliyor?

Köyün doktoru Gili Steiner'in yegeniyle olan o tuhaf, gelgitli iliskisi ne anlama geliyor?

Yoksa bu anlattiklarim yavastan spoiler'e mi giriyor? :)

Kitabin en kisa zamanda Türkce'ye de cevrilmesi dilegimi iletip susayim ben öyleyse :)

8 Mayıs 2016 Pazar

Anneler Günü dahil



Sen olmasan örnegin Boba Fett'in Sarlacc'tan kurtuldugunu nereden bilecektim ? Sen olmasan örnegin evin icinde disaridakilerden daha güzel bahar dallari acabildigini nereden bilecektim? Sen olmasan Cim Dügme'yi, Sams'i, Haydut Hotzenplotz'u tanimamis, Afacan Besler'in bu kadar cok bölümünü okumamis, Richard'in o bizi bizden alan ananasli, ispanakli pizza kombinasyonunu kacirmis olacaktim. Etaminin arkasinda dümdüz ve temiz yollar yapmayi bilmiyor olacaktim. Beatles'in bu kadar cok sarkisini bilmiyor olacaktim. "Iyi ki sen..." demek icin her bahaneye varim. Anneler Günü dahil :)

sev/çek

Insana sürekli gercekle sevgi arasinda secim yapmak zorundaymis gibi geliyor. Öyle bir noktaya ulassak ki, ikisinin bir ve ayni sey oldugunu anlasak. Tercih yapmak zorunda olmadigimizi anlasak, neyi secersek secelim sev/çek oldugunu anlasak.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Zorba



Nikos Kazancakis
Zorba

Filmini seyretmeden kitabini okumayi basardiklarimdan :)  Kiyidaki barakada yapilan basit ama sölenlere layik yemekler, sepet sepet kuru incirler, portakallar, sohbete eslik etsin diye közde kizartilan kestaneler, sahte erdemlerle öldürdügümüz dullar, malini acgözlülükle yagmalamak icin ölmesini zor bekledigimiz madamlar, ikiyüzlülükle dibine dek kullandigimiz inanclar ve ortalarinda danseden Zorba ve tam biterken "iki keklik bir kayada ötüyor"...ah ne kadar da bizdik, ne kadar da bizdik...

Kücük bir alinti...Okumayanlara tadimlik, okumuslara animsatma niyetine...

"Bir citte egildi ve mevsimin ilk yabani nergislerinden  kopardi. Uzun uzadiya, sanki ilk kez nergis görüyormus gibi bakti onlara, gözünü kapatip kokusunu icine cekti, icini cekti ve bana uzatti. 

'Insan bi bilse' dedi ' taslar, cicekler, yagmur ne diyor! belki sesleniyorlar, belki bizi cagiriyorlar ve biz, biz hic dinlemiyoruz artik. Ayni bizim seslendigimiz ve onlarin bizi duymadigi gibi. Insanoglunun kulaklari ne zaman acilacak? Gözlerimiz ne zaman acilacak?  Her seyi kucaklayan; cicekleri, yagmuru, insanlari kucaklayan kollar ne zaman acilacak?'

Severek okudum. Bu kitapta da entellektüelin bunaltisi yoktu. Hayir,  cünkü entellektüelin Zorbasi vardi :)

Das Handbuch der Achtsamkeit und Güte


Das Handbuch der Achtsamkeit und Güte
Sharon Salzberg

Bu yazarin baska bir kitabi tavsiye edilmisti bana. Kütüphanede bunu bulunca bu kitapla baslamistim. Ama galiba zamani degildi. Ya cok erken geldi, yok gec kalmisti. Yine de not aldigim bazi sözler ve anekdotlar oldu. Sansimi diger kitabiyla deneyecegim.

Yavaşlığın Keşfi



Die Entdeckung der Langsamkeit
Sten Nadolny

Ilk kez ne sekilde okuma listeme girdigini animsamiyorum. Galiba kütüphanenin katalogunda Kundera'nin Yavaslik'ini ariyordum da öyle karsima cikmisti. Epey bir zamandir okunmayi bekliyordu, ancak sira geldi.

Kitabin konusu gercek bir yasam öyküsüne dayaniyor. Alman yazar Sten Nadolny, Kuzey kutbundan dünyanin öte tarafina deniz üzerinden bir gecit arayan Ingiliz kasif Sir John Franklin'in ilginc yasamini anlatiyor bize. Internetteki biyografilerinde hic bahsedilmese de, kitapta anlatildigina göre John Franklin biraz "yavas" biri cocuklugundan beri. Düsünürken, hareket ederken, konusurken, algilarken yavas. O yüzden denizcilige ve kasiflige uzak gibi görünse de, bir ögretmeninin kendisinde isik görmesiyle donanmaya katiliyor, yavasligini bir avantaja ceviriyor. Nadolny de bu maceradan bir yavaslik güzellemesi cikariyor bize. Ister tipik bir deniz-kesif macerasi, ister 18.-19. yy Ingiliz tarihi, ister yavaslik güzellemesi niyetine...Okunasi bence. Roman okumakla ilgili bir sorunum oldugunu saniyordum. Bu kitapla bir kez daha anladim ki, hayir roman okuma sorunum yok. Fakat entellektüelin bunalimini anlatan romanlarla bi sorunum var. John Franklin'in hic bunalimi yok örnegin. Bunalacak zamani yok cünkü. O yüzden gayet rahat okudum :)

Aklimda kalan bir kac sey... Franklin'in kendini bir daga benzetmesi. "Savas icin hepimiz cok yavasiz, Sir" cümlesi. "Yola ulasmak icin hedef önemlidir" cümlesi...

Yavasligin Kesfi adiyla Türkce'ye de cevrilmis.




10 Nisan 2016 Pazar

Fahrenheit 451



Fahrenheit 451
Ray Bradbury

Üzerine cok sey söylenmis bi kitap. "Ben de okudum" demek disinda diyebilecegim fazla bir sey yok. Kitaplardan yana olan Faber ve Granger gibi iki karakterin agzindan "Asil mesele kitaplar degil Montag, bunu böyle bil..." denmesini not ettim. Kitapsiz toplumun sadece baskiyla yaratilmadigini, toplumun da böylesini tercih ettigini anlatan satirlari not ettim. Cogunlugun korkunc tiranligina dikkat ceken satiri not ettim. Daha önce hic u/mutlu biten distopi okumamistim. Bu sonu da bir güzelce not ettim.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Atlıkarıncada Bir Tur Daha


Noch eine Runde auf dem Karussell
Tiziano Terzani

Kitabın alt başlığı 'Yaşamak ve Ölmek Hakkında' .
Ama sadece bu degil. Bu kitap:
Hasta olmak ve sifa bulmak hakkinda.
Beden ve ruh hakkinda.
Modern tip ve alternatif tip hakkinda.
Akil ve yürek hakkinda.
Dogu ve Bati hakkinda.
Inanmak ve süphe duymak hakkinda.
New York hakkinda, Floransa hakkinda, Delhi hakkinda, Himalaya hakkinda.

Kitaba baslarken, -konusunu daha önce bir yerlerden bildigimden- aglatabilecegini düsünmüstüm. Sadece tek bir yerde agladim ve sandigim yer degildi: New York'ta Noel günü kendisini her yerde takip eden  "Jingle Bells"in yapayligindan dolayi sonunda bir kitapcidan kactiginda, sokakta Rus göcmeni oldugunu tipinden anladigi bir saticiya yol soruyor. Ve sonra Orta Asya'da calistigi yillarda ögrendigi sekilde Rusca tesekkür ediyor: "Spasibo" . Satici adam bir an saskinlikla kahramanimiza bakiyor. Sonra cekingen bir tavirla, duraklayarak  "Paschalujsta" diyor. Paschalujsta ne demek bilmiyordum. Ama anladim. Iste orasiydi. Tam orada.

Terzani 2004'te malum sebepten ölmüs. Bunun son kitabi oldugunu sanmistim. Son kitabi "The End is My Beginning" imis. Kitap boyunca cok gülümsetmisti, bunu okuyunca bi kez daha gülümsetti :) Sanirim bi kac kitabini daha okuyacagim.

"Atlikarincada Bir Tur Daha" Türkce'ye de cevrilmis.

28 Mart 2016 Pazartesi

Bayan (ve) Golden Retriever

Ilk dikkatimi cekisleri görerek degil duyarak.
Sabah trenin ön tarafinda benim duyabildigim ama göremedigim bir köseden gelen yüksek ve neseli ses "Ah hah hah, hayir hayir, kesinlikle rahatsiz etmiyor, tam tersine!" diyordu. Rahatsiz etmeyen ve kendisinden yaninda böyle pervasizca bahsedilen kimdi cözemedim. Bi cocuk?

Trenden inmek icin ayaga kalkip kapiya yürürken farkettim: koridora serilmis bir Golden Retriever. Sahibi sarisin, tahminen Alman, giyim kusama bakilirsa orta üstü ekonomik siniftan. Ama sakin. Ama sinifini bagirmiyor. Ama anliyorsun. Bu buralarda tipik. Üst ekonomik sinif giyim kusam, hal tavirla sinifini bagirmiyor. Tahminen toplumun cok derin dokularina cok eskilerden yerlesmis kimi dinsel / ahlaksal ögretilerden kaynaklaniyor. Züppeligin alemi yok. Ama anliyorsun.

Birbirlerine ne kadar benzediklerini farketmem sonraki seferlerde. Bayan ile Golden Retriever'in diyorum... Bazi köpeklerle sahiplerinin birbirlerine benzediklerini duymustum. Hatta bununla ilgili yarismalar var. Bu ikisi de birbirine benziyor.

"Bayan" her gün düzenli degilse de köpegiyle seyahat ediyor. Özellikle bir kac vagon geriden biniyor trene. Sanirim iniste en ön kapiya yigilanlarin telasindan köpegi, köpegin sakinliginden de onlari korumak icin. Golden Retriever'in bu yolculuklar ve bu yolcular hakkinda ne düsündügünü merak ediyorum.

--biriktirmeden--

25 Mart 2016 Cuma

Vasiyet

Umberto Eco'dan bir tek Gülün Adi'ni okudum. En son Siyah Kugu'da kütüphanesini gören insanlari yorumlari üzerinden kategorize edisiyle tekrar ilgimin merkezine gelip oturmustu ki, tam bir seyleri kacirdigim duygusuna kapilmistim ki, kaybettik.

Hakkinda dün okudugum su haber tüm gündemin icinde piril piril parliyor. Vasiyetini bildirmis. Benim böyle haberlere ihtiyacim var. Böyle kiyida kösede, böyle sosyal medyaya yolunu bulamadan kaybolup giden, böyle okudugun anda linkini bir kenara atmazsan bir daha bulamayacagin, böyle özü üc satirlik, ama böyle bütün gündemi devirip yere calan haberlere...

Yazarin arkadasi vasiyeti duyunca "“Bu da profesörün (Umberto Eco) son şakası” demis. Ne sakasi? Bence Eco cok ciddi! Bazi insanlar öldükten sonra bile yasayanlardan daha diri.

Bunlarin koleksiyonunu yapmak istiyorum. Dünya batarken icinde biriktirdigim cikolata kutusundan cikarip hepsini tek tek yüksek sesle okumak istiyorum. Dünya niye batti anlayabilelim diye. Dünya batarken olsun, azicik neselenebilelim diye.




37, sadece 37


Adini "37, sadece 37" koydugum bir duygu durumu(m) var. Önce onu tarif etmek istiyorum.

Hikaye söyle baslar. Gözleri bi baska bakiyordur. Yanaklari ve kulaklari kizarmis olabilir. Elinle dokundugunda isinmis oldugunu hissedersin. Termometre kesinlik getirir olaya: 38.6 . Eger benim kadar uzun zamandir atesle mücadeledeysen ondan sonrasi rutindir. Su sisesi, su bardagi, meyve suyu veya meyve cayi dolu bir bardak, termometre, atesini ve son kez ilac verdigin saati yazmak icin not kagidi, kalem, ibuprofen, termometre illaki, islak bez, tekrar islatmak icin bir kase dolusu su, o sıkıldıgında ona okumak icin kitap, gece uyumayip atesini takip ederken sen oku diye bi kitap.... Hepsi yavas yavas yataginin yanindaki masaya gelip dizilir. Ilk gün 38'den 39'a gecmeyelim diye mücadele edersin. O gün söyle böyle gecer. Ögleden sonra baslamadiysa bile, gece  Ibuprofen yetmemeye baslar. 8 saati 39.5'u asmadan nasil tamamlayacagini bilemezsin. 39.5'u astiginda 40'a vurmasin diye ne halt edecegini bilemezsin. Yüzü kipkirmizidir, kulaklari kipkirmizidir, gözleri cok yorgundur. Hic yanindan ayrilma ister, tuvalete bile gitme ister. Hic durmadan araliksiz ona kitap oku ister. Okur okur okursun. Cok bunalirsin. Arada atesini ölcmemek icin kendini zor tutarsin. "Düstü mü? Yoksa 40'a mi yaklasti?" 40'a vurdu mu? 40'a vurdu mu? 40'a vurdu mu? Kac dakika var? Kac dakika var? 8 saatin dolmasina kac dakika var?  8 saat dolar. Mecbur kaldigin icin, 8 saatin üzerine bir dakika bile bekleyemedigin icin, böbreklerine ve karacigerine ibuprofenden temizlenmek icin fazladan bir dakika bile veremedigin icin kizgin, bir doz daha verirsin. Ondan sonraki bir saat atesin düsmesini beklemekle gecer. Saate bakmaya, atesini ölcmeye, ona kitap okumaya, uyuyakalmissa, sen uyumamak icin kendin kitap okumaya devam edersin. Beklersin beklersin beklersin. Cok bunalirsin. Iki saat sonra atesi biraz düsmüsse, artik yatip uyuyabilecegine karar verirsin. Yarim saat sonra o uyanir, "Anne, susadim" der, "Anne, bogazim agriyor" der, "Anne, cok sicakladim, uyuyamiyorum" der, "Anne, cisim geldi" der. "Anne, yanimda kal, anne bana bi kitap oku" der. Her yarim veya bir saatte bunlardan birini der, uyuyamazsin. Gözlerinden uyku akiyordur, uyuyamazsin. Sonra ates yeniden yükselmeye baslar, 8 saatin dolmasina ne kadar kalmisti dersin. Kendi atesinin de yükselmeye basladigini, her seyin sicak, her seyin cok yakici oldugunu hissedersin. Tüm döngü yeniden baslar. Ikinci gün ve bazen ücüncü gün böyle gecer. Cok yorgunsundur, dis dünyadan kopmussundur. 8 saatlik döngüleri saymazsak, zaman kavramini yitirmissindir. Gündelik yasam gündelik kurgusunu yitirmistir. Gecenin köründe onun yataginda oturup bir Star Wars kitabina bakarken cubuk kraker yiyor olabilirsiniz, normaldir. Bütün dünya islak bez, ibuprofen, termometre, su bardagi, (8) saat etrafinda döner. Bir süre sonra  termometrede 40 degil de en fazla 39.3 gördügün icin mutlusundur. Artik ibuprofen etkisini 6 degil, sekiz bucuk saat sonra yitirdigi icin mutlusundur. Artik biraz uyuyabildigi ve biraz uyuyabildigin icin mutlusundur. Sonra...

...sonra... iki, üc ya da dört gece sonra bir sabah... onun huzursuz sesiyle degil kendiliginden ve uykunu almis olarak uyandigini farkedersin. Günesin dogmus oldugunu farkedersin. Kalkip uyandirmamaya calisarak alnina dokunursun. Serindir. Öyle derin ve huzurla uyuyordur ki, sen -yine de emin olmak icin- atesini ölcerken uyanmaz bile. Termometrenin göstergesine bakar, deliler gibi gülmemek  icin kendini  tutarak"37, sadece 37" dersin. Sonra sakinlersin, sonra serinlersin.

O sabah her sabahtan baska bir sabahtir. Disarida mutlaka kuslar civildiyor olur. Havanin kokusu bi baskadir. Her seyden bir hafiflik, bir tazelik, bir dirilik tasar. Her sey yenidir ve umut-vardir. Sanki baharin ilk günü gibidir, sanki dünyanin ilk sabahi gibidir.

Bazi günler olup bitene bakinca icimi bi ates basiyor. Elimde sanki sadece "ibuprofen" var ve o da ise yaramiyor gibi hissediyorum. Ates cok inatci ve sirkeli islak bez hic etki etmiyor gibi hissediyorum. Cok bunaldigimi hissediyorum. Iste o zaman kendim icin ve insanlik icin ve bütün dünya icin kalpten gönülden o duygu durumunu ve o sabahi diliyorum: "37, sadece 37"nin sabahini...

Dipnot: Bu vesileyle ve konudan bagimsiz tüm PFAPA anne-babalarina saygi, sevgi, sabir, kolaylik...

24 Mart 2016 Perşembe

Ne geregi var?

Rus ajani bazen sinirlerimi bozuyor. Bugün tren istasyona yanasirken ben de arka vagonlardan en öndekine dogru yanasmaktaydim. Yanindan gectigim koltuklarin birinde Rus ajanini gördüm. Ellerini Budist, Katolik kesisler veya Jedi sövalyeleri gibi (insanin 8-9 yasinda cocugu olunca benzetme haliyle Star Wars'tan da geliyor) montunun kollari icinden birbirine gecirmis, gözleri kapali "uyuyordu".

Az sonra trenin ilk kapisindan inerken onu görmedim, metro istasyonuna dogru yürürken de görmedim. Istasyona vardigimda peronda sanki dakikalardir oradaymis gibi bir durusla dikiliyordu yine!

Bazen tren-metro arasi yürüyüsünü görüyorum. Bir el cepte, pek sakin ve havali. Ama deri cantayi sıkıca tutan öbür elde dikkatli bakinca okunabilen bir telas var. Insan o eldeki telasi görmemis olsa tren istasyonunun üzerinde havada süzülerek metroya dogru uctugunu düsünebilir. Sadece trendeki kesis oturusunu ve metro peronundaki "ben coktan geldim, takiliyorum buralarda" durusunu görmüsse düsünebilir bunu.

Yine de bir sey farketmiyor. Yine de her gün ben ondan önceki metroya binip gidiyorum. Ister hizli yürüsün, ister havada süzülsün? Ne geregi var?

Iste bunu düsündürüp durdugu icin bana, kiziyorum.

Daha "Bayan Deri Sort"u, "Pürüzsüz"ü, "Bayan ve Golden Retriever"i, "Saat"i, "Stand insanlari"ni , "Cift"i anlatacagim. Bir türlü sira gelmiyor.

19 Mart 2016 Cumartesi

Gılgamış Destanı



2014 yazında Sedlacek'in Economics of Good and Evil'ini okudugumdan beri Gilgamis Destani'ni bastan sona okumamis olmak bir eksiklik gibi geliyordu. Bu hafta ancak sira geldi de okudum. Denk geldigini düsünüyorum. Ama öyle zamanlar ki bunlar, hangi hafta okusam denk gelirdi aslinda. Icinde yasadigimiz dünyayi daha iyi anlamak icin bin yillar öncesinin ortadogu/mezopotamya'sini anlamamiz gerektigine inananlardanim. Gilgamis Destani iste onun icin.

Hikaye de üzerine yazildigi tabletler gibi kirik dökük, bölük pörcük. "Giris-gelisme-sonuc"a alismis zihinlerimizi zorlayabilir. Oldugu gibi alinca ise güzel, etkileyici, sasirtici, bilgilendirici.

Bizi ekmek, bira ve kadinla bastan cikarilip "medenilestirilen" ve eskilerden tanidigi ormanin ruhunu medeniyetin eline teslim eden "Hos bir yerin efendisi"nin;  uzak diyarlarda yasayan, nedense kendisi de uzak "Yasami buldum"un; tüm gücüne, iktidarina ve tanrisalligina ragmen endiseli Gilgamis'in  dünyasina götürüyor. Ölümü, yasami, geciciligi, kaliciligi, insan olmayi anlatiyor.

Kimi endiseler, kimi yanilgilar, kimi bilge laflar ne kadar da evrensel, ne kadar da caglardan bagimsiz geliyor. Kimi yerlerde kelime oyunlari üzerinden kurulan ironik vurgular var. Bilince bugünün okuyucusunu bile gülümsetiyor veya sarsiyor. Kimi yerlerdeki benzetmeler Mezopotamya'nin iklim, cografya ve dogasina dayaniyor. Bu kisimlarda cevirmenin veya yayina hazirlayanin yorumlari, dipnotlari iyi geliyor. Bir kez kendi basima, bir kez dipnotlari ve aciklamalari da takip ederek okudum. Ayrica bu baskida ayni hikayenin bulunmus baska tabletlerdeki degisik versiyonlari da vardi. Eksikleri tamamliyordu. Asil metin 12 Tablet adiyla bilinen eski Ninova versiyonuydu. Ama Lübnan'dan Anadolu'ya genis bir cografyada Gilgamis destanini veya onun parcalarini anlatan tabletler bulunmus. Tahminen eski dünyanin yazicilik ögrenen ögrencilerine alistirma olsun diye verilirmis destandan parcalar yazmak görevi. Yani destanin tek ve bütünsel bir metni yok. Ortadogu'nun orasina burasina dagilmis, "12 Tablet"i tamamlayan pek cok baska metin var. Degisik yayinevleri degisik derlemeler yapabiliyor. Bu yüzden baska basimlardan da okumayi düsünüyorum.    

Haber bültenlerinden uzaklasmak ama haber bültenlerini daha iyi anlamak isteyenlere tavsiye ediyorum.

13 Mart 2016 Pazar

...çıkıp gidiyor.

Agustosböcegini yazdiktan sonraki ilk Pazartesi onu duragin önünden gecerken gördüm. Duymadim, gördüm. Dedigim gibi artik yüzünü biliyordum kizin. Ordan anladim agustosböcegi oldugunu. Yoksa ben o oldugunu anlamadan sessizce gecip giderdi yanimdan.

Bisikletini tamir ettirmis!

Bisikletini ta-mir et-tir-mis!

Günlerdir sabahlari yanimdan herhangi bir bisiklet gibi gecip gidiyor. Simdi sen de öbür bisikletler gibisin diyorum icimden.

Bazen oluyor bu. Bi sey sanki yasamima sirf ben onu hikaye edeyim diye giriyor.
Ve hikayesini anlattigimda da...
...çıkıp gidiyor.


Uyku



Haruki Murakami'ye giris...
Uyku

Trende sabah herkes uyu(kla)rken basladim, aksamüstü gözlerimden baslamak üzere olan gribin uykusu akarken bitirdim. Acaba kacirdigim bi sey mi vardi diye, iki gün sonra evde hasta yatagimda uyuklarken bastan bi daha okudum.

Murakami ile bu ilk tanismamiz bir "entellektüelin bunaltisi" kitabiyla olmadigi icin cok memnunum. Daha önce de demistim, "entellektüelin bunaltisi" kitaplarindan hoslanmam, okurken cok bunalirim. Uyku'yu bir ev kadinin bunaltisi gibi okumak mümkün; ondan da cok hazzetmem ama kiyisindan kösesinden bilindik mevzudur, anlayabilirim, cok zorlarsam sevebilirim. Ayrica Uyku'yu sadece ev kadinin bunaltisi niyetine okumak haksizlik olur. Uyku üzerine, uyaniklik üzerine, ölüm üzerine ve egilim üzerine söylediklerini ne yapacagiz yoksa.

Bi de baska bir yerde okudum; olaganüstü ve beklenmedik olani son derece olagan olan bir geri planin ortasinda patlatmak Murakami'nin romanlarinda ortak catiymis. Yatagin ayak ucunda biten adami ve sebep olduklarini öyle alalim peki. Arabayi sallayan iki karalti gercek miydi, yoksa baska türlü mü alalim bilemedim. Okuyanlara sordum, onlar da bi yanit vermedi. Ben roman okumayi unutmusum, yanitlari hep disarida ariyorum. Yanitin yazarda bile degil, bende ve romanin kendisinde oldugunu animsamam gerektigini söyledi bana Uyku.

Bi de Kat Menschik'in cizimleri cok güzel, cok etkileyici.

9 Mart 2016 Çarşamba

Kıymetli

Her birimizin icindeki smeagol arada bir de olsa, kendi "kiymetli"sine elestirel bir gözle bakma becerisi edinseydi, baskasinin kiymetlisi belki gözüne bu kadar cok batmaz, dünya da daha senlikli bir yer olurdu. Gibi geldi bana.

5 Mart 2016 Cumartesi

Rus ajani

Günlük üniformasi kot pantolon, beyaz mont. Bi de sag elinde deri bir evrak cantasi. Bir gün gazeteler metroda bir Rus ajaninin yakalandigini bildiren bir haberin kiyisinda resmini yayinlarsa hic sasmayacagim. Ya da metrodaki terörist saldiriyi "pendler"mis rolü yapan gizli bir Rus ajaninin tesadüfen engelledigine dair bir haber de olabilir. Bu türden bir haber hic cikmazsa... Iste o zaman yasamin bazen rolleri dagitirken yanlis metni yanlis ellere tutuşturdugu sonucuna varacagim. Cünkü öyle soguk, cünkü bakislari öyle yere dikili, düsüncesi baska bir yerlere kilitli, saclari öyle düz ve sari, durusu öyle militer egitim almis gibi. Rus ajani degilse yazik olacak.

Her gün ayni trenden indigimizi bir süre sonra farkettim. Metro istasyonuna nasil olup da benden bu kadar önce varabildigini  bir süre cözemedim. Önceleri benim bilmedigim daha kisa bir yolu kullandigini saniyordum. Oysa hayir, benimle ayni yolu kullaniyordu. Sadece trenin ilk kapisindan cikiyor, cok hizli yürüyor ve peronlardan bosalan kalabaligin arasindan benden daha kolayca siyrilabiliyordu. Fisher King'teki metro istasyonu sahnesini animsatiyordu bu bana.

Yine de yasam daima adaletlidir. Senaryoyu yazarken onun icin daha seyrek gecen bir metroyu secmisti. Bense daha sık gecen bir baglanti trenine binebiliyordum :) Iste o yüzden o peronda Rus ajani Rus ajani dikilirken, ben sarsak pendler bir sonraki maceraya dogru coktan yola düsmüs oluyordum :)

--biriktirmeden--

Neye ? - II



67 yasinda. Hintli. Bi doktorun bekleme odasinda karsima cikti. 35 yil demiryollarinda elektronik mühendisi olarak calismis, emekli olduktan sonra da yazilim mühendisi olarak. Sonra da bi gün arabasiyla yol kenarindakileri bastan asagi islatinca (istemeyerek) cok utanmis,  isini gücünü birakmis, karayollarindaki cukurlari tamir edip kapatmaya baslamis. Bugüne dek 1215 asfalt cukurunu kendi kendine tamir etmis. Kücük bir cukuru iki saatte tamir edebiliyormus, büyükler icin 2-3 gün gerekiyormus. Baslarda malzemeyi de kendisi tedarik ediyormus. Simdilerde bi takim devlet kuruluslari da malzeme sagliyormus.

Bir insan ömrünü neye vermeli?




28 Şubat 2016 Pazar

Mumbai uçağına binmek

..."Gate"e dogru yürürken daha cok zamanim oldugunu , beklemem gerektigini biliyordum. Yanimda kitabim ve yiyecek birseyler oldugu icin cok dert etmedim. Ankara kapisindan bir sonraki kapi Mumbai kapisiydi. Ikisinin arasindaki koltuklara agirlikli olarak Hintli ve Türk yolcular yayilmislardi. Bir kac sira daha fazla yürüyüp Mumbai kapisina yaklasmaya karar vedim cünkü hizli bir bakisla Türk yolcularin arasinda aradigima uygun kisiyi bulamamistim. Tahmin ettigim gibi bir huzursuzluk, bir kipirti, bir eylem yogunlugu hakimdi oraya. Sakin bir bekleyis enerjisi ariyordum. Icimdeki huzursuzlugu belki o yatistirir diye umuyordum. Geleneksel kiyafetlerinin icinde, ücüncü gözü noktali (miydi? yoksa ben mi uyduruyorum?) yaslansa da dimdik duruslu, yasli bir Hintli kadindi. Cok sakindi. Seyrediyordu. Tam aradigim kisiydi. Belki de ben onu aradigim icin oradaydi. Basimi kaldirdigimda onu görecegim bir koltuk secip oturdum. Kitabimi okurken zaman zaman basimi kaldirip onu seyrettim. Iyi geldi. Sakinligi, seyretmesi. Cok iyi seyredebiliyordu. Sakinlestigimi, huzursuzlugumun azaldigini hissettim.

Türk yolculara haksizlik mi ediyordum? Iclerinde enerjisi Hintli kadina benzeyen birini bulabilmek icin biraz bakindim. Bir kac adam yakindan bildigim bir yayilisla koltuklara serilmislerdi. Hakim olmak isteyen, rahatmis izlenimi vermek isteyen, mekandan gerek duydugundan fazlasini talep eden bir yayilis. Bir el telefonla mesgul, gözler de ona odakli. Üc kadin vardi, yanyana oturmus. Bana güne giden kadinlari animsatiyorlardi. Ne konustuklarini duymasam da, uzaktan uzaga konusma tarzlarinda , duruslarinda öyle bir sey vardi. Üc saatlik ucak yolculugla güne gidenler var midir, bu isler o kadar ilerlemis midir diye ciddi olarak merak ettim. Birinin ucak yolculugundan korkutugunu saniyordum. Yüz ifadesi sürekli gergindi. Digerlerinin anlattiklarina gülerken bile gergindi. Hep mi böyleydi, yasama gergin mi bakiyordu yoksa ucaktan mi korkuyordu cok merak ettim. Ankara'da ucaktan inerken özellikle aradim onu gözlerimle . Buldum da... Baska türlü gülüyordu artik, ucaktan korkuyordu :)

Kapiya dönelim. 9-10 yaslarinda bir kiz cocuguyla oturan orta yasli bir kadin vardi. Simdi animsamadigim bir sebepten kadinin kizin annesi degil, bir yakini oldugunu saniyordum. Telefonuyla mesguldü. Arada bir telefondan basini cok kaldirmadan cocugu uyariyordu. Ne icin oldugunu cözemedim. Neden kendileri de huzursuzken yetiskinler 9-10 yasindaki cocuklari sakin durmalari icin uyarip durur? Kimseyi rahatsiz etmiyordu oysa. Böyle böyle huzursuzlugumuzu bastirmayi ögrendigimiz sonucuna vardim. Böyle böyle huzurla oturmayi basaramayan, belki kipirtisiz ama disariya huzursuz bir enerji yayan yetiskinler oluyorduk.  Hintliler bu isi baska türlü mü yapiyorlar diye merak ettim. Mumbai kapisina yakin, kendi oturdugum sira ve cevresindekilere baktim. Bi kac genc cift vardi, cocuklu bir iki aile. Elimizdeki örnekleri genellemek mümkün olsa, Hintli genc kadinlarin batili giyindiklerini, uzun, cok güzel siyah saclari oldugunu ve kilolu olduklarini söyleyebilirim :) Karsimdaki ciftin yine uzun, siyah ve cok güzel sacli bir kizi vardi. Kimse uyarmiyordu. Sakin duruslu bir cocuktu. Iki sira ilerideki 9-10 yaslarindak Türk kiz gibi.

Yanima gelip oturan bi Türk kadindan cok umutlandim. Teyzeme benzettigim icin, bi de duru bir yüzü vardi. Hintli kadinin yasinda oldugu icin bi de belki. Keske o telefonu cikarmasaydi hemen cantasindan.  Sanirim onu buradan yolculayanlara veya Ankara'da karsilayacak olanlara kapida oldugunu, ucagi bekledigini, herseyin yolunda oldugunu bildiriyordu. Sanki 65 yasindaki bir kadina bir havaalaninin ucus kapisinda herhangi bir sey olabilirmis gibi... Yok, o degildi. Sadece Hintli kadindi seyredebilen. Sakince, baska hicbir seyle mesgul olmadan, baska hicbir yerde olmadan, arkasina yaslansa da dimdik durarak , endiselenmeden, huzursuzlanmadan seyredebilen bi tek oydu. Karsimda oturan genc Hintli kadin cantasindan bir tarak cikardi. Taragi yasli kadina uzatirkan kizina bir seyler söyledi. Kiz taragi alip yasli kadinin yanina gitti, önüne oturdu. Yasli kadin sakince kizin saclarini taramaya basladi. Konusmadan, sakince... Hepsinin tek bir aile oldugunu ilk kez o zaman farkettim. Kizin saclarinin cocuklugumdaki bir fotograftaki benim saclarima benzedigini de... Annemin saclarimi ben cocukken ayni böyle taradigini da... Belki anneannemin de... Anneannemin de bazen böyle durabildigini o zaman animsadim.

Iste o zaman aglamak istedim. Bütün o "Gate" kalabaliginin ortasinda, fazla yayilan, kipirtili Türk amcalarin, fazla endiseli, fazla uyaran Türk teyzelerin, fazla uzaklarda, fazla baska bir yerlerde insanlarin ortasinda sessiz ve sakince aglamak istedim.

Mümkün olsaydi Ankara ucagini bir tarafa birakip Mumbai ucagina binmek güçlü isteğine galiba iste o an kapilmistim... Rica etsem saçlarımı da tarar mıydı ki?

--biriktirmeden--

Ağustos böceği

...her sabah duragin önünden geciyor. Ya da ben duraga yürürken yanimdan. Hangimizin erkenci olduguna bagli. Baslarda yüzünü göremiyordum karanlikta. Günün daha aydinlik saatlerinde yolda karsilassak taniyamam galiba diyordum; komik geliyordu. Ögrenci oldugunu saniyordum. Ama bisikletini taniyor(d)um. Dislilerinden birinde, zincirinde, ne bileyim bir yerinde bir sorun var. Tamir edilmemis. Belki edilememis. Pedala her basisinda belli bir ses cikariyor. Iste o sesi agustos böcegine benzetiyorum. Pedala bastikca...bastikca...bastikca.. sanki yakinlarda bir yerlerde bir agustosböcegi ötüyor. Sanki kis ortasinda degiliz gibi geliyor. Sanki yaz ortasinda ılık bir aksam gibi oluyor. Sanki ısı birden bir kac derece yükseliyor. Kisacik bir süre icin.... Sonra agustos böcegi uzaklasip gidiyor. Kis geri geliyor.

Thoreau iyilikten ve iyi insandan bahsederken "...kendisine hicbir seye mal olmayan, farkinda bile olmadigi bir özelligi olmali" diyor ya, agustosböcegi yanimdan gecerken hep bunu animsiyorum. Bana yaptigi iyiligin farkinda mi merak ediyorum. Dünyaya bu türden bir iyiligim dokunsun cok istiyorum.

Günler uzadigindan beri yüzünü de biliyorum. Galiba ögrenci degil...

--biriktirmeden--

toplu taşıma

...şık bayanla 'Putzfrau'yu, tulumlu boyaci kalfasiyla züppe beyaz yakayi esitleyen gözünü sevdigimin toplu tasima sistemi...

--biriktirmeden--

Verse auf Leben und Tod - Yaşam ve Ölüm Üzerine Dizeler


Verse auf Leben und Tod
Amos Oz
suhrkamp

Amoz Oz'un daha önce iki kitabini okumustum, cok sevmistim. Bu kitabini onlar kadar begenemediysem de, ilgincti. Yazar (Oz yani) bu kitapta bir denemeye girisiyor sanki. Bir kac saatligine görülmüs insanlar üzerine, toplamda yaklasik 8 saatlik bir süreyi  anlatan bir roman yazilabilir mi? Yazilabildigini görüyoruz. Yazar ( Oz degil, kitabin baskahramani olan yazar) yeni kitabinin tanitildigi bir söylesiye katiliyor. O aksam söyleside gördügü, tanidigi kisiler üzerine kafasinda kurdugu hikayelerden olusuyor kitap. Bir noktadan sonra gercekle yazarin kafasindaki hikayeler birbirine karisiyor. Yazar söylesiden sonra gercekten kitabindan pasajlar okuyan kadinla merdivenlerde sohbet etti mi? Sokaklarda kücük bir yürüyüs yaptilar mi gercekten? Yoksa bunlar da mi hikayelere dahildi?

Amos Oz'un diger kitaplari oldugu gibi bu kitabi da Israil'den insan manzaralari sunuyor. Az bilinen bir dünyadan bize benzer insanlarla tanismak firsati... Özellikle degisik ülkelerin edebiyatlarina ilgi duyanlara önerilir.   Ingilizcesi "Rhyming Life and Death", Türkce'ye henüz cevrilmemis.

Aylak Adam



Aylak Adam,
Yusuf Atilgan
YKY

Aylak Adam'i cözebilmem biraz zaman aldi. Birinci bölümde birinci tekil agizdan konusan kisi ile, ikinci bölümde anlatilan ücüncü tekil sahis ayni kisiymis. Ama ikinci bölümde anlatilan ücüncü tekil sahis ile, ücüncü bölümde anlatilan ücüncü tekil sahis ayni kisi degilmis. Bunu anlamak icin ücüncü bölümün basinda dönüp kitaba basindan tekrar baslamam gerekti. Kitabi bitirince bazi baglantilari daha iyi anlamak icin dönüp bastan bi kez daha okudum. O kadar mi karisikti? Degildi aslinda :) Benim anlayisi kit bir dönemime denk geldi belki de.

Aylak Adam bir dönemi tanimak icin olsun okunmasi gereken kitaplardan sanirim. Baska bir Istanbul, baska bir Türkce.

Iki bucuk okumadan sonra...Sevdim :)

27 Şubat 2016 Cumartesi

Eldiven

Şık eldivenleri olanlarin ellerinin kışın daha cok üşüdüğünü farkettim.
Bu ayni şık ve marka günes gözlügü olan insanlarin gözünü günesin daha cok almasi gibi bir sey.

Güneş gözlügüm yok, eldivenlerim şık degil ama sevdigim bir berem var. Yani cok güzel degil, bana yakistigi da söylenemez ama seviyorum. Galiba bu yüzden kışın sonuna dogru, havalar biraz isinmaya basladiginda bile sanki kafam herkesinkinden daha cok üsüyor.

Anliyorum.

--biriktirmeden--

Biriktirmeden

Seyrediyorum seyretmesine ama galiba olmasi gerektigi gibi seyredemiyorum.
Yargiya varmadan, etiketlemeden seyredemiyorum her zaman.
Ve bazen seyretmenin beni basbayagi bir eyleme dogru ittigini, bir türden harekete gecmemek icin kendimi güc tuttugumu farkediyorum.

Herhalde bu seyretmek degil.
Ama yine de seyretmeyi seviyorum.

Bi de seyrettigimi anlatmak gereksinimi hissediyorum.
Birikiyor, birikiyorum, yoruluyorum.

Firsat buldukca kisa kisa yazmak niyetindeyim.
Baglamindan, yerinden, zamanindan bagimsiz anlatiyorsam bil ki ben de tam bilmiyorumdur.
Kimbilir nerde, kimbilir ne zaman.
Bil ki seyrederken görmüsümdür.
Ve anlatmam gerektigine karar vermisimdir.
Biriktirmeden.

14 Şubat 2016 Pazar

Trendeki Kız


Trendeki Kiz
Paula Hawkins, Ithaka Yayinlari

"Trendeki Kiz"i trende okumanin ilginc olacagini düsünmüstüm ama trene varamadan dün okuyup bitirdim :) Elimizden birakamadigimiz kismi galiba dogru :)

Rachel'in eskiden oturdugu evin Megan'larin evine cok yakin olmasini biraz fazla tesadüf gibi görmüstüm, neredeyse "Türk filmi" gibi. Hikayenin gelisimi acisindan onun bir önemi varmis, peki.

Yine de trendeki kizin hikayedeki hic kimseyi tanimadigi ve sadece "trendeki şahit" oldugu bir hikayeyi daha heyecanli bulurdum sanirim. Bu türden benzerleri var. Agatha Christie'nin Bayan Murphie'li bir hikayesi var örnegin.

Hikayenin üc kadinin agzindan anlatilmasi ilginc de, ölen kadinin agzindan anlatilmasi biraz tuhaf miydi ne? Sadece Rachel'in agzindan anlatilmasi ilginc olurdu ama teknik olarak galiba mümkün degildi. Acaba yazar kadinlarin agzindan konusmak yerine hikayeyi kendisi, ücüncü tekil sahis agzindan anlatsaydi daha mi iyiydi?

Hikayedeki banliyo kadinlarinin anne olma, kadin olma, birey olma, özgür olma, es olma, kariyer kadini olma, ev kadini olma etrafinda dönen bunalimlari, ne bileyim biraz sıkıcıydı sanki.

Sonuna kadar herkesten süphelendik. Hatta Megan'in kendisinden bile... :) Bu acidan basariliydi. En sona varmadan katili anlamistik ama olsun, o kadar olur :)

Rachel'in aslinda işsiz olan bir commuter olmasi ilginc bir detaydi. Rachel'in Scott'un meslegi ve o kücük oda hakkinda yanilmasi ic rahatlaticiydi.

Bu türün severlerine ve baska türleri okuyanlardan arada kücük bir mola vermek isteyenlere mümkünse yolculukta, özellikle trende okunmasi tavsiye olunan kitaptir :)


13 Şubat 2016 Cumartesi

Gercekten miyim?


Alinti: Oruc Aruoba

Iki satir da ben eklemek isterim.

Bazi günler  o bosluk hic olusmamis, giden hic gitmemis, hep burdaymis, hala burdaymis gibi geliyor insana.
Bazi günlerse tam tersi, o bosluk zaten hep varmis, hep boslukmus, giden zaten hic burada olmamis, zaten hep yokmus gibi geliyor. Cok eskiden, baska bi dünyadan, baska bi hayattan tanidigimiz biri...

Tuhaf duygu, tarifi zor.

Ikinci türden günlerde insan bazen kendi varligindan bile süpheye düsüyor.
Burada miyim? Var miyim? Gercekten miyim?


30 Ocak 2016 Cumartesi

Beklemek

Penceremin önünde bir disbudakla bir at kestanesi var.
Tomurcuklari yerli yerinde, bahari bekliyorlar.
Ben de onlarla beraber bahari bekliyorum.

Bu baharı göremeyecekler için de...
Gecen bahari görememiş olanlar icin de...
Göremeyecegimiz baharlar için de...
Bekliyorum.

Beklemek güzel...

24 Ocak 2016 Pazar

Trene yetişmek için koşmamak


Siyah Kuğu'dan içimdeki yavaş yaşam meraklısı "pendler"e tavsiye...

Pendler: Almanya'da bir şehirde oturup bir diger sehirde calışan ve günlük olarak bu iki şehir arasinda gidip gelene verilen ad. Ingilizce Commuter karsiligi. 

Siyah Kuğu



Der Schwarze Schwan. Die Macht höchst unwahrscheinlicher Ereignisse
Nassim Nicholas Taleb
Ingilizce ilk basim: The Black Swan. The Impact of Higly Improbable (2007)
Türkce basim: Siyah Kugu. Olasiliksiz Görünenin Etkisi (2008)

Dün itibariyle bu kitabi bitirdim. Daha önce ayni yazarin aforizmalarindan olusan bi kitabini okumustum. Bu ondan farkli, daha yogun, kismen teknik ve uzun bir kitap. Taleb son derece ukala, ayriksi, saldirgan, sert ve dalgaci bir yazar. Genel gecer kabul görmüs bir cok seye ve kisiye saldiriyor. Normal dagilim ve çan eğrisine, ortalamaya, regresyona, Harvard akademisyenlerine, takim elbiseli danismanlara (özellikle finans ve risk danismanlarina), politikacilara, Nobel ödülünü dagitanlara ve alanlara acimasizca saldiriyor. Fransizlarla inceden dalgasini geciyor. Acayip ama düsününce hak verilesi seyler söylüyor:
smile ifade simgesi Fransizlarla inceden dalgasini geciyor. Acayip ama düsününce cok hak verilesi seyler söylüyor: "Can egrisini cöpe atin","Beni radikal Islam teröründen cok, diyabet ve kanser endiselendiriyor", "Ortalama derinligi 1.20 m. olan ırmakta yüzmeyin", "Bin gündür sevgi ve itinayla bakilip beslenmis bir hindiyseniz rahatlamayin, tam tersine endise duyun. Belki yarin Sükran günüdür", "Platoniklik tehlikelidir","Dogrudur, kendisinde cok olana verilecek, kendisinde olmayandan alinacak"  gibi ...
Siyah Kugu'nun Türkce cevirisi de var. Fakat benim okudugum Almanca'sinda olasi bir ceviri hatasina denk geldim ve kimbilir daha neler vardi dedim. Mümkünse ya Ingilizce orijinalinden okuyun ya da iyi bir cevirmenden.

Dipnot: Hayir, olayin o balerin filmiyle ilgisi yok. Evet, olayin Cygnus atratus ile ilgisi var.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Dejavu

Bazen cok kuvvetli bir dejavu yaşıyorum. 'Dejavu hissi yaşıyorum' demiyorum bak. Sabah köprünün üzerindeki durakta ayni anne anaokulu yaslarindaki ayni iki kizla tramvaya bindiginde... Kizlar bastan asagi pembe, bastan asagi cocukluk, bastan asagi nese formunda yan koltukta bittiklerinde... Tam bu sirada basimi cevirip camdan bakinca  durakta tramvaydan yeni inmis görme özürlü adami farkettigimde... Elinde sopasi, son derece güvenli adimlarla nasil yürüyüp gittigini izledigimde... Zaten on dakika önce tramvaya ilk bindigim durakta yine o okul cocuguyla benden baska kimse olmadigini farkettigimde... Soföre günaydin dedigimde...Tramvaydan ayni kapidan inerek ayni islak taslarin üzerinde ayni hizla yürüdügümde... Buna dejavu hissi denmez. Bu dejavunun bizzat kendisidir.

Trenlere gelince...Sanirim trenlerde her yolculuk baska bir macera...Asla bilemezsin.

Yürüyen merdivenler

Her ne kadar mümkün oldugunca durmanin ve seyretmenin erdemine inansam da, yürüyen merdivenlerde durum baska. Yürüyen merdivenler dogal duruma dahil degil. N.Ş.A. o merdivenleri yürüyerek inmemiz/çıkmamız beklenirdi. Tabii iyi ki var yürüyen merdivenler. Özellikle sol dizim cok agridiginda. Neyse, demek istiyorum ki, yürüyen merdivenlerde yürümeye devam etmek isteyen o gıcık kişi benim. Evet, alisveris merkezinde de. Evet, metronun gelmesine daha 3 dakika varken de. Lütfen sol tarafi benim icin bos tutun smile ifade simgesi

1 Ocak 2016 Cuma

Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk


Der Junge, der wie ein Hund gehalten wurde, Türkce'de bilinen adiyla Köpek Gibi Büyütülmüs Cocuk veya Ingilizce orijinal adiyla The Boy Who Raised as a Dog, cocuk psikiyatristi Bruce D. Perry tarafindan 2006 yilinda yazilmis. Perry'nin uzmanlik konusu her türden cocukluk dönemi travmalari ve bunun cocuk psikolojisine ve beynine etkileri. Son 20-30 yilin nörobilim bulgularina dayanarak beynin plastisitesinin  travma gecirmis cocuklarda nasil bir dezavantaj haline dönüsebildigini cok carpici örneklerle anlatiyor.

Kitap cok hassas bünyelere göre degil. Iki yerde agladim. Bir cok hikayede insanlarin (yetiskinlerin) nasil bu kadar... yani bu kadar.... hani gercekten bu kadar...... olabildigine sastim. Yaklasik 15-20 yildir bilincli bir secimle korku gerilim romani okumam , o türden filmler seyretmem. Bu kitapta kendimi bir Stephen King kitabinda hissettim yer yer.  Hayir o tuhaf Texas kasabalari degil, hayir acayip mezhepler ve onlarin takipcileri degil,  hayir zavali cocugu köpek gibi büyütmeye karar veren yasli adam degil, hayir Amerikan devletinin cocuk korumadan sorumlu birimleri degil, hayir Leon ve ailesi degil sadece; bütün dünya, bütün sistem cildirmis gibi geldi bana. Hikayelerin hemen hepsinde travma gecirmis cocuktan daha önce travmalanmis en az bir kac yetiskin veya ergen vardi. Sanki her "suclu", daha önceki bir baska olayin "kurban"iydi. Vakalarin bir kacinda ekonomik sistemin ve ona bagli olarak olarak sosyal örüntünün cöküsünün nasil da olaya sebep oldugu acik net görülebiliyordu. Ama hemen her vakada bu sosyal ve ekonomik cildirmanin bütün bu travma hikayelerinin geri plan resmi oldugu tahmin edilebiliyordu. Bütün sistem cildirmis derken öylesine demiyorum. Bütün bu travma hikayelerinin aslinda travmalanmis bütün bir toplumun/sistemin hikayesi oldugunu düsünüyorum.

Köpek gibi büyütülmüs cocuk kitabin en dokunakli hikayesi degildi bence. O cocuk belki de köpeklerle beraber büyümenin sansini yasadi ama köpek gibi büyütülmüs cocuklarin hikayesi iyi satar ;) En dokunakli hikaye bence annesinin dört yasindaki abisiyle her gün parklara ve müzelere gittigi cocugun hikayesiydi. En endise verici hikaye de oydu bence. Her gün ne hikayelerin yanindan geciyor olabilecegimizi düsündüren hikaye oydu cünkü. Bir sosyopat olmaya kac adim mesafede durdugumuzu sorgulayan hikaye de oydu.

Perry her vakada bize insan beyninin nasil sekil aldigini, özellikle negatif deneyimlere karsi nasil tepki verdigini ve bu tepkilerin uzun vadedeki sonuclarini oldukca anlasilir bir dille anlatiyor. Kitap beynimizin nasil calistigini daha iyi anlayabilmemiz icin en uc örneklerin verildigi bir vakalar listesi gibi. Bir iki yil önce Einstein'in bakis acisindan icinde yasadigimiz evreni anlatan bir kitap okumustum. Hemen her bölümde sözkonusu fiziksel fenomeni daha iyi anlayabilmek icin bir karadeligin kiyisindaki bir uzay gemisinde oldugumuzu hayal ediyorduk. Cünkü günlük yasamda göze görünür olmayan etkiler kara deligin kiyisinda birden gözlenir ve anlasilir oluyordu. Perry'nin travma öyküleri cocuk psikolojisi ve insan beyninin bu türden kara delikleri iste...

Cocukluk dönemi psikolojik "rahatsizliklari"na ve davranis "bozukluklari"na nörobilim yaklasimiyla aciklama getiren bu okudugum ücüncü kitap. Digerleri "Disconnected Kids" ve "The Whole Brain Child" idi. Sanirim kendimizi ve cocuklari anlamak icin daha coook nörobilimsel kitap okuyacagiz. Sanirim bir gün bütün analar nörobilim okuyacak :) Saka bir yana, sadece ebeveynler degil, ögretmenler, doktorlar, amcalar, dayilar, teyzeler, halalar ... , bazi insanlari anlamakta güclük cektigini düsünenler ,  kendisi de bir vakitler (travmalisindan ya da travmasizindan) cocuk olmus olanlar, yani herkes okusa iyi olacak bir kitap. Cünkü bütün bu yalnizlasip giden toplumlarin icinde dahi,  bir iliskiler aginin icinde yasiyoruz ve komsunun cocugu yarin bir yetiskin olarak otobanda sollandiginda sapitmazsa, bu belki  de bugün sokakta rastladigimizda basini sevgiyle oksadigimiz icindir. Baska hicbir sebeple olmasa da kelebek etkisine ve büyük aileye övgü olarak da okunabilir. Önerenler sagolsun.    

Dipnot: Yine de nöroplastisitenin gücüne ve avantajina inanmak istiyorum. Bir de Mama P. gözümden kacmadi. Nörobilimin dedigi herseyi bütün bunlari okumadan icgüdüsel olarak bilen kadin. Belki de her sey iyi olacak. Biz gercekten istersek. Ve seversek.

Denedim



Denedim, ayni anda hem kitap okuyup, hem örgü örüp, hem oyun oynayip, hem de kahve icebiliyorum. Yapabiliyorum. Yapmasam daha iyi tabii... Ne demis degerli büyüklerimiz: "Multitasking is a moral weakness"

29 Aralık 2015 Salı

Cehenneme Övgü - Gündelik Hayatta Totalitarizm


Cehenneme Övgü - Gündelik Hayatta Totalitarizm
Gündüz Vassaf
Iletisim Yayinlari, 1999

(Orijinal: Prisoners of Ourselves: Totalitarianism in Every Day Life, 1992)

Cehenneme Övgü bir arkadas tavsiyesi. Ilk kez Gündüz Vassaf okudum. Genel olarak sevdim. Arka kapak yazisinda da belirtildigi gibi gündüze karsi geceden, cennete karsi cehennemden, konusmaya karsi sessizlikten, akla karsi delilikten, anlasmaya, uyuma karsu uyumsuzluktan, kahramana karsi hainden yana. Aykiri bir kitap mi? Bana pek öyle de gelmedi. Ilk kaleme alinisi 1987 civari. Belki o vakitler aykiri olan fikirler artik bize aykiri gelmiyor. Veya o kadar apacikca dogru ki fikirler  ("selbsverständlich" yani) okuyunca "ha, tabii, öyle" diyoruz.

Örnegin,
"Iyi yurttas kollektif deliligin parcasi olan yurttastir. Kollektif delilik yikicidir."

"Barisi koruyan hep bizim silahlarimiz, tehdit eden ise baskalarininkidir."

"Yikici gücler yikilamaz; cünkü, bu daha da cok yikici güc kullanmayi gerektirir."

"Insan ait olmalidir"

"Insan daima simdiki zamana ihanet etmistir. Hainin kim olacagini, o andaki yapi ve o andaki gücler dengesi belirler."

"Yasamin ölüme karsi savasi diye bir sey yoktur. Yasam dogum ve ölümdür."

Kitap genelindeki tüm fikirlerin orijinal ve yeni olduklarini herhalde söyleyemeyiz. Ama bir araya getirilis sekilleri, "günlük hayatta totalitarizm" ilginc. Insan bazen ne türden bir tektiplesmenin icinde yasadigini unutuyor. Iyi bir animsatma kitabi. Sık sık açıp aradan okunasi kitap. Tavsiye edildigi gibi...




26 Aralık 2015 Cumartesi

Hic sana da olur mu?

Hic sana da olur mu?

Bazen yillarca gitmedigin bir sehre gider, yillarca ugramadigin sokaklarinda yürürsün. Kendini en son daha dün o sokaklardan gecmis gibi hissedersin.

Yillarca görmedigin birine rastlarsin. Sohbet sanki dün yarim kalmis gibi kaldigi yerden devam eder.

Aylardir gitmedigin bir eve ugrarsin. Mutfak sanki biraktigin gibidir. Süzgec sanki dün biraktigin yerdedir.

En az bir kac yildir gitmedigin yollarda gidersin, binmedigin trenlere, otobüslere binersin. Sanki daha dün binmissindir. Yaninda oturan bile sanki ayni kisidir.

Yeni tasindigin yerdeki komsularin bile bazen sanki en son dün görüsmüssün gibidir. "Yok artik!" diyeceksin ama gercekten öyle. Sanki dünya belli kliselerden olusuyor ve o komsu eski bir komsunun aynisi, klisenin iste tam o kösesini temsil ediyor, iste tam da oradan devam ediyoruz komsuluk etmeye...

Bana cok oluyor, gittikce daha cok oluyor.
Sanki ben sonsuz bir durusla  yerimde duruyorum da; evler, sokaklar, insanlar, trenler, sanki dünya önümden gecip gidiyor.
Sanki her sey degisiyor, ama sanki hic bir sey degismiyor. Sanki Parmenides hakli.

Neyse...
Isimize bakalim.
Durmamiza bakalim.
Seyrimize bakalim.

24 Aralık 2015 Perşembe

Prokrustes'in Yatağı - Bilinmeyenle Basa Çıkmak için Küçük El Kitabı


Kleines Handbuch für den Umgang mit Unwissen 
Nassim Nicholas Taleb
Orijinal: 2010, Almanca ceviri: 2013 

Bu kitabi baska bir kitaba bakarken kitapcida gördüm. Sonra da kütüphanede buldum. Yazar Lübnanli, New York'ta yasayan finans matematikcisi. Kisa kisa cümlelerden olusan , aforizma tarzi seyler yaziyor. Orijinal dil Ingilizce. Önceki kitaplari Black Swan ve Antifragility de ünlüymüs. 

Bu kitabin orijinal adi The Bed of Procrustes: Philosophical and Practical Aphorisms. Ben sadece göz gezdirmekle bile sevdim. Procrustes'in yatagiyla tanistirdigi icin bile minnettarim. Hemserisi Halil Cibran'a ve onun aforizmalarina ve Sokrates'e attigi minik taslara ragmen (veya belki de bu yüzden de) sevdim. Bi kez okuyup gecmek icin degil, arada bir dönüp orasindan burasindan acarak tekrar okunasi kitaplardan. Iyi bir yol/yolculuk kitabi bir de...  


Özellikle cok uyumlu, genel gecer seyler duymaktan sıkıldıgında insan, biraz çıkıntı fikirlerin iyi gidecegini hissettigi durumlar icin tavsiye olunur. Bu kitabi degil ama Black Swan "Siyah Kugu - Olasiliksiz Görünenin Etkisi " adiyla Türkce'ye cevrilmis. 
Bi kac alinti: 

 "Kisinin karsi cikmaya en cok korktugu insan kendisidir."

 "Egitim bilgeleri birazcik daha bilge yapar, aptallari ise cok daha tehlikeli."

 "Modernligin cifte cezasi bizi erken yaslandirmasi ve daha uzun yasatmasidir."

 "Kendi kendime ögrettigim ne varsa, hepsini hala biliyorum."

"Bilinc altimizda benzerlikleri/ortakliklari arkadaslarimizla, benzemeyisleri yabancilarla ve zitliklari 

düsmanlarla bagdastiririz"
smile ifade simgesi-..






20 Aralık 2015 Pazar

Upanişadlar

Kitap kendi kendini anlatsin :)

Adi bu...


Konusu bu :)


"Upanishad" köken olarak "dizinin dibine oturmak" gibi bir anlama geliyormus. Ustanin dizinin dibine oturup onu dinlemek, anlamak anlaminda... Kavram olarak "gizli ögreti" demek. Upanisadlar pek cokmus. Bu kitapta en temel 13 tanesi var. Ayni anda kimi kisimlari "Manda yuva yapmis sögüt dalina, yavrusunu sinek kapmis gördün mü?" tadi veren, kimi bölümleri en güzelinden tek Tanri tasvirlerini havai fisek tadinda, böyle "bam....bam...bam" diye ardarda patlatan, kimi bölümleri  inanilmaz derinlikli ve güzel, kimi kisimlarini anlayacak derinlikte kisiler olmadigimizi böyle acik net anladigimiz, diger dinlerin kimi kitaplariyla sasirtici (veya artik hic de sasirtmayan) cakismalar iceren güzel kitap.

Hinduizme, Hint kültürüne, Uzak Dogu'ya, genel olarak dinsel metinlere ilgisi meraki olanlara tavsiye olunur. Üstelik ceviri gayet iyi görünüyor, aciklamalar yerli yerinde, ne az ne cok.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Biraz tutarsız göründüysem...

Tikkat...Tikkat...
Bir sosyal medya analizi daha geliyor. Sakının, yazmam gerek :)

Az önce iki seyi birden farkettim. Ayni anda hem kafama bi tas düstü, hem de kafamda bi ampül yandi.
Neden sosyal medyada bu kadar gerilimli oldugumu buldum. Ve neden sosyal medyada bazen bu kadar tutarsiz göründügümü... (en azindan kendime)

Ne zaman birisi toplum olarak ahlaki, erdemi ne kadar önemsedigimizi söylese, altina yorum olarak gazetelerin ücüncü sayfalarindan linkler birakmak istiyorum :)

Ne zaman birisi bozulan toplumsal ahlakimizin sebebi olarak Bati'yi gösterse, Bati'nin bizi ahlak acisindan fersah fersah asmasinin teorik ve pratik örneklerini alt alta listelemek istiyorum :)

Ne zaman birisi Bati özenticiligini elestirse, "canim ne var, bir sürü güzel sey var örnek alinacak" diyesim geliyor. Ne zaman birisini Bati'ya övgüler düzerken görsem, icimdeki Bati özenticiligini elestiren taraf kasiniyor, "kazin ayagi öyle degil ama" demem geliyor. Böyle hapsuruk gibi, tutamiyorum.

Ne zaman birisi Bati'nin ikiyüzlülügünden dem vursa, bazen ne kadar da ikiyüzlü olabildigimizin örnekleri geliyor aklima. Sri Lanka'lıların da bazen gayet ikiyüzlü olabildigini animsatmak istiyorum.

Ne zaman biri cocuk istismarinin Bati'daki gizlenen , üstü örtülen örneklerine dikkatimizi cekse; memleketimde üstü örtülen, yok sayilan vakalara dikkat cekmek istiyorum.

Ne zaman birisi Türkiye'deki kadina siddet vakalarindan yola cikip kültürü yerin dibine batiracak olsa, Avrupa'daki ve dünyanin baska yerlerindeki vakalar geliyor aklima. Yerel gazetelerden okuduklarim, konu komsu tanidiktan dinlediklerim, bulvar gazetelerini okuyor olsam her gün rastlayacaklarim...

Bi tek Bati-Biz cekismesi de degil.

Ne zaman birisi normal doguma övgüler düzse (düsüncesizce olan türünden), normal dogurmayanlari savunasim geliyor. Sonra birisi "bu normal doguranlar da cok oluyor ama, iyi ki de sezaryenle dogurduk" deyince...Aaa, bi de bakiyorum yeniden normal dogumu savunasim gelmis!  

Ne zaman birisi et yiyenlerin barbarligi üzerinden veganligi savunsa et yiyenleri, ne zaman birisi "bitki de yeme öyleyse, o da canli" komikligine bürünerek et yiyiciligi savunsa dibine dek veganlari savunmak istiyorum.

Ne zaman birisi Sauerkraut icin "Aman canim, ne var, bizim de lahana tursumuz var, ne bu yabancilar ne yapsa göge cikarma şeysi" dese Sauerkrautcu tarafim ayaklaniyor :) Ne zaman birisi Sauerkraut avukatliginin dibine vursa, "Amaaan, ne yani, bizim de lahana tursumuz var" diyecek gibiyim :)

Gün olur akcaaagac surubunu, gün olur steviayi, gün olur rafine sekeri savunurum. Gün olur alir basimi gider, gün olur deli gibi...

Birisi "DAHI anlamindaki  DE'ler ayri! Olmuyooorrrr!" dese böyle inadina inadına bitisik yazasim geliyor o DEleri. "Amaaaan bosver ya, ne sacma sey" diyen olunca da, bu kez "Olur mu öyle sey, okunanin anlasilmasi icin böye bi takim önlemler, bidi bidi bidi..." diye basliyor bi tarafim.

'Mekteb'e karşı 'okul'u, 'gerek'e karşı 'lazım'ı öne sürerim. Karşı tarafın çok sahiplendiğini farkedersem.
Öyle durumlarda 'Cava'yı 'Ceyva' diye okuyanlara karşı da sürebilirim ordularımı. Normalde mesele olmasa da...

Kendimi okullulara karsi alaylilari, alaylilara karsi okullulari savunurken buldugum coktur.

Ne zaman birisi baskalarinin kötülügünden ve genel olarak insanin kötülügünden bahsetse, o baskasinin avukati olmak ve H.sapiens'i savunmak zorunda hissediyorum kendimi. Oysa kimi günler türümden yana umutsuzluga düstügüm olur benim de.

Budistlere karsi Müslümanlari, Müslümanlara karsi Hristiyanlari, Hristiyanlara karsi Taoistleri, Taoistlere karsi Musevileri, Musevilere karsi Şamanları, Şamanlara karşı Tanrıtanımazları, Tanrıtanımazlara karşı Budistleri...Ayh, ne diyorum ben ya?

Türkler'e karsi Zenleri, Zenlere karsi Alevileri, Alevilere karsi Atlantislileri, Atlantislilere karsi Kürtleri Kürtlere karsi Patagonyalilari, Patagonyalilara karsi Cumhuriyetcileri, Cumhuriyetcilere karsi Kizilderilileri, Kizilderililere karsi Sünnileri, Sünnilere karsi Hristiyan Demokratlari...Ayh, bu ne ya?!

Yeri gelince antikapitalistlere karsi Adam Smith'i, yaratiliscilara karsi Charles Darwin'i,  bütünselcilere karsi Descartes'i... Ayh!

Siyaha karsi beyazi, beyaza karsi siyahi!
Ne biri icin, ne digeri icin...
Sadece ve sadece grinin onuru icin.

Siz bütün bu seyleri dibine kadar savunmak zorunda misiniz? Gercekten?
Kesin ve son karariniz mi?
Peki ben bütün bu seylere karsi ötekini savunmak zorunda miyim?
Gri kendi basinin caresine bakamaz mi?

SAVUNMAK zorunda miyiz?
Savundugumuz nedir?

Cok geriliyorum, gercekten cok geriliyorum.
Niye gerildigimi bilmiyorum. Niye gerildigimi biliyorum.
Neden savunuyoruz bilmiyorum. Neden savunuyoruz biliyorum.
Aslinda savundugumuz, asildigimiz, tutundugumuz ne biliyorum.
Aslinda savunan kim biliyorum.
Aslinda tutunmayi biraktiginda ne olacak biliyorum.
Galiba.
Yani.
Bildigim tek sey...
Hımmm...

Biraz tutarsiz göründüysem,
biraz da gergin gözünüze,
sanirim bundandir.

Akış

Bugün hic bir yere gitmedigim halde içimden "hoscakal" demek istegi yükselen bir  gün.
Sana da olur mu hic?
Belki de ben kaliyorum da bir sey gidiyor.
Çocukken hep karistirirdim da annem düzeltirdi. "Güle güle degil, hoscakal denir"  diye....
Genel olarak öyle bir zihni durumum var.
Kalana da gidene de güle güle  demek eğilimindeyim.
Bugün bir degisiklik yapip, kalana da gidene de hoşça kalmasını dilemek istegindeyim.
Zaten ne farkeder?

12 yıl,
bak yine 'tamamlanan döngü'.
Sen de hoşça kal biten 12.
Seni sevmistim, arada yine görüselim.

Bir sonraki 12 akışına bırakmakla başladı.
Akışın 12'si olsun.
Akışına bırakalım.



12 Aralık 2015 Cumartesi

Kandil

Aksam aksam döne döne dinledigimden olacak, bunca yil sonra ve an itibariyle candela-candle-kandil baglantisini kesfettiren eser. 71 yasinda ölmez de sag olursam ben de öyle siren sesi cikarabilmek isterim .smile ifade simgesi Bi de "yok birbirimizden farkimiz" dedirten yüz milyon elli sekiz örnek daha biriktirmis olmayi...


11 Aralık 2015 Cuma

Meraklısına küçük, günlük haberler

Bi sebepten eski gazetenin birini bi yere serince gelip gittikce göz atip okuyanlardan misiniz? Ben onlardanim. Iki gündür bu türden okudugum gazetede iki haber, iki detay dikkatimi cekti.
1) Burda carsi pazar Pazar günü aksam saat 10'da bile acik olmadigindan arada bir cesitli bahanelerle kücük yerlerde ticareti hareketlendirmek icin alisveris geceleri düzenleniyor. O gece aksam 7 8'den sonra da tüm sehir merkezinde dükkanlar, magazalar acik oluyor. Yakin zamanda Noel sebebiyle kücük bir sehirde de "Özellikle Kadinlar icin Alisveris Gecesi" düzenlenmis. Ilana göre yaninda kadin olmayan gidemiyormus. Damsiz girilmez yani. 
Asil bahsetmek istedigim detay bu degil. Gecede cesitli sosyal etkinlikler de olmus. Meydanda toplanan kalabalik "We are the World"u söylemisler. Mülteci basvurusu olanlarla birlikte. Ayni böyle diyor haberde. "Mülteci basvurusu olanlarla birlikte", nokta. Onlar zaten resmi statü acisindan henüz mülteci (bile) degil. Bi kere basvurdular ama bazilarinin mültecilikleri kabul edilecek mi bakalim.
Fakat bahsetmek istedigim detay o da degil. Anlasilan mültecilik (veya mültecilik basvurusu yapmislik) buralarda önümüzdeki aylarda ve yillarda her türden sosyal etkinligin insaniyetli ve erdemli yüzü olarak, bir tür PR malzemesi olarak sahneye sunulacak. Eskinin "Afrikali aclar"i misali. We are the world yani.(Temiz niyetle, arka planda sessiz sedasiz calisan insanlari bu görüsten haric tutuyorum.)
2) Genc bi Alman adam master tezini üniversiteye teslim ettikten iki gün sonra Skateboard'u ile yola cikmis. Amaci, baska bir ulasim araci kullanmadan sadece Skateboard ile Alpler'i asip Balkanlar üzerinden Istanbul'a ulasmakmis. Ulasmis da. Gazetede Bogaz'da skateboard'i ile cektigi hos bi selfie'si var. Asil yoldaki gözlemi cok ilginc. Cok para harcamamak icin yollarda mecbur kalmadikca otele gitmemis, kamp alanlarinda gecelemis. "Tuvalet vb acisindan en ilkel sartlarin hüküm sürdügü kamp alanlarinda bile eksik olmayan tek sey yüksek hizli internet baglantisiydi" diyor. Eskilerin "Ayrani yok icmeye.." dedigi durum. Temel ihtiyaclari es gecip, sürekli iletisimde, sürekli connected olmaya sevdalanmis (Maslow'un ücüncü basamagina denk geliyor yanilmiyorsam) tuhaf bi medeniyet kurmus oldugumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Çişimi nereye yapacagimi henüz bulamadim, ama buldugumda dünyanin öbür ucuna oradan bir selfie gönderebilirim.