18 Kasım 2015 Çarşamba
16 Kasım 2015 Pazartesi
Dilek Nr.2
Yetmis küsur yasindaki komsumun bazi kalp sorunlari var. Bir kac yil önce iyice ciddilestiginde kalp pili taktilar. Arada bir, bir torunun dogumgünü, mevsimlik temizlik veya buna benzer bir sebeple kendini fazla yordugunda, kalp ve pili kendilerini belli ederler. O zaman mümkün oldugunca sessiz sedasiz ve tiyatrosuz hastaneye gider. Tetkikler, kontroller yapilir, kendini iyi hisseder, geri döner. Gecenlerde yine böyle bir sebeple hastaneye gitti, tahminimizden fazla sürdü dönmesi, merak ettik. Esi "sorun yokmus, rutin kontrolleri yapiyorlar yine" dese de merak ettik. Hastaneden döndügünü tahmin ettigim, ögleye dogru kapisini calmayi düsündügüm bir sabah, camdan oglani yolcu ederken bahce kapisinin önünde dikilirken gördüm. Pembe, hos bir bluz, yakin tonlarda hos bir ceket giymis , sirtinda sirt cantasi, bir an durup gülümseyerek sokaga bakti kisaca. Sanki bütün sokagi selamlar gibi. Sonra yürüyüp gitti. Hastaneden geldiginin ertesi günü nereye gidiyor olabilir? Doktor veya eczaneden baska hicbir yer gelmedi aklima. Yine de ucuk pembe, yine de gülümseme, yine de sirt cantasi ve enerjik durus.
Bir iki gün sonra ögle saatlerinde kapisini caldim bir sebeple. "Tam ögle yemegi saati... rahatsiz ediyorsam kusura bakmayin ama..." dedim. "Ah, bosversene" dercesine elini salladi gülümseyerek ve her bir sözcügün üzerine basarak su anlama gelecek bir sey söyledi: "Kendimi rahatsiz ettirmiyorum"
Kendimi rahatsiz ettirmiyorum.
Rahatsiz olmama izin vermiyorum.
Secim hakkim var, rahatsiz olup olmamam dis bir etkene degil, bana bagli ve ben rahatsiz olmamayi seciyorum.
Komsumu rahatsiz eden, üzen seyler hic mi yok? Var. Biliyorum.
Ama bu durusu, bu tercihi hosuma gidiyor :)
Aynisindan kendime diliyorum.
Mümkünse simdi.
Onun yasina geldigimde de.
Ucuk pembe bluz ve ceket de bonusu olsun lütfen :)
Bir iki gün sonra ögle saatlerinde kapisini caldim bir sebeple. "Tam ögle yemegi saati... rahatsiz ediyorsam kusura bakmayin ama..." dedim. "Ah, bosversene" dercesine elini salladi gülümseyerek ve her bir sözcügün üzerine basarak su anlama gelecek bir sey söyledi: "Kendimi rahatsiz ettirmiyorum"
Kendimi rahatsiz ettirmiyorum.
Rahatsiz olmama izin vermiyorum.
Secim hakkim var, rahatsiz olup olmamam dis bir etkene degil, bana bagli ve ben rahatsiz olmamayi seciyorum.
Komsumu rahatsiz eden, üzen seyler hic mi yok? Var. Biliyorum.
Ama bu durusu, bu tercihi hosuma gidiyor :)
Aynisindan kendime diliyorum.
Mümkünse simdi.
Onun yasina geldigimde de.
Ucuk pembe bluz ve ceket de bonusu olsun lütfen :)
15 Kasım 2015 Pazar
Ders
Kendime sık sık anımsatmayınca olmuyor:
Dikkatini yikilan agaclara degil, büyümekte olan ormana ver. *
Agaclar gürültüyle yikilir, orman sessizce büyür.
Bu yüzden dikkatini sessizlige vermeyi ve kulagini sessizlige kabartmayi ögrenmelisin.
Peki nasil?
Kendi icinde sessiz sedasiz ve sakin olmadikca, disindaki sessizligi ve sükuneti dinleyemezsin. **
Öyleyse icini sessiz tut.
Evini evrenin her zaman yeni ve temiz kalmis bir bölgesinde kur ***
ve onu temiz
ve derli toplu tut.
Sen simdi git de, bu dersi calis azicik, hadi canim.
* Dürr
** Tolle
*** Thoreau
13 Kasım 2015 Cuma
Bugünküler...
13, 14 ve 15 numara bir arada...
16 numara ne olsa diye bakinirken is seyahatinden gelen babaya ucakta verilen cikolata gözüme carpti, el koydum hemen :) E tabii, 24 ayri armagan alamam, bütcemi asar :)
Cikolataya bakinca hemen paketi gözümde canlandi :
Isin ilginc tarafi son bir yildir epey malzeme birikmis evde, paketleme icin disaridan hicbir sey almam gerekmedi, hep evdekileri kullaniyorum. Kece cok eglenceli ve naz çeker bir malzeme :)
12 Kasım 2015 Perşembe
Varan 11 ve Varan 12
Varan 11 ve Varan 12 :)
Makinenin sarji bitmek üzere oldugu icin tek karede grup fotografi verdiler :)
24. bittiginde icimdeki paketleme canavarini durdurabilecek miyim, emin degilim. Bir kez uyandi :D
Dilek Nr.1
Narı internette gösterilen o pratik yöntemlerden hicbirine bakmadan, ince ince , tek tek soymayi...
makine dikisini de adini kaale almadan elde yapmayi severim :)
Bu dünyanin tüm zamanlari benimmis hissi her nereden geliyorsa, önümüzdeki aylarda da benimle olsun dilerim.
Işıktı, suydu
Karenin hemen sağında sıra sıra arabaların parkettiği bir sokak olsa da ne gamdı.
Bu kareye izin veren bir şehir tasarlamak da az iş değildi.
Kutu kutu pense
24 kücük neselik ve onlara 24 paket procesinde....
Varan 1:
Kendisi yapti.
Varan 2:
Ben ördüm :)
Varan 3:
Eski bir kesekagidini yazin yaptigimiz ip baskisiyla birlestirdim :)
Bu türden baski calismasi yaptigimiz kagitlardan daha o sira agac, kus, kalp vb sekillerini kesmistim. Cok pratik oldu zarfi hazirlamak :)
Varan 4:
Kutuyu renkli kare kagitlardan katladim, kalp ve yildiz dedigim gibi, yaz calismalarindan...
Varan 5:
Daha önce yapmistim bunu. Icine "Schnitzeljagd" usulü bir bilmece sakladim. Bilmeceyi cözünce armagana ulasacak :)
Varan 6:
Bu da gecmiste bir tangrami kitabinda görüp yaptigimiz bir süs. Icine bir bilmece sakladim yine :)
Varan 7:
Bu karti da yazin yaptigimiz püskürtme islerden devsirdim :)
Onun cikartmalarindan caldim üzerini biraz daha da hareketlendirmek icin. Umarim görünce kizmaz :)
Varan 8:
Bunu burada postanelerde satilan dogal paket iplerinden ördüm. Ama saglam bir tig gerektiriyor. Önce kutu gibi bir sey tasarlamistim. Sonra baktim kus yuvaina benzer bir sey cikti. Daha da sonra onu icine altindan inciler yerlestirerek istiridye/midye yapiverdim ben . Agzini da ördüm fotograftan sonra :)
Varan 9:
Icinde de beyaz, yesil, kirmizi cizgili bir sey var. Konsept uydu :)
Varan 10:
Bunu görünce icinde ne oldugunu tahmin edecek büyük olasilikla. Olsun....
Geriye kalmis 14. Hadi bakalim...
Iclerine yerlestirecek minik armaganlar bulmak da zorluyor ama daha zaman var, herhalde yetisir :)
11 Kasım 2015 Çarşamba
Meditasyon ve beyin
Meditation und Gehirn
Dr. Heinz Hilbrecht
Schattauer, 2010
Uzun zaman önce yarim birakip ancak geri dönebildigim bir seri kitaptan birisi bu.
Yazar tip doktoru degil, doga bilimcisi. 30 yildir meditasyon yapiyormus. Hem kisisel deneyimlerini anlatiyor, hem de bilimsel arastirmalarin isiginda meditasyonu anlamamiza yardimci oluyor. Kitabin amaci zaten meditasyon hakkinda eski dogu bilgelik geleneklerinde söylenmis seylerle, bugünkü bilimsel arastirmalari karsilastirmak.
Önce meditasyonun tarihcesiyle giriyor konuya Hilbrecht. Budizm ve Taoizm'den önce de doguda derinlikli bir zihinsel egzersiz gelenegi oldugunu ögreniyoruz. Dahasi Eski Yunanlilar'da ve Germen ve Keltler'de de bugünkü anlayisa paralel meditasyon benzeri uygulamalar varmis. Yunanlilardaki meditasyonun Büyük Iskender dönemindeki bilinen ilk Yunan-Hint (Bati-Dogu) bulusmasindan da önceye gittigini söylüyor. Hristiyanlik'ta iki türlü "meditasyon" var: Meditasyon (: Bir konuda yogunlasan derinlikli düsünme) ve Contemplation. Bugünkü anlamiyla meditasyon aslinda Hristiyan gelenekte Contemplation :) 19 yy.da Bati ve özel olarak Hristiyan mistik bakisin Contemplation'u Dogu meditasyonu ile tanisiyor. Örneklerini Rudolf Steiner ve Hermen Hesse'de görmek mümkün.
Ikinci bölümde beynin biyolojik gelisimi üzerine bilgiler veriliyor.Genc beyin ve yasli beyin üzerine söyledikleri bugün kabul ettiklerimizden farkli ve ilginc.
Ücüncü bölümde eski budist kayanklara göre meditasyonun 9 seviyesi aciklaniyor. Bu ilginc; meditasyonun zihin ötesi bir yani olmasina ragmen epey "zihni", analitik bir tarifiyle karsilastigima sasirdigimi söyleyebilirim. Burada (aslinda kitabin genelinde de) kendimizi yüzme bilmeden yüzme üzerine yazilmis bir kitabi okur gibi hissediyoruz. Üstelik kitabi okuyarak yüzme ögrenme olasiligi da yok, suya girip hareket etmeden yüzme ögrenemeyiz :)
Dördüncü bölümde Hilbrecht bir önceki bölümdeki bazi kavramlar, deneyimler ve onlarin bilimsel acidan aciklanmasina daha cok yer ayiriyor. Sözsel düsünce, "Bilincdisi düsünce" , ayna nöronlar, theory of mind, "ücüncü göz" (Bkz. Dipnot),"büyük bosluk", özgür irade bunlardan bir kismi. Oldukca bilgilendirici. Bunca zamandir o veya bu kitapta "Theory of Mind" konusuna rastlarim, Sally'nin misketinden bir adim öteye gidenini görmedim diyebilirim. Bu kitap gidiyor.
Besinci bölümde eskilerin deneyimle tanimlayip kayit altina aldigi kimi fenomenlere bilimsel aciklama getiriyor. Önsezi, gelecegi görme, ice dogma, altinci his, beyin okuma, "Chi" (qi), Kundalini, ölüme yakin deneyimler, beden disi deneyimler gibi. Son ikisini ileri meditasyon asamalarinda kendisi de deneyimlemis, "sahadan" bildiriyor :) Buradaki aciklamalar da epey bilgilendirici ve akla yakin.
Altinci bölüm dikkatsizce ve yanlis meditasyon uygulamalarinin sebep olabilecegi sorunlar üzerine. Meditasyonu, önyargilara sebep olan yanlis bilgi ve uygulamalardan temize cikariyor diyelim :)
Yedinci bölüm meditasyonun saglik üzerinde arastirmalarla kanitlanmis yararlari üzerine.
Sekizinci bölüm meditasyonun uygulamasi üzerine. Tüm bu anlatilanlar üzerine yazardan bi meditasyon tarifi olmasi gerekirdi diye düsünmüstüm, bu bölüm iste tam da bunu yapiyor. Taoismus kaynakli ve 2000 yildir denenmis bir usulün tarifini yapiyor.
Dokuzuncu ve son bölüm meditasyon yapanin nasil beslenmesi ve beynini nasil beslemesi gerektigine dair.
Oldukca kapsamli ve bilgilendirici bir kitap. Meditasyon üzerine adinin vadettiginden da fazlasini sunuyor. Üstelik eski kaynaklarin ne söyledigini de aktariyor, üstelik modern bilimin ne dedigini de söylüyor, üstelik kendi kisisel deneyimlerini de paylasiyor. Spekülasyon yok; akla hitap etmeyen bi tarafi yok; asiri mistik, spiritüel laflar yok. Insana beynini ve kendini sevdiriyor :) Daha ne olsun?
(Dipnot: Kapak fotografi uzun zaman meditasyon yapanlarin beyninde etkinlestigi tespit edilen , orbitofrontal kortex üzerindeki bir noktayi isaret ediyor. Sözkonusu bölge dogu geleneginde "Ücüncü göz" diye bilinen noktayla ayni yerdeymis.)
8 Kasım 2015 Pazar
Plan proce
Bunca isin arasinda ve böylesi yogun bir dönemde, kafam(ız)da bir takim plan-procelerin ucuşmakta oldugu
ve o planlarin Aralik 1 itibariyle bitirilip uygulamaya baslamis olmasi gerektigi
ve kendim edip kendim bulduğum...
... son derece dogrudur.
Mavi not
Daha sonra gri tabaka gelip Ocak'a kadar kazik caktiginda,
gök yere yakinlastiginda ve ruhlar daraldiginda animsamak üzere...
Sunu unutmadan kisisel tarihime not etmeliyim:
6.11.2015 - Orta Avrupa!
gök yere yakinlastiginda ve ruhlar daraldiginda animsamak üzere...
Sunu unutmadan kisisel tarihime not etmeliyim:
6.11.2015 - Orta Avrupa!
7 Kasım 2015 Cumartesi
6 Kasım 2015 Cuma
Magic Cleaning
Bir arkadasim "Eylülmek" projemi duyunca bir göz atmami tavsiye etmisti. Kütüphanede bana sira gelmesini bekleyince okumak biraz zamanimi aldi. Okumam kisa sürdü yalniz.Toplamda bir günde bitti diyebilirim. Ne kesin okunmali diyebilirim, ne kesinlikle okunmamali... Yenilik olarak sundugu bazi seyleri annemden ögrendim :) "Annenizden ve ananenizden ögrendiklerinizi cöpe atin" önerisini ciddiye alamiyorum öyleyse... Bazi seyleri zenhabits ve benzeri blogger'lar bize zaten anlatmisti. Bazi fikirleri Eckhart Tolle bile söylemisti! Burada da rastlamak hos oldu. Hatirladim, tekrar motive oldum. Bazi fikirlerini yanina yildiz cizerek not aldim. Bazi fikirleri beni benden aldi. Cantalari saklama yöntemlerine ayirdigi üc sayfa gözlerimden yas gelmesine yol acti. Cantalara ve coraplara barbarca muamele edenler hakkindaki fikirlerine hic girmiyorum. Zeytinyagi ve sampuanlari evin baska bir yerinde saklama fikri benim icin uygulanabilir degil :) Teorilerini daha cok bekar, cocuksuz, tek basina yasayan, 20-30larinda genc kariyer sahibi kadinlarla, "One-woman-household" tarzi evlerde test ettigi hissine kapildim. Marie Kondo'nun bizimki gibi bir evde, benimki gibi bir cocuk ve benimki gibi bir kocayla imtihanina sahit olmayi cok isterdim. Cocuk odasi ve mutfaga dair pek önerisi yok. Giysiler ve aksesuarlar üzerine epey önerisi var. Eve giris ritüeline bayildim, bir sonraki hayatimin bekar ve cocuksuz kisminda benzerinden bi tane de ben edinmeye karar verdim. Bedenimi ve ruhumu isin icine katmasini sevdim. Ekoloji ve ekonomiyi isin icine katmamasini sevmedim. Onlari da hesaba katarak parlak fikirlerle gelseydi iste o zaman kalbimi tam kazanacakti. Mutfakta beni mutlu etmeyen, bir gün kirilirlarsa gidip yerine mutlaka ama mutlaka beni mutlu edecek kardeslerini alacagim kupalar var örnegin. Dünya ahvalini ve aile bütcesini hesaba katinca atamiyorum Konmari'cim :)
5 Kasım 2015 Perşembe
Kütüphane yolundan
Dün ormana degil kütüphaneye gittik ama yollar mantar doluydu :)
Artik günler kisaldi. Eve dönerken karanlik basmaya baslamisti. Yere baksak mantarlari göremezdik, ben de "e, göge bakalim bari" dedim :)
Bu kamuflaj yapan minikleri oglan kesfetti :)
Fikra da oglandan gelsin : Bay Müller mantar zehirlenmesi sebebiyle hastaneye kaldirilmis. Doktor demis ki taburcu ederken, "Bir daha sakin bilmediginiz tanimadiginiz mantarlari yemeyin". Bay Müller demis ki "Ama doktor, ben de öyle yaptim zaten, bildigim tanidigim tek mantar sinek mantari!" :)) (Sinek mantari: Masallardan tanidigimiz kirmizi üstü beyaz puantiyeli mantar, cok sevimli ama zehirli)
Bu yapraklara gelince... Ait oldugu agacin adi aslinda "Lale agaci". Ama benim oglan ona "Teufelsbaum" (İblis ağacı) adini verdi. O deyince ben de gördüm, ama olsun biz yine lale agaci diyelim ona :)
Artik günler kisaldi. Eve dönerken karanlik basmaya baslamisti. Yere baksak mantarlari göremezdik, ben de "e, göge bakalim bari" dedim :)
4 Kasım 2015 Çarşamba
Afacan Beşler
Cocukken en severek okudugum kitaplardandi: Afacan Besler - Enid Blyton
Rüzgarli tepeler, acik hava, kayaliklar, okyanus kiyilari, yagmur botlari ve yagmurluklar, yürüyüsler, zencefilli kurabiye. Aklimda bunlar kalmis.
Uzun zaman önce kütüphanede gördüm, uzun zaman önce gözüme kestirip oglanin yasinin gelmesini bekledim.
Bir süre önce zamanidir deyip bir kütüphaneciye serinin neresinden baslayabilecegimizi sordum. Bir numara hala var miydi? "Maalesef en en eskiler artik yok. Ama surada derleme ciltleri var bir kac tane, eldeki en eskileri bunlardir sanirim" dedi. Onlarin da altincisi vardi bir tek o anda, onu aldim. Yanimda oglanin anaokulundan tanidigim bir anne vardi tesadüfen; "Aaa, Afacan Besler! Ben bunlarla büyüdüm" dedi heyecanla. Ortak bir heyecanla gülümsedik birbirimize. Anlasilan epey bir ülkede epey bir cocuk "bunlarla" büyümüstü :)
Bizim oglan da bunlarla büyümeye hevesli miydi? Sanirim derleme cildinin kalinligi biraz cekinmesine yol acti. Epey bir süre kitaba yaklasmadi. Gectigimiz günlerde hastalaninca oturup birlikte okuduk. Atesi varsa, keyifsizse, kendini nasil oyalayacagini bilemiyorsa, özellikle gecenin bir yarisiysa birlikte kitap okumak hem ona hem bana iyi gelir. Onun bagisiklik sistemine, benim de sinirlerime kendi kendilerini iyilestirmek icin biraz firsat tanir.
Okudugumuz ilk hikaye, tesadüf eseri cocuklugumda da okudugum hikayelerden biriydi. Ikimiz de okuyup bitirdigimizde, kizkardesim deniz fenerinden kayaliklardaki labirentli magaralara bir baglanti oldugunu kitabin o kismina gelmeden önce anladigini söylemisti de, kiskanclikla karisik bir hayranlik duymustum kendisine hatta. Bunca yil sonra bunu animsamak ne ilgincti. Yukaridaki gri hücrelerde galiba bütün cocuklugum hala kayitliydi.
Cocuklugumdan animsamadigim yeni izlenimlerim de vardi tabii.
Yetiskin gözüyle Profesör Kirrin tam sopalik bir adamdi bana kalirsa. Durmadan evi terörize eden profesör arkadasiyla kendisiydi. Sessizlik istiyorsa kalkip kendine sessiz bir ortam bulsundu. Gören de bu ikisini atom fiziginin derin mekanizmalarini aciklamakla mesgul sanirdi. Büyük olasilikla ugrastiklari konu incir cekirdegini doldurmazdi. Bayan Kirrin bence cok taviz veriyordu.
Johanna kitabin asil kahramaniydi. Görünüste bütün gün mutfakta birseyler pisirip tasirmakla mesgulse de; ne calisma odasinda büyük icatlarin, ne rüzgarli kayaliklarda büyük maceralarin pesinde olsa da, evet, asil kahraman oydu. Bütün ögünleri, krapfenli ve kurabiyeli ara ögünleri hazirladigi bir yana, afacan beslerin "Proviant"larini hazirlayip sepet sepet kutu kutu ellerine tutusturan da oydu. Bütün hikayelerde -evden ve Johanna'dan uzak da gecseler- onun karakterine karsilik gelen birisi mutlaka vardi. Bi ciftlik sahibinin karisi veya yatili bir binicilik kursunun sahibi olan kadin... Onlarin hepsine genel olarak Johanna diyoruz.
Georg bütün erkek gibi görünme ve davranma cabasina karsilik mizmizin tekiydi, Anne'den daha fazla kiz kaprisi yapiyordu.
Ayrica hikayelerin ikisinde daha erkek gibi olma - görünme cabasinda kizlar vardi. Ortalik asil adi Henrietta olan Henry'lerden, Harriet olan Harry'lerden gecilmiyordu. Acaba bunu o dönemin Ingiltere'sinde cinsiyetci sosyal rollere karsi bir direnisin baslangici gibi mi görmek gerekirdi?
Anne aslında bayağı sıkı bir kizdi. Haydutlarin elindeyken, magarada oturdugu yerde uyuyabilmesini ve deniz fenerinde mahpusken delirmeyip hala cay demlemeyi falan düsünebilmesini baska nasil aciklayabiliriz?
Cay demisken... Evet, her firsatta deli gibi cay iciyorlardi. Deniz fenerinde islerin en karistigi anlarin birinde Julius "kendime gelmem icin bi cay icmem gerek" diyordu. Sonra olay cözülüp dertler bittikten sonra olay mahaline gelen polise de hemen cay demleyip ikram ediyorlardi. Ingiliz olmak herhalde böyle bir seydi :)
Sicak yaz günlerinde hem dondurma, hem limonatayla serinlemeye kalkmalari belki biraz züppeceydi ve üstelik Cola da iciyorlardi. Neyse ki o kismi ben okudugum icin hemen filtrelemeyi basarmistim. Ne de sansürcü bir anneydim böyle :)
Ve haklisin Handancim, Afacan Besler odanin ortasina kendi piknik düzenini kurmadan cekilmiyordu. Bizim oglan her yemekten sonra karin agrisi cektiginden odasinda azar azar ama sürekli zarar vermeyecek seyler yiyip icme moduna girmistik. Su, elma suyu, muz, elma, cubuk kraker, etimek ve pirinc patlagindan olusan menüyle bir piknik ortami Afacan Besler'e eslik etmekteydi.
Kitabin sonuna dogru oglan kitabi elimden kapmis, bir kösede kendi kendine okuyarak demlenmekteydi :)
Bi de bunlarin gizli yedi olani mi vardi? ;)
2 Kasım 2015 Pazartesi
Ortak
Çok uzun süre önce bir kez bahsetmiştim. Birbirine uzak gibi görünen dillerde aynı deyimlere, atasözlerine rastlamak bana ilginç gelir. Koleksiyonunu yapiyorum bu ortakliklarin. Cünkü cok uzak, cok eski bir kültürel yol ayrimina veya cakismaya isaretmis gibiler.
Ada'yi okurken bir örnegine daha rastladim, gülümsedim: "Die Hunde bellen, die Karavane ziehen weiter".
Kelimesi kelimesine su demek:
"It ürür, kervan yürür."
Ada'nin orijinali Ingilizce olunca merak ettim, gittim bir de oradan baktim:
"The dogs bark, the Caravan passes."
Bu kez "karavan"a, coook eski ve günlük konusma dilinde baska kullanim örnegi neredeyse kalmamis fiile ve güzeller güzeli kafiyeye bakarak, kaynaginin Dogu kültürü ve Türkce oldugunu varsayabiliriz sanirim.
Önemli mi? Yani kaynagi önemli mi, bu ortaklik önemli mi? Bana önemli geliyor.
Hepsinden de önemlisi, bu köpeklerin ne demeye "ürüyüp" durduklari sorusu...
Karavanin bu kendinden memnuniyeti, bu kendinden ve gittigi yerden eminligi...
Beni düsündürüyor.
Kelimesi kelimesine su demek:
"It ürür, kervan yürür."
Ada'nin orijinali Ingilizce olunca merak ettim, gittim bir de oradan baktim:
"The dogs bark, the Caravan passes."
Bu kez "karavan"a, coook eski ve günlük konusma dilinde baska kullanim örnegi neredeyse kalmamis fiile ve güzeller güzeli kafiyeye bakarak, kaynaginin Dogu kültürü ve Türkce oldugunu varsayabiliriz sanirim.
Önemli mi? Yani kaynagi önemli mi, bu ortaklik önemli mi? Bana önemli geliyor.
Hepsinden de önemlisi, bu köpeklerin ne demeye "ürüyüp" durduklari sorusu...
Karavanin bu kendinden memnuniyeti, bu kendinden ve gittigi yerden eminligi...
Beni düsündürüyor.
Diyalektik
Bu arada belirtmeden gecemeyecegim. Bütün ömrüm boyunca "Hegel...diyalektik..." bidi bidisi yapanlara sinir olmusumdur. Hayat böyle iste. Seni sinir oldugun seyle bizzat denemeden birakmaz. Üstelik oglan hasta... Üstelik ailecek varolusun daha dip, daha temel bir sorunsalina dalmis durumdayiz. "Yeterince sivi aliyor mu acaba?" , "Ekmek olsun yiyebilir mi ki?"
Diyalektik ne ya?
Diyalektik ne ya?
1 Kasım 2015 Pazar
çokluk üzerine
"Nerde çokluk, orda b.kluk" da deriz, çokluğun, çesitliligin üzerine güzellemeler de yazariz.
Hangisi doğru?
Bu soru zaman zaman aklima takilir. Bazen birini, bazen digerini savunmakla celiskiye düsüyoruz gibi gelir. Neden baskasinin aklina takilmadigi da aklima takilir.
Megerse Pauli'nin aklina da takilmis.
Pauli Heisenberg'in tüm meslek yasamina eslik eden arkadaslarindan biri. Yasca ve tecrübece biraz daha büyük ondan. Tanismalarindan itibaren Heisenberg'in önemli bilimsel konuklarda hep dönüp fikrini sordugu bir "büyügü" olmus. Bazen tatli, bazen sert, hep destek görmüs ondan.
1950'lerde Amerikali atom fizikci Lee'nin bazi ilginc gözlemleri sebebiyle Pauli ve Heisenberg bu konunun aciklanmasina yogunlasiyorlar. Aralarinda gidip gelen mektuplarda hararetli tartismalar oluyor. Ana konulari atom cekirdeginde ikilik ve simetri. Pauli bir mektubunda "Zweiteilung (Ikiye bölünme, Dichotomie, Catallanma) Iblis'in cok eski bir özelligidir. Zweifel (Süphe) sözcügünün en eski anlaminin Zweiteilung olmasi gerekir" diye yazar. Baska kaynaklarin da belirttigi üzere, iblis sembolü olarak yilan ve onun catalli diliyle, eski resimlerde elinde tuttugu catal hep bu ikiye bölünmeye, catallanmaya isaret eder. "Ben" ve "O" diyerek bizi getirip ilk yol ayiriminin basina birakan da kimdir zaten?
Peki o yaratici güc?
Neden Lao Tzu, Tao The Ching'de söyle der?
Tao, Bir'e hayat verir.
Bir Iki'ye hayat verir.
Iki, Üc'e hayat verir.
Üc, tüm varliklara hayat verir.
Ay, karisik bir is bu is. Daha bu isin Aristo mantigi var, Kartezyen mantigi var. Hegel ve onun diyalektik yöntemi var. Ve hepsinin de ortasinda sanki Heisenberg'in "Belirsizlik" ve Bohr'un "Tamamlayicilik" ilkesi var. Üstelik sokaktaki insaniz biz, quantum mekanigi ile felsefe üzerine okudugumuzun cogundan bir sey anlamiyoruz. Öyleyse nasil oluyor da "bilir" gibi oluyoruz?
Benim kafam karisti, dagittim yaziyi. Anahtar kelimeler burada yalniz.
Bir de maviyle sariyi toplayinca yesil oluyor biliyor musun?
Gerisini sen toparlayiver artik.
Çokluk bazen bela gibidir gözümüzde, bazen evladir.
Bazen yikici güctür, kaostur; bazen yaratici güctür.Hangisi doğru?
Bu soru zaman zaman aklima takilir. Bazen birini, bazen digerini savunmakla celiskiye düsüyoruz gibi gelir. Neden baskasinin aklina takilmadigi da aklima takilir.
Megerse Pauli'nin aklina da takilmis.
Pauli Heisenberg'in tüm meslek yasamina eslik eden arkadaslarindan biri. Yasca ve tecrübece biraz daha büyük ondan. Tanismalarindan itibaren Heisenberg'in önemli bilimsel konuklarda hep dönüp fikrini sordugu bir "büyügü" olmus. Bazen tatli, bazen sert, hep destek görmüs ondan.
1950'lerde Amerikali atom fizikci Lee'nin bazi ilginc gözlemleri sebebiyle Pauli ve Heisenberg bu konunun aciklanmasina yogunlasiyorlar. Aralarinda gidip gelen mektuplarda hararetli tartismalar oluyor. Ana konulari atom cekirdeginde ikilik ve simetri. Pauli bir mektubunda "Zweiteilung (Ikiye bölünme, Dichotomie, Catallanma) Iblis'in cok eski bir özelligidir. Zweifel (Süphe) sözcügünün en eski anlaminin Zweiteilung olmasi gerekir" diye yazar. Baska kaynaklarin da belirttigi üzere, iblis sembolü olarak yilan ve onun catalli diliyle, eski resimlerde elinde tuttugu catal hep bu ikiye bölünmeye, catallanmaya isaret eder. "Ben" ve "O" diyerek bizi getirip ilk yol ayiriminin basina birakan da kimdir zaten?
Peki o yaratici güc?
Neden Lao Tzu, Tao The Ching'de söyle der?
Tao, Bir'e hayat verir.
Bir Iki'ye hayat verir.
Iki, Üc'e hayat verir.
Üc, tüm varliklara hayat verir.
Ay, karisik bir is bu is. Daha bu isin Aristo mantigi var, Kartezyen mantigi var. Hegel ve onun diyalektik yöntemi var. Ve hepsinin de ortasinda sanki Heisenberg'in "Belirsizlik" ve Bohr'un "Tamamlayicilik" ilkesi var. Üstelik sokaktaki insaniz biz, quantum mekanigi ile felsefe üzerine okudugumuzun cogundan bir sey anlamiyoruz. Öyleyse nasil oluyor da "bilir" gibi oluyoruz?
Benim kafam karisti, dagittim yaziyi. Anahtar kelimeler burada yalniz.
Bir de maviyle sariyi toplayinca yesil oluyor biliyor musun?
Gerisini sen toparlayiver artik.
Geç-miş zaman
Ahmet Altan babasinin ardindan upuzun bir yazi yazmis. Upuzun yazinin bir yerinde, tek bir cümlede gidenin ardindan bakanin acisini ve insanin geçicilikle bitmek bilmeyen imtihanini ne güzel özetleyivermis:
'Bütün bu hikâyeleri geçmiş zamanda anlatmak öldürecek beni.'
'Bütün bu hikâyeleri geçmiş zamanda anlatmak öldürecek beni.'
29 Ekim 2015 Perşembe
Ada
Eiland (Island)
Aldoux Huxley, 1962
Aldoux Huxley "Ada"yi ömrünün son yillarinda yazmis. Piper Yayinlarindan cikmis Almanca baskisinin arka kapaginda da belirtildigi üzere "Cesur Yeni Dünya"nin pozitif yöndeki zitti. Cesur Yeni Dünya bir distopi ise, Ada ütopik bir roman.
Hikaye Ingiliz gazeteci Will Farnaby'nin bir deniz kazasindan sonra Pala adli adaya yarali olarak cikmasiyla basliyor. Pala Endonezya civarlarinda, bir milyon kadar insan yasayan tropik bir ada. Bagimsiz bir devlet. Kendine göre kanunu, hukuku, egitim sistemi, bilimi var. Adaya girisler kontrol altinda ve yabancilar ancak özel izinle girebiliyor olsa da, cikislar serbest. Isteyen gidip Ingiltere'de veya kita Avrupa'sinda okuyabiliyor. Bunu özellikle not ediyorum, cünkü bir robinsonad veya issiz ada hikayesi okuyacagimi sanmistim. Öyle degil. Palalilar 19. yüzyilin sonlarinda Ingiliz bir doktorla adanin Raca'sinin ilginc sartlar altindaki karsilasmasinin ardindan bildigimiz dünyanin sartlarini büyük ölcüde reddeden, kendine özgü bir yeryüzü cenneti, bir "ütopik uzak ülke" kuruyorlar kendilerine. Ingiliz doktor bilimden islerine yarayacak ne varsa onu alip getiriyor, Raca ruhsal acidan derin ve zengin bir adam. O taraftan alip getirilecek, ise yarar ne varsa getiriyor. Yeni Pala bu ikisinin bir bilesiminden kuruluyor. Dünyadan kopuk degiller, "disarida" olan her seyden haberdarlar ama disaridakiler gibi yasamaya istekli degiller. Bütün hikaye boyunca Huxley bize kafasindaki bu ütopik cennetin detaylarini anlatiyor aslinda. Hareket az, uzun konusmalar var. Bir fikir kitabi da olabilirdi ama Huxley kendini roman formatinda daha rahat hissediyor belki de.
Huxley'in Budizm hakkinda epey bilgi sahibi oldugu anlasiliyor. Cennet adasinda din ve genel olarak onun afyon tarafi reddedilse de, basbayagi Budizm üzerine kurulmus bir sistem var. Her noktada bütünsellik, birlik, empati, olmak vb. prensipler tekrar tekrar karsimiza cikiyor. Daha adaya ilk ciktigimiz anda bizi "Dikkat!" , "Simdi ve burada!" diye seslenen papaganlar karsiliyor.
Peki bu ütopya nereye varir? Kitaba dair her yazida bangir bangir bagirarak belirtildigi icin spoiler'e girmez. Hikayenin sonunda dis dünya gelip yok ediyor o cenneti. Ya da yok edisinin ilk adimlarina sahit oluyoruz ve sonucunu bildigimiz eski hikayelerden tahmin ediyoruz o yikiciligi. Yine de sarsici, yine de beklenmedik. Huxley sanki umutlu bir hayal kuruyor; sonra hayale kapilmaktan, o umudu duymaktan yana korkup geri cekiliyor. Yine de okunasi, üzerine düsünülesi ve umut duyulasi bir hayal :)
Ilginc bulup not aldigim kisimlar (Kitabin sonlarinda sözü gecen bir sebepten Bach'in Brandenburgisches Konzert Nr 4' ü esliginde okunabilir) :
- "Dikkat et" diye bagiriyordu dile gelmis obua. "Dikkat et!"
"Neye dikkat?" diye sordu Will, Mary Sarojini'nin verdiginden daha doyurucu bir yanit almayi umarak "Dikkat etmeye" dedi Dr. MacPhail.
"Dikkat etmeye mi dikkat?"
"Elbette"
Büyük Raca'nin Notlarindan:
- Hiçbirimizin bir baska yere varmak icin çabalaması gerekmiyor. Çünkü, aslında -keske bilseydik- hepimiz zaten oradayiz.
-Dinde tüm sözcükler kirlidir. Buda, Tanrı veya İsa’yı dillerinden düşürmeyenlerin ağızlarını
karbonatli sabunla yıkamasi gerekir.
-Olduğumu sandığım kişi ve özvarlığım – diğer bir deyişle, acı ye acının bitimi. Olduğumu sandığım kişinin çektiği acıların aşağı yukarı üçte biri kaçınılmazdır. Bu acı insan olmanın doğası gereğidir; özgürleşme peşinde koşarken doğa yasalarına bağımlı, geri döndürülmez zaman içinde, esenliğimize, tümüyle kayıtsız bir evrende yaşlılığa ye ölümün kaçınılmazlığına doğru ilerlemeye mahkum, sezgili ve bilinçli, varlıklar olmamızın bedelidir. Acıların üçte ikisiniyse kendimiz yaratırız ve evrensel açıdan bakıldığında, bunlar kesinlikle gereksizdir.
-Bize günlük güvenimizi ver ve bizi imandan kurtar Tanrim! (Güven ve iman karsilastirmasi!)
Will'in Susili, Vijaja , Dr. MacPhail ve digerleriyle ile yaptigi sohbetlerden:
- "Insan unutmayi ögrenebilir mi?"
"Mesele unutmak degil. Insanin ögrenmesi gereken animsamak ama gecmisin yükünü buna ragmen tasimamaktir."
-Iki ayri bakis acisi : Tanri , "Tamamen öteki" olarak <> Tanri, "immanent" (içkin) olarak.
"Bir toplumun Tanrıbilim kuramları o toplumda çocukların popolarının durumunu yansıtır" ( Bir toplumda cocuklarin fiziksel siddet görmesiyle teolojik bakis acisinin paralelligi üzerine baglanti kuruyor. Augustinus ve Luther'den yola cikip , Ikinci Dünya Savasi'na kadar dayak yiyen cocuk popolari üzerinden toplumbilim, tarih ve felsefe. Daha öz bir deyisle, Tanri içkinse cocugunu dövmezsin. Okunmali!)
-"Insan oraya nasil erisir?"
"Insan oraya erismez. Orasi insana gelir. Ya da daha ötesi, "orasi" gercekte buradadir."
-Deli (aptal) deliliginde (aptalliginda) israr ederse bilgelige ulasir. (Blake'den oldugunu sandigim bir alinti)
-Acaba hangisi daha iyi; akıllılar arasında bir aptal olmak mı, yoksa çılgınlar arasında
akıllı olmak mı?
-Buddha: "Size acı ve ızdırabı gösterecegim ve aci ile izdirabin sonunu..."
-Buddha'nin konusmadan cicek gösterme vaazi.
- Dr.MacPhail: "Biz burada daima ulusal ekonomimizi ve teknolojiyi insanlara uydurma yönünde karar verdik. Halki ekonomi ve teknolojiye uydurmak yönünde degil...
...
28 Ekim 2015 Çarşamba
Tırmanma
5 yasindan beri tirmanma kursuna gidiyor. Gecen 3 yil ciplak elle, aletsiz tirmanma kursuydu. Bouldering diyorlar o türlüsüne. Bu yil aletli, özel kemerli ve ipli tirmanmaya gecti. Bu ikisi birbirinin öncülü ardili degil. Aletsiz tirmanma tamamen ayri bir uzmanlik alani. Bu yöntemle gökdelenlere tirmanan gencler var. Bu türlüsüne Roofing deniyor. Illegal. Dertleri tam ne, bilmiyorum. Deli olduklarini düsünebiliriz ama bir belgeselde gördüm, aksam haberlerinden tanidigim bazi insanlardan daha akli basinda göründüler bana.
Simdi aletli tirmanmada daha yakindan izliyorum oglani ve kursa katilan diger cocuklari. Sadece fiziksel kondisyonu gelistiren bir spor degil. Bütün kaslar calisiyor, hem de müthis calisiyor, o ayri hikaye. Fakat ayni zamanda koordinasyon, dikkat, organizasyon, planlama gibi beceriler de gelisiyor. Cüsselerine bakarak 5 yasinda oldugunu söyleyebilecegim cocuklar, mini mini cocuklar, ciddi ciddi planlama yapiyor, kendilerini duvarin sartlarina ve cevrelerindeki diger cocuklara göre koordine ediyorlar. Evet tek kisilik spor gibi görünse de bir yandan, aslinda kesinlikle takim oyunu. Futboldan daha fazla takim oyunu. Duvari ortak kullanmalari ve birbirlerine zarar vermemeleri gerekmesi bir yana, bütün cocuklar bir saatlik egitim boyunca üc kisilik gruplar halinde, üc ayri rolü de talim ediyorlar her hafta. Cocuklardan biri tirmanirken diger ikisi asagida onun ipini güvenli sekilde tutuyor, asagiya inis icin kendini saliverdiginde de güvenli inisini sagliyor. "Schutzengel" yani koruyucu melek deniyor asagidaki o iki cocuga. Böylece cocuklar sosyal iliskinin de ötesinde bir örüntüde hem birbirlerine güvenmeyi, hem de baskalarinin güven duyacagi bireyler olma sorumlulugunu almayi ögreniyorlar. Sonra türlü türlü dügüm atmayi ögrenmeleri gerekiyor. Benim oglan hararetle dügüm atma tekniklerini ögrenmeye kafa yoruyor bugünlerde.
Bir yandan icime Cetin Altan'in dedigine benzer seyler doguyor. Her köye tenis kortu hayali kurardi hani. Her köye tirmanma duvari keske diyorum :) Öte yandan absürd geliyor. Ne bileyim...
Daha da öte bir yan var öte yandan. Köyde büyüdügünü bildigim pek cok kisi buna cok benzer dogal deneyimlerden bahseder. Dere kiyisina inip cikma, tepeye, kayaliklara tirmanma, yürüyerek yaylaya cikma... Dereyi aldilar, kayaligi aldilar, yayla yoluna asfalt döktüler, yerine bir tirmanma duvari koysalar cok mu?
Cünkü bunun iyi geldigini hissediyorum. Cünkü bunun önemli oldugunu hissediyorum . Fiziksel, beyinsel ve sosyal cabalamanin bu türden bir aradaliginin, bu fiziksel, zihinsel ve duygusal "challenge"i deneyimlemenin... Her derde deva aspirin oldugunu ilan etmiyorum. Bütün cocuklar tirmanmali demiyorum. Fakat cocuklar ne kadar da tüm bunlari deneyimlemeden büyüyorlar. Bir aradaligini gectim, ayri ayri bile deneyimlemiyorlar neredeyse... Artık tepelere, kayalıklara tırmanarak büyüyen çocuklar değiliz. Ister istemez bir karsilastirma yapiyor zihnim. Ister istemez sorular uyaniyor aklimda. Oglum duvarin en yüksek kismina henüz cikamiyor. Yukarilarda cikintilarin azaldigini, basacak yer bulamadigini söylüyor ki, disaridan bakan bana göre durum öyle degil. Sanirim yukarilara ciktikca korku da yükselmeye basliyor icinde ve bu da durumu tam degerlendirmesine engel oluyor. Kurs ögretmeni hicbir zaman zorlamiyor. Istedigi zaman asagiya koruyucu meleklere seslenebilir ve onlarin yardimiyla güvenle asagiya inebilir. Ama bir gün en yukariya tirmanmayi basardiginda, bunu korkusuna ragmen basardiginda ve yukaridan asagiya baktiginda ve orada durup buraya bakmayi deneyimlediginde ve sonunda koruyucu meleklere seslendiginde ve kendini asagi onlara duydugu takimdas güvenle sallandirdiginda ve asagiya indiginde ve bir digerinin yukariya dogru tirmanmasi sirasinda aslinda gayet de sıkıcı bir is gibi görünen koruyucu meleklik rolüne büründügünde ne hissedecek? Ve o duyguyla büyümeyi basarirsa nasil bir yetiskin olacak? Ne kadar absürd gelirse gelsin kulaga, her "köyde" bir "tirmanma duvari" olsaydi, nasil yetiskinler olurduk biz?
Dipnot: Üc gün ugrastim su yaziya. Yazdim, cizdim, sildim, dagittim, toparladim, dagittim. Alt tarafi oglanin fotografinin altina "tirmanmak cok iyi bi sey" minvalinde iki satir yazacaktim. Her günün sonunda yayinlamaktan vazgectim. Bugün ücüncü gün. Sıkıldım, yayinlayacagim. Üstelik bu sabah ilginc bir sey oldu. Elimdeki ütopik kitapta kayaliklara tirmanmanin bir tür ergenlige gecis ritüeli gibi kullanildigina dair bir bölüm okudum. Tesadüfe bak! Sanirim tam olarak böyle bir seyi anlatmaya calisiyordum. Ya da en azindan "tirmanmak cok iyi bir sey"...
26 Ekim 2015 Pazartesi
Şizofren
Türk gazeteleriyle Pinterest arasinda gidip gelmenin şizofrenik kişilik geliştirme üzerine olası etkilerinden endişe ediyorum.
Parça ve Bütün
Der Teil und das Ganze
Gespräche im Umkreis der Atomphysik
piper, 1969
Hikayeyi ögrencisinden okumustum, bir de ögretmenin agzindan okumak istemistim. Ögrenci Hans-Peter Dürr, ögretmen Werner Heisenberg. Heisenberg kendi adiyla anilan ünlü Belirsizlik Ilkesini ortaya koyan kisi. Bu ilkenin sunuldugu 1927'deki ünlü Solvay Konferansi bulusmasinda Einstein'in "Sevgili Tanri zar atmaz" demesine sebep olan kisi. Yaniti Bohr vermis: "Sevgili Tanri'nin evreni nasil idare edecegine karar vermek bizim görevimiz olmamali, öyle degil mi?"
"Der Teil und das Ganze" icin bir tür otobiyografi denebilir, Türkce'ye cevrilirse adi "Parça ve Bütün" olabilir. Heisenberg kitapta 1. Dünya Savasi'nin bitiminden hemen sonra genc bir lise mezunu iken basliyor hikayesine. 1965'te 2. Dünya Savasi'ndan sonraki dönemde bitiriyor. Fakat tüm detaylariyla yasamini anlattigi bir kitap oldugu söylenemez. Evliliginden ve özel yasamindan yeri geldiginde kisaca bahsediyor, öte yandan belki de en büyük mesleki basarisi olan Nobel ödülünden neredeyse hic bahsetmiyor.
Kitap bastan sonra Heisenberg'in meslek yasaminda karsilastigi, cogunu ismen bildigimiz bilim adamlari ve felsefecilerle yaptigi sohbetlerden olusuyor. Niels Bohr, Wolfgang Pauli, Arnold Sommerfeld, Albert Einstein, Carl Friedrich von Weizsäcker, Erwin Schrödinger, Max Planck, bunlardan en cok dikkat cekenleri. Bütün bu sohbetler bilimsel enstitülerin calisma odalarinda, laboratuvarlarda, konferanslarda veya bu bilim adamlarinin ciddi oturma odalarinda gerceklesiyor sanirsak yaniliriz. Bazen deniz kiyisinda, bazen ormanlarda yapilan yürüyüslerde, Alplerde bir kayak kulübesinde, cig riski esliginde veya bir yelkenlide atlatilan bir firtinanin ardindan, yani tuhaf, sert dogal sartlarin esliginde gerceklesiyor. Bir sohbet 2. Dünya Savasi sirasinda bir bombardimandan kurtulan Heisenberg ile arkadasi yürüyerek sehrin banliyölerindeki evlerine ulasmaya calisirken gerceklesiyor örnegin. Bu sirada yanlislikla bombardimandan kalan bir fosfor birikintisine basan Heisenberg'in ayakkabisi tekrar tekrar alev aliyor, gayet derin bir konusmanin ortasinda Heisenberg durmadan ayakkabisini söndürmeye calisiyor :)
Heisenberg kayit altina alinmamissa da, büyük ölcüde gercege yakin animsadigini belirttigi bütün bu sohbetlerle bize 20.yy 'in ilk yarisinda Alman bilim cevrelerinin canli bir tablosunu ciziyor. Bilimin nasil sekillendiginin de canli örneklerini sunuyor. Sasirtici, absürd, adeta bizimkinden baska bir dünya.. Platon diyaloglari okuyan lise mezunlari, bos vakitlerinde oda müzigi yapan asistanlar, kayak kulübelerinde kendi yemeklerini kendileri pisirerek tatil yapan ve bu arada son bilimsel gelismeleri konusan, ama bir o kadar da tarih, felsefe, siyaset, biyoloji, dilbilim üzerine kafa yoran atom fizikcileri... Anlattigina göre belirsizlik Ilkesi'ne karsi cikan Einstein, Heisenberg'le daha önce yaptigi bir konusmada "Sonucta neyi gözleyecegimize karar veren en basta kurdugumuz teoridir" diyerek bu ilkenin kesfine ilham vermekle kalmiyor, bilimin (ve bu arada kendisinin de) sikca düstügü hataya dikkat cekiyor. Sohbetlerden kimi tarihsel olaylarin gelisimini de takip etmek mümkün. Heisenberg'in bakis acisiyla tabii...
Demokrit "Önce Atom vardi" demis. Quantum fizigi ise "Önce simetri vardi" diyor. Bu ifadeyle ilk karsilasmamiz Dürr ile olsa da, sözün ögretmenine ait oldugu anlasiliyor. Ve onun da bu görüsü Platon'a dayandirdigi... Her kitap en azindan bir baska kitaba baglanir demistim ya...Timaios okunacak el mahkum.
24 Ekim 2015 Cumartesi
Fıkrasever
Bizim gibi ciddi ana babadan fıkrasever bi cocuk cikti. Daha kücükken "Hadi bana bi fikra anlatin" derdi sofrada. Bir iki Nasrettin Hoca fikrasindan öteye gidemeyince biz, bari gidip cocuga fikra kitabi alalim dedik. Cok ciddi, cok prensip sahibi oldugumuzdan onu da satin almadik, kütüphaneden ödünc aldik. Fikra gibi ana-babayiz.
Neyse, diyecegim o ki, benim oglanin fikralari coktur. Su asagidaki onlardan biri. Su kösede dursun. Bana bir sey cagristirdi. Sonra o cagristirdigi sey üzerine konusma zamani geldiginde link veririm, kolay olur :)
Bi apartmanda üc komsu yasiyormus. Orta katta Bay Aptal, cati katinda Bay Hickimse ve giris katinda da Bay Hicbiri. Günlerden bir gün Bay Hickimse -artik kimbilir neden- üst kattan Bay Aptal'in kafasina tükürmüs. Bay Hicbiri de görmüs bunu.
Bay Aptal polise gitmis hemen ve ifade vermis: "Kafama tüküren Hickimse'ydi ve gören de Hicbiri. Polis: "Aptal misiniz, nesiniz?"
Bizimki: "Evet, ama siz nerden biliyorsunuz bunu?"
Neyse, diyecegim o ki, benim oglanin fikralari coktur. Su asagidaki onlardan biri. Su kösede dursun. Bana bir sey cagristirdi. Sonra o cagristirdigi sey üzerine konusma zamani geldiginde link veririm, kolay olur :)
Bi apartmanda üc komsu yasiyormus. Orta katta Bay Aptal, cati katinda Bay Hickimse ve giris katinda da Bay Hicbiri. Günlerden bir gün Bay Hickimse -artik kimbilir neden- üst kattan Bay Aptal'in kafasina tükürmüs. Bay Hicbiri de görmüs bunu.
Bay Aptal polise gitmis hemen ve ifade vermis: "Kafama tüküren Hickimse'ydi ve gören de Hicbiri. Polis: "Aptal misiniz, nesiniz?"
Bizimki: "Evet, ama siz nerden biliyorsunuz bunu?"
23 Ekim 2015 Cuma
uzak
Uzak
Oruç Aruoba
metis yayinlari, 1995
Instagram'dan bi güzel arkadasin verdigi bi güzel fikirle...
Iki bölümden olusuyor:
Tavşan Besleyene Kılavuz
Özlem Çekene Kılavuz
Tavşan Besleyene Kılavuz, Özlem Çekene Kılavuz'dan daha yakin düstü bana. Sebebini bilmiyorum. Oysa bi tavsanim yok, oysa özlem cektigim biri var.
Belki de özlem cekmenin böyle derinlikli fikirler esliginde olmasina yakin degilim henüz.
Belki de su an sadece bir duygu benim icin.
Belki de özlem cekmenin türlü türlü hali var.
Gidene özlem, ölene özlem, (olmakta) olana özlem...
Belki benimki türden özlemlere (henüz) dokunmadi bu kilavuz.
Bilemedim.
Cok begendigim, cok altini cizdigim (fotograf makinesiyle) kisimlar oldu. Her iki kisimdan ve Aruoba'nin yaptigi alintilar ile dip notlardan. Bi firsatini bulunca onlari da buraya not etmek isterim.
Güncelleme: (24.10)
Bir örnek Tavşan Besleyene Kılavuz'dan....
bir örnek de Özlem Çekene Kılavuz'dan olsun :)
Daha fazlasi spoiler sayilir :)
Baki
Bu yil ne cok giden oldu.
Bu yil giden gidene...
Öncesini sonrasini karistirdim.
Zaten gidilen yerde önce sonra kalmiyor.
Babam gitti, Kayahan gitti, Zeki Alasya gitti, Levent Kirca gitti, Cetin Altan gitti,
Yapip etmeleriyle coculugumu (ve belki biraz da bugünkü beni) iyi-kötü yönde sekillendirmis devlet-i alinin kimi büyükleri gitti.
Sanki bütün 70-80'ler kalkip gidiyor.
Sanki cocuklugum kalkmis gidiyor.
Yasla mi ilgili bu? Her kirk yasina eren "aaa, herkes kalkti gidiyor" dedigi bir mevsimine mi erisir yasaminin?
Neyse, "enseyi karartmayalim", gidenlerin de son sözlerinde belirttikleri gibi umut bakidir, yikilan agaclarin gürültüsü gecici, büyüyen orman bakidir, yasamda son sözü geri plandaki kücük detaylar söyler. Kerime Teyze'nin elmali keki örnegin, iste onun anlattığı bakidir.
Bu yil giden gidene...
Öncesini sonrasini karistirdim.
Zaten gidilen yerde önce sonra kalmiyor.
Babam gitti, Kayahan gitti, Zeki Alasya gitti, Levent Kirca gitti, Cetin Altan gitti,
Yapip etmeleriyle coculugumu (ve belki biraz da bugünkü beni) iyi-kötü yönde sekillendirmis devlet-i alinin kimi büyükleri gitti.
Sanki bütün 70-80'ler kalkip gidiyor.
Sanki cocuklugum kalkmis gidiyor.
Yasla mi ilgili bu? Her kirk yasina eren "aaa, herkes kalkti gidiyor" dedigi bir mevsimine mi erisir yasaminin?
Neyse, "enseyi karartmayalim", gidenlerin de son sözlerinde belirttikleri gibi umut bakidir, yikilan agaclarin gürültüsü gecici, büyüyen orman bakidir, yasamda son sözü geri plandaki kücük detaylar söyler. Kerime Teyze'nin elmali keki örnegin, iste onun anlattığı bakidir.
21 Ekim 2015 Çarşamba
Düne dair
Kurt kadin magarasindan disari basini uzatti.
Biyiklarini (gecici bir süre icin) temizledi.
Yelelerini fircaladi, bir iyice ceki düzen verdi.
Yola cikti.
Günes yükselirken tarlalarin üzerinde asili sis güzeldi.
Tam yolculuk havasiydi.
Yolda cocuklari seyretti,
Cocuklu Italyan kadinlari
ve yasli Alman kadinlari
ve Italyan cocuklu kadinlarla, yasli Alman kadinlara yer vermeyi seven, genc, sohbeti güzel bi Ingiliz kadini seyretti. Bütün yol boyunca basini telefona gömen ve herhangi bir kimseye yer vermek konusunda tercihlerini belli etmeyen Ortadogulu adami da...
Kurt kadinin isi gücü budur. Magarasindan cikmissa seyre dalar.
Kurt kadin sehre vardi.
Yollarini bildigi, kendine ceki düzen verdiginde yabaniligini oldukca iyi saklayabildigi sehre...
Sonbahara ve "akan suya" selam verdi.
Kendine biraz daha ceki düzen verdi.
Bir takim insanlara kendi hakkinda masallar anlatti.
Biraz sürdü bu. Sürmesi beklendigi kadar.
Sonra tekrar yola düstü.
Sehrin sokaklarini ve sonbahar günesini hissederek...
Fikri sorulan konuda fikrini beyan etti.
Fikri soruldugunda beyan edecek kadar medeniydi canim.
Yani yabani dedikse...
Sonra tekrar yola düstü.
Sol dizi agriyordu. Magaradan ciktigi icin degil, magaradan cikmadan önce bile agriyordu.
Bu sol diz, bu sairin deyisiyle acemi taraf ne demeye agriyor, ne demeye calisiyordu?
Cikarip bir felsefe kitabi okumaya basladi.
Yabani kurt kadinlar felsefe okumaz diye bir kural mi vardi?
En cok, en önce onlar okurdu felsefe.
"Seni nasil defnedelim?" diye soran Kriton'a tatli tatli gülümseyip "Nasil istersen öyle defnet, tabii beni yakalayabilirsen" diyen Sokrates...
Asla erisip sahip olamayacagina - bunu bile bile- duydugu sevgiyle, philo-sophie ile kurt kadini da tatli tatli gülümsetmekteydi.
Bu yabanlik da baska türlü cekilmezdi zaten.
Kurt kadin magarasina geri döndü.
Sol dizi hala agriyordu.
Maskeleri cikardi, postunu tekrar üstüne gecirdi.
Yavru kurtu kulagindan tutup oyuna götürecek kadar gücü hala vardi.
Yavru kurtu oyuna sürdü, cöktü.
Bir fincan kahveyle, yarim kalmis bir siir kitabini orta yere cikardi.
Bu yabanlik siirsiz de cekilmezdi zaten.
Neyse ki siir vardi.
Neyse ki felsefe vardi.
Neyse ki sisli tarlalar vardi.
Neyse ki suyun üzerinde yükselen günes vardi.
Neyse ki hala anlatacak masallar, beyan edilecek fikirler vardi.
Neyse ki cocuklu Italyan kadinlar ve onlara yer vermeyi seven genc Ingiliz kadinlar vardi.
Cocuklarin temiz ayakkabilari pantolonuna degdiginde huzursuz olsa da, iyi ki yasli Alman kadinlar vardi.
Bütün bunlarin disinda, bambaska dünyalarda yasasalar da iyi ki Ortadogulu adamlar vardi.
Yalniz bu sol diz var ya, bu sol diz.
Hala agriyordu.
Bu sol diz ne demeye, ne demeye agriyordu?
Biyiklarini (gecici bir süre icin) temizledi.
Yelelerini fircaladi, bir iyice ceki düzen verdi.
Yola cikti.
Günes yükselirken tarlalarin üzerinde asili sis güzeldi.
Tam yolculuk havasiydi.
Yolda cocuklari seyretti,
Cocuklu Italyan kadinlari
ve yasli Alman kadinlari
ve Italyan cocuklu kadinlarla, yasli Alman kadinlara yer vermeyi seven, genc, sohbeti güzel bi Ingiliz kadini seyretti. Bütün yol boyunca basini telefona gömen ve herhangi bir kimseye yer vermek konusunda tercihlerini belli etmeyen Ortadogulu adami da...
Kurt kadinin isi gücü budur. Magarasindan cikmissa seyre dalar.
Kurt kadin sehre vardi.
Yollarini bildigi, kendine ceki düzen verdiginde yabaniligini oldukca iyi saklayabildigi sehre...
Sonbahara ve "akan suya" selam verdi.
Kendine biraz daha ceki düzen verdi.
Bir takim insanlara kendi hakkinda masallar anlatti.
Biraz sürdü bu. Sürmesi beklendigi kadar.
Sonra tekrar yola düstü.
Sehrin sokaklarini ve sonbahar günesini hissederek...
Fikri sorulan konuda fikrini beyan etti.
Fikri soruldugunda beyan edecek kadar medeniydi canim.
Yani yabani dedikse...
Sonra tekrar yola düstü.
Sol dizi agriyordu. Magaradan ciktigi icin degil, magaradan cikmadan önce bile agriyordu.
Bu sol diz, bu sairin deyisiyle acemi taraf ne demeye agriyor, ne demeye calisiyordu?
Cikarip bir felsefe kitabi okumaya basladi.
Yabani kurt kadinlar felsefe okumaz diye bir kural mi vardi?
En cok, en önce onlar okurdu felsefe.
"Seni nasil defnedelim?" diye soran Kriton'a tatli tatli gülümseyip "Nasil istersen öyle defnet, tabii beni yakalayabilirsen" diyen Sokrates...
Asla erisip sahip olamayacagina - bunu bile bile- duydugu sevgiyle, philo-sophie ile kurt kadini da tatli tatli gülümsetmekteydi.
Bu yabanlik da baska türlü cekilmezdi zaten.
Kurt kadin magarasina geri döndü.
Sol dizi hala agriyordu.
Maskeleri cikardi, postunu tekrar üstüne gecirdi.
Yavru kurtu kulagindan tutup oyuna götürecek kadar gücü hala vardi.
Yavru kurtu oyuna sürdü, cöktü.
Bir fincan kahveyle, yarim kalmis bir siir kitabini orta yere cikardi.
Bu yabanlik siirsiz de cekilmezdi zaten.
Neyse ki siir vardi.
Neyse ki felsefe vardi.
Neyse ki sisli tarlalar vardi.
Neyse ki suyun üzerinde yükselen günes vardi.
Neyse ki hala anlatacak masallar, beyan edilecek fikirler vardi.
Neyse ki cocuklu Italyan kadinlar ve onlara yer vermeyi seven genc Ingiliz kadinlar vardi.
Cocuklarin temiz ayakkabilari pantolonuna degdiginde huzursuz olsa da, iyi ki yasli Alman kadinlar vardi.
Bütün bunlarin disinda, bambaska dünyalarda yasasalar da iyi ki Ortadogulu adamlar vardi.
Yalniz bu sol diz var ya, bu sol diz.
Hala agriyordu.
Bu sol diz ne demeye, ne demeye agriyordu?
19 Ekim 2015 Pazartesi
Hımmmm...
Himmm...
Sanki bir kac firin ekmek daha yedim.
Sanki bir yasima daha girdim.
Sanki biraz daha iyi anliyor ben...
Bu kez aralıklardan çift atkı ipliği gecirdim. Yani atki ipligi sayisini iki katina cikardim, araliklar da yariya inmis gibi oldu.
En basindan bekledigim dokuma görüntüsüne sonunda ulastim; simdi hem atki, hem cözgü iplikleri görünüyor:
Atki ipliklerinin sıklıklarının önemli oldugunu anlamistim :) diyeyim de uzmanlari azicik gülsün :)
Ne yapayim, hepsini tek tek kendi kendime kesfediyorum, kendi capinda "auto didactus" bir dokumaciyim, San Diago'daki aplalar gibi dokuma dersi aldigim yok :)
Son zamanlarda aklima cok takilan bir sözü yeniden paylasayim bu arada :
Der Mensch webt seine Gewebe und die Zeit webt die ihren.
İnsan kendi ağını (dokusunu) örer, zaman da kendininkini...
Bir Alman kentinde, dokumacilar loncasina ait bir binanin duvarlarinda yazar.
Düsündükce icimi titretir.
Duvarlari konusan tarihi binalarimiz olsaydi, dokudugumuz toplumsal kumasin bizden önceki cözgü ipliklerinin yanindan gecebilir, elimizi uzatip dokunabilir olsaydik, bazi seyler farkli olur muydu?
Daha sık atki ipligi meselesi de düsündürüyor beni. Atki ipliklerimiz kim (veya ne)? Sıklaşması gereken saflar mı var?
Ben bunları düsünedurayim, Cumartesi aksami hemen hic yapmadigim bir is yaptim. Oturdum bastan sona Cumartesi aksami filmini seyrettim: Marvin'in Odasi. Filmin sonunda Marvin'in odasindaki isik yansimalari düsündürdü beni, üc nesilin yüzü de isikliydi. Sonra yabanelma'm bir hikaye paylasmis instagramda, onu okudum. Atki ipliklerini cözer gibi oldum. Yani gercekten cözmedim tabii, sembolik anlamda. Onlar sıkı sıkı olmalı, cözülmemeli. Onlar yanyana durmali, kolkola girmeli. Araya bosluklar girsin istemiyorsan, tren istasyonlarinin önünde derin, cok derin ve sessiz, cok sessiz bosluklar olusmasini istemiyorsan, atki ipliklerini sıkı tutacaksın.
Hayat bu demek, bundan baska hicbir sey degil. Baska renklerle kaynasmayi ögrenmen gerek. Hayat tek renkliligi kabul etmez, hayat sadece cözgü iplerinden dokunmaz, sadece atki iplerinden de dokunmaz. Hayat böyle kurulmadi. Baska renk olmayi istemiyor olabilirsin, her ne isen o olmaktan cok memnun olabilirsin, mesele degil. Baska renklerle yanyana ve güzel ve kendin gibi ve uyumla durabilmeyi ögrenmek demek. Tekrar tekrar söylemekten nefeslerimiz tikansa da, hayat bazen üstte kalma, bazen de alttan alma sanatini ögrenmek demek. Ancak böyle, sadece böyle güzel olabilecegimiz sirrini cözebilmek demek.
"Eser"e oglan kum saati benzetmesi yapti. Cok itinayla eksiltip arttirmama ragmen kum saati neden böyle egri bügrü oldu bilmiyorum. Bu noktada düzeltme imkanim da yok. Sanirim egri bügrülük de hayata dahil. Adina entropi diyorlar, kapi gibi fizik yasasi. Insan zihninin elinde cetvelle dolasan ve kendi dogrusunun disina tasan herkesi ve herseyi maket bicagiyla bicip ativeren kismi bosuna ve termodinamigin ikinci yasasina karsi savasiyor. En yasamsal , en varolussal iplerimiz öylesine birbirine dokunmus ki, kendimizi de yaralamadan "arizali"yi bicip atmanin imkani yok.
Bugünlük de bu kadar olsun.
Cünkü söz tükendi. Dokudugu cercevenin dibine vardi.
Yasamin dokumasi ise baki.
16 Ekim 2015 Cuma
keşke origami
Uzun zamandir 3sat'taki Scobel programini seyretmiyordum. Scobel (programi yayina hazirlayan ve sunan kisi) hep ilginc konular bulur. Bu kez konu "Muster des Lebens"(Yasamin desenleri, sekilleri) idi.
Programa eslik eden belgeselde (Der Origami-Code) temel konu origamiydi. Origaminin veya genel olarak katlama sanatinin inanilmaz derinlikli bir arastirma alani oldugunu ögrendik. Katladiklari kompleks formlari önce bilgisayarda tasarlayan amatörleri, matematik ve enformatik gibi uzmanlastiklari konularda origaminin kullanim alanlari üzerine calisan iyi üniversitelerden bir takim profesörleri dinledik.
Dogadaki objeleri origami benzeri tekniklerle ve inanilmaz bir gercekcilikle tasarlayip katlayan Fransiz bir sanatciyla tanistik. Normalde origami sanatindan bilinen kimi katlama tekniklerinin icat degil kesif oldugunu, doganin inanilmaz yetenekli ve etkin bir katlama ustasi oldugunu ögrendik. Bitkilerden, hayvanlardan ve galaksilerden verilen örnekleri saskinlikla izledik. Harvard Üniversitesi'nden Hint asilli bir matematik profesörü kayin yapraklarinin kis tomucuklarinin icindeki katli durma tekniginin matematigini arastiriyordu; özel uzmanlik konusu buydu. Bir Alman origami ustasi dogadaki "instant" katlama pattern'lerini arastiriyordu.
Yine Almanya'dan Katalan bir origami ustasinin odalar, duvarlar dolusu kitaptan olusan kisisel kütüphanesi bize katlama sanatinin sadece Japonya'da degil, tüm dünyada öteden beri insani mesgul eden harika hikayesini anlatiyordu.
Biri Avustralyali , bir Japon iki bilim insani mesafelerin aralarina girmesine izin vermeden internet üzerinden birlikte calisiyor, her türlü objenin önce matematik diline dökülüp, oradan katlama teknigine cevrilerek tek parca kagittan katlanmis bir kopyasini üretmenin mümkün oldugunu kanitliyorlardi.
Ucak endüstrisinde mühendisler hafif malzemeleri inanilmaz saglam ve stabil kilan teknikler ararken yaniti origamide buluyor, özel katlanmis pattern'ler sayesinde üzerinden bir tonluk otomobil gectiginde zarar görmeyen son derece hafif ve esnek objeler üretebiliyorlardi. Ileri dönemde ucaklarin agirliginda %20-%30'luk azalma olabileceginden ve bunun cevre zararlisi ucak yakiti tüketimine de olumlu yansiyacagindan bahsediyorlardi.
Hokkaido Üniversitesi'nden genc bir Japon bilim insani insan bedenine katli sekilde sokulan ve damardaki daralma noktasina geldiginde acilan "origami" stendler üzerindeki calismalarindan bahsediyordu. Deprem bölgelerinde girilmeyecek noktalara katli seklinde girip orada kendi kendine acilabilecek ve canli arayacak mini robotlar üzerine calisan bir Ingiliz bilim adami bile vardi.
Icimde günlerdir uykuda olan bir yerin yeniden uyandigini hissettim. Darbe üstüne darbe almaktan hissizlesmis ve artik hicbir seye saglikli ve dogal tepki veremeyen bir yerde hislenme isaretleri farkettim. Kabuk üstüne kabuk baglayan bir yarada yasam izleri gördüm.
Bana iyi geldi.
Almanca bilmiyorsan bile izle, sana da iyi gelecek bence.
Bir de o soru ve o keske olmasaydi...
O soru: "Bir insan ömrünü neye vermeli?"
O keske: Herkesi kendi dogrumuzun hizasina cekme , gerekirse ölümüne hizaya cekme takintisi yerine, bu tür meraklar, takintilar gelistirseydik, ah keske okul cocuklari gibi olsaydik, ah keske origaminin dibine vursaydik, ah keske koni seklinde kivrilmis bir kagidin üzerine üc kilo kitap biraktigimizda kendiliginden olusan katlama formunun, derin, hayranlik verici basitligiyle sarsilabilen yanimiz diri olsaydi. Bütün bu insanlarin zamanlarini gecirdikleri, akillarini, fikirlerini ve yasam enerjilerini verdikleri konulari görmek kuvvetli bir aglama istegi yaratiyor bende. Origami belgeselleri sanirim sadece bazi cografyalardan gelenler üzerinde iste böyle tuhaf, duygusal etkiler yaratiyor.
Dipnot: Almanca "entfalten" da ne güzel sözcüktür. ent-falten. Katli olanin acilmasi. En cok da "yasam" sözcügünün yanina gelince güzellesiyor. "Sich enfaltendes Leben" örnegin. Kendi kendini acan, kisitli dar alandayken genisleyip yayilan, son noktasina dek potansiyelini aciga vurabilen yasam demek. Bugünlerde en eksigimiz bu.
Hepimize katmer katmer acilip dalga dalga yayilan bir dirilik, canlilik enerjisi diliyorum. Kalpten. Kalpten; cünkü bir kücücük bedene katlanip sigdigi halde acildiginda evrenlere sigmayan odur.
Programa eslik eden belgeselde (Der Origami-Code) temel konu origamiydi. Origaminin veya genel olarak katlama sanatinin inanilmaz derinlikli bir arastirma alani oldugunu ögrendik. Katladiklari kompleks formlari önce bilgisayarda tasarlayan amatörleri, matematik ve enformatik gibi uzmanlastiklari konularda origaminin kullanim alanlari üzerine calisan iyi üniversitelerden bir takim profesörleri dinledik.
Dogadaki objeleri origami benzeri tekniklerle ve inanilmaz bir gercekcilikle tasarlayip katlayan Fransiz bir sanatciyla tanistik. Normalde origami sanatindan bilinen kimi katlama tekniklerinin icat degil kesif oldugunu, doganin inanilmaz yetenekli ve etkin bir katlama ustasi oldugunu ögrendik. Bitkilerden, hayvanlardan ve galaksilerden verilen örnekleri saskinlikla izledik. Harvard Üniversitesi'nden Hint asilli bir matematik profesörü kayin yapraklarinin kis tomucuklarinin icindeki katli durma tekniginin matematigini arastiriyordu; özel uzmanlik konusu buydu. Bir Alman origami ustasi dogadaki "instant" katlama pattern'lerini arastiriyordu.
Yine Almanya'dan Katalan bir origami ustasinin odalar, duvarlar dolusu kitaptan olusan kisisel kütüphanesi bize katlama sanatinin sadece Japonya'da degil, tüm dünyada öteden beri insani mesgul eden harika hikayesini anlatiyordu.
Biri Avustralyali , bir Japon iki bilim insani mesafelerin aralarina girmesine izin vermeden internet üzerinden birlikte calisiyor, her türlü objenin önce matematik diline dökülüp, oradan katlama teknigine cevrilerek tek parca kagittan katlanmis bir kopyasini üretmenin mümkün oldugunu kanitliyorlardi.
Ucak endüstrisinde mühendisler hafif malzemeleri inanilmaz saglam ve stabil kilan teknikler ararken yaniti origamide buluyor, özel katlanmis pattern'ler sayesinde üzerinden bir tonluk otomobil gectiginde zarar görmeyen son derece hafif ve esnek objeler üretebiliyorlardi. Ileri dönemde ucaklarin agirliginda %20-%30'luk azalma olabileceginden ve bunun cevre zararlisi ucak yakiti tüketimine de olumlu yansiyacagindan bahsediyorlardi.
Hokkaido Üniversitesi'nden genc bir Japon bilim insani insan bedenine katli sekilde sokulan ve damardaki daralma noktasina geldiginde acilan "origami" stendler üzerindeki calismalarindan bahsediyordu. Deprem bölgelerinde girilmeyecek noktalara katli seklinde girip orada kendi kendine acilabilecek ve canli arayacak mini robotlar üzerine calisan bir Ingiliz bilim adami bile vardi.
Icimde günlerdir uykuda olan bir yerin yeniden uyandigini hissettim. Darbe üstüne darbe almaktan hissizlesmis ve artik hicbir seye saglikli ve dogal tepki veremeyen bir yerde hislenme isaretleri farkettim. Kabuk üstüne kabuk baglayan bir yarada yasam izleri gördüm.
Bana iyi geldi.
Almanca bilmiyorsan bile izle, sana da iyi gelecek bence.
Bir de o soru ve o keske olmasaydi...
O soru: "Bir insan ömrünü neye vermeli?"
O keske: Herkesi kendi dogrumuzun hizasina cekme , gerekirse ölümüne hizaya cekme takintisi yerine, bu tür meraklar, takintilar gelistirseydik, ah keske okul cocuklari gibi olsaydik, ah keske origaminin dibine vursaydik, ah keske koni seklinde kivrilmis bir kagidin üzerine üc kilo kitap biraktigimizda kendiliginden olusan katlama formunun, derin, hayranlik verici basitligiyle sarsilabilen yanimiz diri olsaydi. Bütün bu insanlarin zamanlarini gecirdikleri, akillarini, fikirlerini ve yasam enerjilerini verdikleri konulari görmek kuvvetli bir aglama istegi yaratiyor bende. Origami belgeselleri sanirim sadece bazi cografyalardan gelenler üzerinde iste böyle tuhaf, duygusal etkiler yaratiyor.
Dipnot: Almanca "entfalten" da ne güzel sözcüktür. ent-falten. Katli olanin acilmasi. En cok da "yasam" sözcügünün yanina gelince güzellesiyor. "Sich enfaltendes Leben" örnegin. Kendi kendini acan, kisitli dar alandayken genisleyip yayilan, son noktasina dek potansiyelini aciga vurabilen yasam demek. Bugünlerde en eksigimiz bu.
Hepimize katmer katmer acilip dalga dalga yayilan bir dirilik, canlilik enerjisi diliyorum. Kalpten. Kalpten; cünkü bir kücücük bedene katlanip sigdigi halde acildiginda evrenlere sigmayan odur.
10 Ekim 2015 Cumartesi
Pay
"Bir toplumun üyesi olarak onun hatalarındaki kişisel payımız genel olarak daha sonra dışarıdan bakanların bize biçtiğinden çok daha azdır. Öte yandan sözkonusu kişisel pay kendi kendimize itiraf ettiğimizden de daha fazladır."
Hannah Arendt
8 Ekim 2015 Perşembe
Tırınım tırınım tırı-nı--nı-nııııı-nım!
"Bu gezegen canlı. Havası var, atmosferinde sis var ve aktif bir jeolojik yapısı var.... "NASA'nın yayınlayacağı belgeler güneş sistemiyle ilgili olarak bildiğimiz her şeyi değiştirecek. NASA Perşembe günü size açıklayacağı şeyleri burada size söylememe izin vermiyor. İnanılmaz şeyler var"
Evrenle ilgili en sevdigim seylerden biri insani sürekli ters köse yatirmasi :)
Simdi bu Plüton gezegen miydi degil miydi? Günes sistemine dahil miydi degil miydi?
Bu Plüton bugün bombayi patlatacak mi patlatmayacak mi?
Bi de bakmissin, 'bızden değılsın' denen ve ders kitaplarindan kovulan, dış kapının mandalı Plüton ana kapinin kilidine anahtar oluvermis.
Tırınım tırınım tırı-nı--nı-nııııı-nım!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





