20 Ocak 2026 Salı

Medea.Sesler

 


"Evet, bir zamanlar bu dünyadaki görevimiz nedir bilirdik, o günler geçmişte kaldı"

Geçen yıl tragedya okumalarını bitirdikten sonra, hemen mitoloji/tragedya uyarlamaları okumaya başlamıştım ve ilk okuduğum uyarlamalardan biri Christa Wolf'un "Kassandra"sıydı. Şimdi de onun ikinci uyarlaması olan "Medea.Sesler"i okudum. Yazarın kitabın ismini neden böyle koyduğunu bilmiyorum. Evet, kitap Medea, Iason ve olaya dahil olan diğer kişilerin anlatımından oluşuyor; yani başlıktaki "Sesler" anlamlı, ama neden ".Sesler" bitişik yazılmış, bilmiyorum. Almanca orijinal adı da böyle: Medea.Stimmen

Medea'nın hikayesini anlatan en ünlü eser Euripides'in Medea adlı tragedyası. Seneca da daha sonra aynı konuyu işlemiş. Christa Wolf'un Medea'sı Kassandra'sı gibi çok katmanlı bir eser, türlü türlü okunabilir. Yunan mitolojisinin ilginç bir karakterinin/hikayesinin modern bir yeniden anlatımı gibi veya Euripides'in daha babaerkil bir bakış açısından anlattığı hikayeye daha feminist, anaerkil bir açıdan verilen bir cevap gibi... Nitekim evlat ve kardeş katli gibi iddiaların Euripides öncesi kaynaklarda geçmediği, onun tarafından hikayeye eklendiği hep yazılagelmiştir. Christa Wolf kadınca bir bakış açısıyla Medea'nın hakkını Medea'ya veriyor. Ben şahsen kitabın bu yönünü çok sevdim. Bir üçüncü katmanda kitabın yazıldığı dönemin sosyopolitik dinamiklerine göndermeler yaptığını da tahmin ediyorum. Wolf alttan alta Korinth ile BRD ve Kolkhis ile DDR arasında özdeşlik kuruyor gibi. İktidar, güç dengeleri, bu uğurda verilen kurbanlar ve kalabalıkların manipülasyonu ne Korinth'de, ne Kolkhis'de, ne de modern dünyada farklı. Bu yönüyle de etkileyici bir kitap.

Girişteki cümleye ek olarak şunları da not etmişim:

"İnsanların inanmak için duydukları gizli bir isteğe karşılık veriyorsa hiçbir yalanın inanılmayacak kadar saçma olmayacağını ögrendim."

"Korkularını ancak başkalarına saldırarak yatıştırabiliyorlar."



18 Ocak 2026 Pazar

Ardavirafname

 


Kökeni 3. yüzyıla dek inmekle beraber, son şeklini 9.-10. yüzyılda aldığı tahmin edilen Ardavirafname Zerdüşt dininin geç döneminden ilginç bir kaynak. Kitap Ardaviraf adlı bir Zerdüşt din adamının öte dünyayı ziyaretini; yedi gün ve yedi gecede cennet, araf ve cehennemde gördüklerini anlatıyor. 

Ardaviraf'ın metafizik alemden getireceği kimi bilgilerle İskender'in seferleri sırasında zarar görüp zayıflayan Zerdüşt dinini yeniden güçlendirmesi beklenmektedir. Hikaye Ardaviraf'ın bu amaçla bir din adamları kurulu arasından seçilişi, "seyahate" hazırlanması ve yola çıkışı ile başlar.  İki büyük melek tarafından Çinvad köprüsünden geçirilir. İyiler için gepegeniş, kötüler için kılıçtan ince bu köprü bizim kültürümüzdeki Sırat köprüsüne benzer.  Ardaviraf'ı köprünün diğer tarafında karşılayan genç ve olağanüstü güzellikteki kadın da tanıdıktır. Elbruz Dağları'nın ötelerindeki cennet Zerdüştlüğün "iyi düşünce, iyi söz, iyi eylem"e verdiği önemin bir yansıması olarak üç seviyeden oluşur. İyi düşünce ile yıldızlar, iyi sözle ay ve iyi eylemle güneş ülkesine erișilir. "Hemistekan" iyilikleriyle kötülükleri birbirine denk olanlanların kıyamete dek ayakta bekledikleri mekandır, yani bizim bildiğimiz adıyla "araf". Ardavirafname'nin büyük kşsmı (101 bölümün 84'ü) cehennemi tarif eder. Cehennem cennetin aksine kötülüğün bireysel olarak cezalandırıldığı bir yerdir. Cezaya bağlı olarak  ya  çok soğuk ya da sıcak, ama her durumda sisli, karanlık, dehşet ve korku dolu bir kuyu gibidir. Orada herkes tek başına ve yapayalnız olduğunu ve pek uzun zamandır orada kaldığıını sanmaktadır. Okumuş olanların hemen farkedeceği üzere başta cehennem olmak üzere tüm hikaye Dante'nin 'İlahi Komedya'sını çağrıştırmaktadır. Ya Dante'nin Ardavirafname'yi bildiği, ya da her iki hikayenin ortak bir kaynağa dayandığı düşünülebilir. Aslında ne olduğunu uzmanları bilir. Bence her durumda 'Doğunun İlahi Komedyası' demeyi hak eden bir eser. Sasani dönemi Zerdüştlüğünün dünyaya bakışı ve ahlak anlayışını anlamak için de başvurulabilir.  

Her durumda dinler tarihini ve İran'ı birincil kaynaklardan okuyup öğrenmeyi veya dinlerin kesişim noktalarını keşfetmeyi  önemseyenler için Ardavirafname önemli bir kaynak.   


2026/3 - Grip çorabı

 


68/2,5

Ocak ayının ilk haftası grip oldum. Gribin ateşli aşaması geçip de, o derin yorgunluklu aşaması başlayınca yattığım veya oturduğum yerde en iyi gelen şey kitap okumak veya çorap örmek. Hatta mümkünse kitabı dinleyip aynı anda örgü örmek.


Bu çorabın ipini Noel tatilinde şehirde gezerken stok sonu indiriminde görüp almıştım. Renkten renge geçişiyle ayrıca bir motif, desen, ölçme, sayma olmaksızın, grip halimle başka türlü başaramayacağım bir hareketlilik sağlıyordu. 


Dümdüz metreleeeerce ördüm, bir yandan da sisli, puslu Sherlock Holmes külliyatını ve gotik, korkunçlu Edgar Allan Poe öykülerini okudum/dinledim. Pek iyi geldi.


(Bu kısımda tekrara düştüm,  farkındayım.)

Çoraptan bu kadar da ip arttı:


Son zamanlarda ördüğüm çoraplardan artmış bir sürü başka ip de var. Ufukta yine bir veya daha fazla pi çorabı görünüyor, yaşasın!

11 Ocak 2026 Pazar

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar


Şilili yazar Luis Sepulveda "Aşk Romanları Okuyan İhtiyar"ı 1987-1988'de yazmış. Romanın nerede geçtiğini anlayabilmek için biraz çaba sarfettim; sonunda hikayede adı geçen yer adlarını takip ederek Ekvador'da, Peru sınırına yakın bir yerde geçtiğini anladım. Gerçi benimki sırf meraktan, aslında bir önemi yok, olay Amazon'da geçiyor, Amazon hakkında ve belki bir karakteri de Amazon diyebiliriz ve biliriz ki zaten Amazon kendi başına bir dünyadır. 

70 yaşlarındaki Antonio Jose Bolivar Proano genç yaşlarında bölgeye göçmüş, ömrünün büyük kısmını yerlilerle geçirmiş, sonra da nehrin kıyısında beyaz yerleşimcilerin kurduğu ücra bir köye yerleşmiş bir adam; aşk romanlarına meraklı. Belki de kalan ömründen beklediği tek şey kulübesinde oturup köye yılda bir iki kez gelen dişçinin bu merakını bildiği için getirdiği aşk romanlarını tekrar tekrar okumak. Öylesine küçük, uzak ve yaban bir yaşamı var ki, kitaplardan birinde okuduğu Venedik'i ve gondolları bir türlü anlayamıyor. Amazon'da hayatta kalmanın ustası bu basit adamın sakin akan yaşamı bir gün yerlilerin getirdiği bir "gringo"nun cesediyle kesintiye uğruyor.

Sepulveda'nın kısa ama etkileyici anlatısında Amazon türlü türlü varlığın kesintisiz bir bütünü, bir ölüm, yaşam ve dönüşüm yumağı olarak karşımıza çıkıyor. Kimi Traven öykülerini anımsatan bir atmosferi var. Yazarın bakış açısından iyi ve kötünün net çizgilerle ayrıldığı görülüyor. Amazon'dan ve yaşamdan yana olan iyiler ve bunlara karşı olan kötüler. Belki kötü bile değil sadece cahiller.

Sepulveda'nın bir süre Almanya'da da yaşadığını, 80lerde Hamburg-İstanbul arasında tır şoförlüğü yaptığını, "Dünyanın Sonundaki Dünya" ve harika bir çocuk kitabı olan "Martıya Uçmayı Öğreten Kedi"nin de yazarı olduğunu ve 2020'de Covid pandemisinde yaşamını yitirdiğini ekleyeyim.
 

Küresel Influenza dalgası ve diğer belalarla mücadele



 29 Aralık'tan beridir evde en az bir kişi hasta. Hastalık, keyifsizlik, bitkinlik, soğuk ve kapalı hava, yıl geçişi karanlığı, küresel çağ geçişi deliliğine karşı mücadelede araçlarım:

▪︎ Örgü: Motif, desen olmadan tek iple, metreleeeerce düz örgü

▪︎ Kitap: Le long XIXᵉ siècle edebiyatı. Kıyısından. Tercihen kısa, öykü. Tercihen polisiye. Ya Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes külliyatı. Ya da Edgar Allan Poe öyküleri. Karanlık, puslu, tekinsiz. Bulabildiklerimi dinleyerek. 56 Sherlock Holmes öyküsü de Youtube'da Türkçe okunmuş var. İsteyen arayıp bulabilir, soranlara ben de link atarım. Edgar Allan Poe'nun tüm öykü külliyatını 90larda almıştım. Fakat okuyamıyordum. Şimdi okuyabileceğimi hissediyorum. Çünkü "o" yaştayım ve daha önemlisi birdenbire "o" çağa erdik. Yapay zeka bu iki yazarın iki zıt uçta bitmeyen yüzyılın atmosferini temsil ettiklerini söylüyor, ben onun yalancısıyım. 

▪︎ Hastalıkta adaçayı-okaliptus. Nekahatta kahve. Litrelerce. Şimşek McQuin fincanından sıkıldım. Zaten benim bile değil, bir zamanlar beş yaşında olan oğlanın. Bana bunun gibi normal bir kahve fincanı boyutunda ve fakat üzeri güllü, çiçekli, klasik/romantik desenli bir kupanın linkini gönderip sipariş etmeme aracılık eden büyük hayra vesile olur. Yaşadığım şehirde o derece bulamadım. Ya desen uymuyor , ya büyüklük.

▪︎ İlle de yün çorap, ille de battaniye. Ya kendinizce ya bir seveninizce örülmüş. 

10 Ocak 2026 Cumartesi

The James Joyce Murder

 


Amanda Cross'un Kate Fansler serisindeki ikinci kitabı The James Joyce Murder (James Joyce Cinayeti) beklemediğim bir yerde, Amerikan taşrasında geçiyor. Kimi motifler Agatha Christie'nin İngiliz köylerinde geçen kitaplarını anımsatıyor. Çiftçinin meraklı ve çok konuşan karısı gibi. Kitabın başında "duvarda asılı" bir silah var ve ta daaa!, tabii ki o silah bir noktada patlıyor.
Ulysses 'i okumaya her heves eden gibi titreyerek etrafında dolaşıp, biraz bilgi toplamaya çalışan kişiyim :) Bu kitabı biraz da o bakış açısıyla okudum. Evet, öyle de okunabilir. Tabii ki James Joyce ve Ulysses hakkında bu kitaptan okunacak bilgiler 15 dakikalık bir internet taramasından da öğrenilebilir, fakat böylesi daha güzel. Ulysses okuma rehberi arayan bence Banu Yıldıran Genç'in Ulysses hakkındaki videosunu izlesin. Neyse, biz dönelim bu kitaba. 60ların kadın hareketi ABD'de dahi nelerle uğraşıyormuş, insan şaşıp kalıyor. Ve cinayeti sanki Kate değil de, arkadaşı çözdü ama olsun. Bunun da bir güzelliği var. Niye hep Kate çözsün ki? Çevre yine edebiyat ve akademi çevreleri. En temel soruyu sormayı başarırsanız çözüm zaten elinizde. İş sebebini anlamakta, onu da size yazar söyleyiverecek, kasmayın. Gripten yatıyordum da okurken, oh mis gibi hasta kitabı.  Bakalım üçüncü Kate Fansler kitabı akademiyanın hangi alanından...

6 Ocak 2026 Salı

2026/2. çorap


64/3
2026'nın biten ikinci çorabı eşim için. Kendisi yün çorap hayranı; ördüğüm çorapları en çok öven ve en çok eleştiren kişi :) 
İpi gidip birlikte seçtik. Tabii ki %100 merino ipten, onun zevkine uygun düz, koyu gri, renksiz, desensiz, motifsiz bir çorap oldu. Kış bitmeden bitirebildiğim için tebrik etti. Oysa bir kaç hafta önce başlamıştım. Bitirmesi bir yıl süren çoraplarımdan haberi yok belli ki :) 


 

Kim var imiş biz burada yoğ iken

 


Profesör Cemal Kafadar "Kim var imiş biz burada yoğ iken"de dört Osmanlı'nın; bir yeniçeri, bir derviş, bir tüccar ve bir kadının hikayelerini anlatıyor. Kitap iki sebepten ilginç: Alıştığımızın dışında, Osmanlı'da sıradan insanın hikayesini anlattığı için ve bilinen klişelerin aksi veya dışında örnekler verdiği için. Yeniçerilerin kendilerine ait malları olmasının yasak olduğu bilinirken Mustafa adlı yeniçeri babasından kalan miras hakkında Divan-ı Hümayun'a başvuruyor. Günlük ve kişisel edebiyat örneğinin neredeyse hiç görülmediği bir dönemde İstanbul'da bir derviş (Seyyid Hasan) günlük tutuyor, Üsküp'te bir kadın (Asiye Hatun) rüya notları tutuyor ve bunları şeyhine anlattığı mektuplar yazıyor. Türklerin, hele de Anadolu'da ticarete uzak durduğu resmi tarih anlatımının aksine Ayaşlı tüccar Hüseyin Çelebi ticaret için gittiği Venedik'te ölüyor. Cemal Kafadar tarihi belgelere dayanarak anlattığı bu hikayelerde uzmanlık alanı tarih olmayan biz sıradan okuyucu için de anlaşılır ve akıcı bir dil tutturmuş; ben şahsen ilgi ve keyifle okudum.

Asiye Hatun'un oldukça sıradışı hikayesi ve mektupları zaten son derece ilginç. Fakat örgü ören bir insan olarak örgünün ve yün üretiminin dünyadaki ve özellikle Anadolu'daki tarihine ilgi duyuyorum. Bu yüzden sof tüccarı Hüseyin Çelebi'nin Venedik'teki hikayesini merakla okudum. Bugün Ankara sokaklarında "sof nedir?" diye sorsak kaç kişi bilir? Böylesine muhafazakarlık iddiasındaki bir toplumda coğrafi ve kültürel zenginliklerimize bu ilgisizliğin bir örneği olarak ibretlik bir hikayeydi kanımca. Hüseyin Çelebi'nin Venedik'te İslami usullerle fakat gondollarla kalkan cenazesi tam romanlık veya filmlik bir hikaye.  "Venedik'te Bir Ölüm" başlığını atarken herhalde yazar da benimle aynı fikirde. Moher sözcüğü "muhayyer"den  (seçkin, seçilmiş) geliyormuş, bu vesileyle bunu da öğrendim:


Tarih okumaktan sıkılanlara, özellikle Osmanlı tarihini sıkıcı bulanlara bile tavsiye edilebilecek, bizim hikayemizi anlatan bir kitap.

2 Ocak 2026 Cuma

Verblendung (Renk harmanı) çorabı

Geçen yılın son çorabı olacağını sanmıştım,  bu yılın ilk çorabı oldu.


68/2,5

Bu tekniğe Verblendung/Blending deniyor. Birden çok yakın tonlarda ipi yumuşak geçişlerle kullanma tekniği. Tam Türkçe adını bilmiyorum; belki de yok. Renk geçişi veya renk harmanlama tekniği diyebiliriz.


Endüstriyel boyanmış iplerin keskin renkleri olduğu için bu ilk denemede mümkün olduğunca elde boyanmış ipler kullanmaya çalıştım. Doğal boyanmış iplerin renk tonları genelde daha yumuşak oluyor. Kiremit rengi ve mavi endüstriyel boyanmış. Diğerleri benim mürver suyuyla ve bir arkadaşımın ökaliptus yaprağı, gelincik vb. ile boyadığı ipler: 







Renk harmanlamanın 16,18 veya 19 sırada tamamlanan üç yöntemini buldum. Bu çorapta 16 
sıralık varyantı kullandım: