Bu çorabın izini geriye dönüp fotoğraflarda sürdüm; Kasım 2024'te başlamışım. Hızlıca biten bir çorap planlamışım, ama belli ki o işler öyle olmuyor. Bir Alman atasözünün de buyurduğu üzere "Ende gut, alles gut".
72/2
Bu çorabın izini geriye dönüp fotoğraflarda sürdüm; Kasım 2024'te başlamışım. Hızlıca biten bir çorap planlamışım, ama belli ki o işler öyle olmuyor. Bir Alman atasözünün de buyurduğu üzere "Ende gut, alles gut".
72/2
Sanırım uzun zamandır bu kadar keyifle, bu kadar güzel ve bu kadar zekice bir şey okumamıştım. Bir gemide geçtiği ve dili bolca denizcilik jargonu içerdiği için okumayı erteleyip duruyordum, büyyyük hataymış. Galiba diğer kitaplarını da okudukça İhsan Oktay Anar kitaplarının (belki Puslu Kıtalar Atlası bir yana) neden bu kadar az bilindiğine/konuşulduğuna şaşmaya devam edeceğim. Elbette bunda her röportaj teklifini kabul etmeyişi, durmadan kendini, kitaplarını ve kahramanlarını anlatan bir sosyal medya pıtırcığı olmayışı ve kitaplarına müzeler kurmayışı bir rol oynuyordur, fakat yine de büyük eksiklik, büyyyük eksiklik.
Okuduktan sonra tüm o harika göndermeleri keşfedebildiğinden emin olamayanlar "Amat'ta Yapı ve Simgeler" adlı makaleye (E. Örgen) göz atabilir.
Uzun ve sert bir Alman dramından sonra hafif ve mizahi bir şey okumak istedim; "Portekizce Düzensiz Fiiller'i (Portugese Irregular Verbs) seçtim.
Bir Botswana polisiye serisi olan "The No. 1 Ladies' Detective Agency"i okuduğumdan beri Alexander McCall Smith'in diğer kitaplarını da okumak istiyordum. Portekizce Düzensiz Fiiller başta Prof. Dr. Moritz-Maria von Igelfeld olmak üzere üç Alman filoloğun çevresinde dönen, akademik dünyanın gerçeklikten kopukluğuyla inceden inceye dalgasını geçen bir kitap. Roman diye tanıtılıyor ama konu ve karakterler açısından birbirine bağlı öyküler olarak okumak da mümkün.
Kitap adını Romanistik ve özellikle Portekizce konusunda uzmanlaşmış olan Prof. Dr. von Igelfeld'in akademik çalışmalarının bir sonucu olan dev eserinden alıyor (1200 sayfa).
Hafif dedim ama hafife alınacak bir kitap değil "Portekizce Düzensiz Fiiller". Şu bölümü not almışım:
"Von Igelfeld pencereden dışarı baktı. Küçük yağmur damlaları camın üzerinden akıp kırsalı titretiyordu. Manzaranın bir dili nasıl şekillendirdiğini düşünüyordu. Bu tepelerin İrlandaca'nın yumuşak hecelerinden başka bir şey çıkarabileceğini hayal etmek imkansızdı; tıpkı Avrupa'nın yüksek kayalıklarında Almanca'nın sadece belirli biçimlerinin konuşulabileceği gibi; ya da çamurlu, boğuk, balgamlı ovalarda sadece Hollandaca konuşulabileceği gibi. Dilin bu kadar büyük ölçüde kaybolmuş olması, sadece kırsal kesimin bu küçük bölgelerinde hayatta kalabilmesi ne kadar üzücüydü. Bu her yerde oluyordu. Modern dünyanın kabalıkları, dilsel incelikleri basitleştiriyor, hatta yok ediyordu. Düzensiz fiiller düzenli hale geliyor, geçmiş zaman dilek kipi şimdiki zaman dilek kipine dönüşüyor veya daha sıklıkla tamamen ortadan kayboluyordu. Daha önce sevilen bir tepeyi, yeni biçilmiş otun kokusunu veya bir dokuma tezgahının çözgüsünü geçirme eylemini tanımlamak için dört sıfat varken, şimdi yalnızca bir tane sıfat kullanılabiliyordu veya hiç. Ve kelimeleri kaybettiğimizde, diye düşündü Von Igelfeld, onlara eşlik eden dünyanın dokusunu da kaybediyoruz."
Seri halinde yazmayı seven McCall Smith bu kitabı izleyen ve yine Prof. Dr. von Igelfeld ve arkadaşlarının maceralarını konu alan devam kitapları da yazmış. Bulabilirsem onları da okumak isterim.
Çağdaş Alman edebiyatının kadın yazarlarından Julia Franck "Die Mittagsfrau"yu 2007'de yazmış. Yazarın en bilinen romanı olan kitap aynı yıl Deutscher Buchpreis'ı (Alman Kitap Ödülü) kazanmış. "Öğlen Kadını" adıyla 2010'da Türkçe'ye de çevrilmiş. Ancak baskısı var mı; piyasada, sahaflarda bulunabilir mı, bilmiyorum. Ben Almanca'sından okudum.
Kitap 1945'te, Stettin'de yedi yaşındaki Peter'in bakış açısından II. Dünya Savaşı'nın bitimini izleyen günleri izlediğimiz bir prologla açılıyor. Bazı şeyler söze dökülmese de anlaşılıyor. Peter'in anlamadığı veya belki de anlamazlıktan geldiği şeyleri, annesinin söze dökmediklerini okur olarak fark ediyoruz. Prolog Peter'i bir tren istasyonunda bir bankta tek başına, okuru ise yanıt verilmemiş sorularla başbaşa bırakarak kapanıyor.
İzleyen bölümlerde I. Dünya Savaşı ve ardından Weimar Cumhuriyeti dönemine geri dönüyor, iki kızkardeş Martha ve Helene'nin öyküsünü okumaya başlıyoruz. Çünkü roman aslında Peter değil, Helene üzerine. 20.yy Alman tarihinin bu üç önemli dönemini ve her bir dönemin toplumsal atmosferini Helene'nin I. Dünya Savaşı arifesindeki çocukluğu, 1920'lerin parlak ve bohem Berlin'inde geçen gençliği ve Nazi dönemine denk gelen evliliği ve anneliği üzerinden okumak mümkün. Özellikle Berlin'de kuzen Fanny ve çevresindekilerin yaşamı biraz Herman Hesse'in "Bozkırkurdu"nu, biraz da Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna"sını çağrıştırıyor.
Çeşitli açılardan sert bir kitap "Öğlen Kadını". Gittikçe suskunlaşan Helene'nin çevresinde diyalogların da azaldığı, yer yer kısa, kesik kesik cümlelerin hakim olduğu bir anlatımı var. Kimi bölümler gereksizce uzatılmış veya detaylandırılmış hissi verebilir. Fakat bu kitabın ne için okunduğuyla da ilgili. Bir toplumu, bir dönemi tarih kitaplarından çok, edebiyat üzerinden anlamak isteyen okuyucu açısından, tam tersine hazine bile sayılabilir bu detaylar. Bazı karakterlerin, örneğin Wilhelm'in oldukça klişe geldiğini söyleyebilirim. Wilhelm'in neden öyle olduğuna biraz girebilseydik, belki de amacına daha yaklaşmış ve daha derinlikli bir kitap olurdu.
Kitaba adını veren Öğlen Kadını (Die Mittsgsfrau / Midday Lady) Slav mitolojisinin tekinsiz bir karakteriymiş. Edebiyatta mitolojik göndermeler ilgimi çeken bir konu. Bu kitapta bu detaya rastlamak hoş bir tesadüf oldu. Meraklısına "Mittagsfrau" inanışını mutlaka araştırmasını tavsiye ederim. Kitapta bu inanışa tek bir yerde doğrudan gönderme yapılıyor. Fakat inanç ve inançsızlık, susma ve konuşma, yüzleşme ve kaçınma gibi tekrarlanan bazı motiflerin de dolaylı olarak Mittagsfrau ile ilgili olduğu söylenebilir.
İlgimi çekti ama okuyamam diyenler için; filmi de varmış.
İlk gençliğimde Ankara Yeni Sahne'de izledigim "Fizikçiler"den tanıdığım ve sevdiğim Friedrich Dürrenmatt'ın romanlarını ve oyunlarını okumayı planlamıştım. 1955de yayımlanan"Grieche sucht Griechin" (Yunanlı Bir Kız Aranıyor) ile başladım. Bir fabrikanın forseps bölümünde sayman yardımcısı(nın yardımcısı) olarak çalışan, eskiyeni presbiteryen kilisesine bağlı, etyemez, sigara kullanmayan, maden suyu ve sütten başka bir şey içmeyen, dürüstlük ve erdemi her seyden cok önemseyen Arnolph Archilochos'un hikayesi. Olayların gelişimi öylesine absürd, öyle inanılmaz ki insan bir süre acaba kahramanımız bir rüya mı görüyor, diye düşünüyor. Kısa ama etktileyici bir kara mizah, bir toplumsal hiciv.
Son zamanlarda yaklaşık aynı zamanda (çoğunlukla aynı gün) bir kitap ve bir çorap bitirdiğimi farkettim. Bu kez de öyle oldu :)
Dipnot: Yaralı çorap kalıplarını geçmişte açıklamıştım, o da işte böyle, dünya da işte böyle (:
Sanırım ilk kez Jung okudum. Fakat uzmanlığı psikoloji olmaksızın Jung psikolojisine veya sembollerin dünyasına dalmak isteyenler için belki de iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü zaten en başından sıradan okuyucuya yönelik yazılmış. Jung'un ölümünden (1961) önce kaleme aldığı son metin olduğu kabul ediliyor, 1964'de Jung'un ölümünden sonra yayımlanmış. Gerçi Jung kitabın tamamını değil, sadece ilk bölümünü yazmış; fakat diğer meslektaşları tarafından yazılmış kısımları da gözden geçirip incelediği önsözde belirtiliyor. Bu yüzden olacak, hem Türkçe'de, hem diğer dillerdeki baskılarında kapakta sadece Jung'un adı geçiyor. Kitap şu bölümlerden oluşuyor:
Kitabın ana konusu rüyalarda, mitlerde, sanatta sembollerin anlamı ve herşeyden önemlisi nasıl anlamlandırılması, yorumlanması gerektiği. Yazarlarımız pek çok coğrafya ve kültürden, pek çok kaynaktan zengin görsel örneklerle bilinçdışından bilince, bireyselleşme sürecinden kültüre, rüyalardan, mittlere ve çağdaş sanata dek sembollerin izini sürüyor. Açıkça kahve falına bakarcasına "balık: kısmettir" deyip çıkan bir sembol indeksleme kitabı değil, öyle de okunmamalı. Şahsen hakkını vererek okuyabildiğimden de emin değilim. Bir çok not aldım. Bir süre daha onları çalışacağımı tahmin ediyorum. Uzun vadede de sık sık okuduğum başka kitaplardan referans olarak bu kitaba geri döneceğimi sanıyorum.
Pi çorabı örecektim, vazgeçtim, bir adet kontrollü "deli kızın çorabı" ördüm. Çok ipli, çok renkli çoraplar bende ilk bittiğinde biraz karmankarışık görünüyor. Hızlı örülüyorlar, fakat arka yüzdeki ince çalışmayı da ekleyince diğer çoraplardan daha hızlı bitmiyorlar. Her açıdan deli kızın çorabı yani.
Olga Tokarczuk'a ilk kez David Damrosh'un "Around the World in 80 Books" adlı kitabında rastlamıştım. Damrosh özellikle "Flights"tan (Koşucular) ve "Anna In"den övgüyle bahsediyordu. Tokarczuk anlaşılan "Anna In"i Canongate Yayınevi'nin "The Myths" adlı mitoloji uyarlamaları serisi için yazmıştı. Böylece hem Olga Tokarczuk'a hem de The Myths serisine "Anna In" ile giriş yaptım. İlginç olan şey, kitabın Canongate veya başka bir yayınevi tarafından İngilizce'de yayımlanmamış, pek çok Tokarczuk kitabının çevrildiği Türkçe'de de bilinmiyor oluşuydu. Ben Almanca çevirisini bulup okumuştum ve 2024'te okuduğum "dünya seyahati" kitapları arasında en sevdiklerimden biri olmuştu. Bence mitoloji uyarlaması denen şey "Anna In" gibi olmalı. Olga Tokarczuk'un kalbime taht kurması ve tüm kitaplarını okumaya heveslenmem işte böyle oldu.
Dönelim "Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde"ye... Nihayet fırsat bularak okuduğum ikinci Tokarczuk kitabı. Spoiler sevmeyenlerin okumadan önce hakkındaki tanıtım yazılarına dikkatli yaklaşmasını gerektiren detayları var (bu yazıda spoiler yok). Ben öyle yaptım ve kitaba başladığımda konusuna, nerede, hangi zamanda geçtiğine dair en ufak bir fikrim yoktu.
Olaylar günümüz Polonya'sında, Çekya sınırında, özellikle kışın çok az kişinin yaşadığı ücra bir yaylada geçiyor. Hikayenin anlatıcısı Janina Duszejko yaşlı, egzantrik bir kadın; eski bir mühendis. Uzun kış gecelerinde tanıdığı insanların astroloji haritalarını çıkarıyor. Genç arkadaşı ile William Blake şiirlerini Lehçe'ye çeviriyor. Köydeki çocuklara İngilizce dersi veriyor ve kışın her gün komşularının ona emanet ettikleri evlerini kontrol etmek bahanesiyle yaylada uzun turlar atıyor. Çevresindeki insanlara fiziksel özellikleri ve huylarına göre adlar takıyor. En yakın komşularından Garip'in bir akşam diğer komşuları Koca Ayak'ın öldüğünü haber vermesiyle olaylar gelişiyor. Ardından gelen dört ölümle (köyün polis komiseri, zengin bir çiftlik sahibi, mantar toplama derneği başkanı ve köy papazı) öykü karanlık, gerilimli bir hal alıyor. Polisiye sevenlerin daha kitabın çok başlarında çözümünü tahmin edebileceği bir düğüm içermesine rağmen kitap bir polisiye değil. Karanlık atmosferine, dehşetli ölüm tasvirleri ve kahramanımızın kabuslarına rağmen bir gerilim romanı da değil. Bana kalırsa daha çok ekolojik ve toplumsal bir eleştiri. İnsanın doğa ve özellikle hayvanlar üzerinde tahakküm kuran, zorba ve zalim tarafının eleştirisi, güç sahiplerinin yaptıklarına göz yumup susan sıradan insanın eleştirisi, ikiyüzlü, eğilip bükülen bir etik anlayışının eleştirisi... Yazarın satır aralarına yerleştirdiği kimi fikirleri sert gelebilir, okuyanın suratına tokat gibi çarpabilir. Fakat hep aklımıza yatan şeyler söyleyen, okurun suyuna giden yazarlarla da nereye kadar?
Kitaptaki insana küskün, hatta cezalandırıcı doğa motifi bana Amos Oz'un "Suddenly in the Depths of Forest"ını anımsattı. Bu kitabı okuyan onu da okuyabilir veya o kitabı seven bu kitabı da sevebilir. Tüm karanlık, şiddet ve ölüm içeren atmosferine rağmen kitabın mizahi bir tarafı var. Yazar kitabın satırları arasından bize muzipçe gülümseyerek bakıyor gibi. Bu muzipçe gülüşü "Anna In"de de hissetmiştim. Olga Tokarczuk muzip bir yazar bana kalırsa.
Son olarak kitabın adı, bölüm başlarındaki küçük alıntılar gibi William Blake'den.
Bu ara kiremit kırmızına bayılıyorum. Onu da topuk ve parmak ucunda kullandım.
Geçen yıl tragedya okumalarını bitirdikten sonra, hemen mitoloji/tragedya uyarlamaları okumaya başlamıştım ve ilk okuduğum uyarlamalardan biri Christa Wolf'un "Kassandra"sıydı. Şimdi de onun ikinci uyarlaması olan "Medea.Sesler"i okudum. Yazarın kitabın ismini neden böyle koyduğunu bilmiyorum. Evet, kitap Medea, Iason ve olaya dahil olan diğer kişilerin anlatımından oluşuyor; yani başlıktaki "Sesler" anlamlı, ama neden ".Sesler" bitişik yazılmış, bilmiyorum. Almanca orijinal adı da böyle: Medea.Stimmen
Medea'nın hikayesini anlatan en ünlü eser Euripides'in Medea adlı tragedyası. Seneca da daha sonra aynı konuyu işlemiş. Christa Wolf'un Medea'sı Kassandra'sı gibi çok katmanlı bir eser, türlü türlü okunabilir. Yunan mitolojisinin ilginç bir karakterinin/hikayesinin modern bir yeniden anlatımı gibi veya Euripides'in daha babaerkil bir bakış açısından anlattığı hikayeye daha feminist, anaerkil bir açıdan verilen bir cevap gibi... Nitekim evlat ve kardeş katli gibi iddiaların Euripides öncesi kaynaklarda geçmediği, onun tarafından hikayeye eklendiği hep yazılagelmiştir. Christa Wolf kadınca bir bakış açısıyla Medea'nın hakkını Medea'ya veriyor. Ben şahsen kitabın bu yönünü çok sevdim. Bir üçüncü katmanda kitabın yazıldığı dönemin sosyopolitik dinamiklerine göndermeler yaptığını da tahmin ediyorum. Wolf alttan alta Korinth ile BRD ve Kolkhis ile DDR arasında özdeşlik kuruyor gibi. İktidar, güç dengeleri, bu uğurda verilen kurbanlar ve kalabalıkların manipülasyonu ne Korinth'de, ne Kolkhis'de, ne de modern dünyada farklı. Bu yönüyle de etkileyici bir kitap.
Girişteki cümleye ek olarak şunları da not etmişim:
"İnsanların inanmak için duydukları gizli bir isteğe karşılık veriyorsa hiçbir yalanın inanılmayacak kadar saçma olmayacağını ögrendim."
"Korkularını ancak başkalarına saldırarak yatıştırabiliyorlar."
Son zamanlarda ördüğüm çoraplardan artmış bir sürü başka ip de var. Ufukta yine bir veya daha fazla pi çorabı görünüyor, yaşasın!
29 Aralık'tan beridir evde en az bir kişi hasta. Hastalık, keyifsizlik, bitkinlik, soğuk ve kapalı hava, yıl geçişi karanlığı, küresel çağ geçişi deliliğine karşı mücadelede araçlarım:
▪︎ Örgü: Motif, desen olmadan tek iple, metreleeeerce düz örgü
▪︎ Kitap: Le long XIXᵉ siècle edebiyatı. Kıyısından. Tercihen kısa, öykü. Tercihen polisiye. Ya Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes külliyatı. Ya da Edgar Allan Poe öyküleri. Karanlık, puslu, tekinsiz. Bulabildiklerimi dinleyerek. 56 Sherlock Holmes öyküsü de Youtube'da Türkçe okunmuş var. İsteyen arayıp bulabilir, soranlara ben de link atarım. Edgar Allan Poe'nun tüm öykü külliyatını 90larda almıştım. Fakat okuyamıyordum. Şimdi okuyabileceğimi hissediyorum. Çünkü "o" yaştayım ve daha önemlisi birdenbire "o" çağa erdik. Yapay zeka bu iki yazarın iki zıt uçta bitmeyen yüzyılın atmosferini temsil ettiklerini söylüyor, ben onun yalancısıyım.
▪︎ Hastalıkta adaçayı-okaliptus. Nekahatta kahve. Litrelerce. Şimşek McQuin fincanından sıkıldım. Zaten benim bile değil, bir zamanlar beş yaşında olan oğlanın. Bana bunun gibi normal bir kahve fincanı boyutunda ve fakat üzeri güllü, çiçekli, klasik/romantik desenli bir kupanın linkini gönderip sipariş etmeme aracılık eden büyük hayra vesile olur. Yaşadığım şehirde o derece bulamadım. Ya desen uymuyor , ya büyüklük.
▪︎ İlle de yün çorap, ille de battaniye. Ya kendinizce ya bir seveninizce örülmüş.
Profesör Cemal Kafadar "Kim var imiş biz burada yoğ iken"de dört Osmanlı'nın; bir yeniçeri, bir derviş, bir tüccar ve bir kadının hikayelerini anlatıyor. Kitap iki sebepten ilginç: Alıştığımızın dışında, Osmanlı'da sıradan insanın hikayesini anlattığı için ve bilinen klişelerin aksi veya dışında örnekler verdiği için. Yeniçerilerin kendilerine ait malları olmasının yasak olduğu bilinirken Mustafa adlı yeniçeri babasından kalan miras hakkında Divan-ı Hümayun'a başvuruyor. Günlük ve kişisel edebiyat örneğinin neredeyse hiç görülmediği bir dönemde İstanbul'da bir derviş (Seyyid Hasan) günlük tutuyor, Üsküp'te bir kadın (Asiye Hatun) rüya notları tutuyor ve bunları şeyhine anlattığı mektuplar yazıyor. Türklerin, hele de Anadolu'da ticarete uzak durduğu resmi tarih anlatımının aksine Ayaşlı tüccar Hüseyin Çelebi ticaret için gittiği Venedik'te ölüyor. Cemal Kafadar tarihi belgelere dayanarak anlattığı bu hikayelerde uzmanlık alanı tarih olmayan biz sıradan okuyucu için de anlaşılır ve akıcı bir dil tutturmuş; ben şahsen ilgi ve keyifle okudum.
Asiye Hatun'un oldukça sıradışı hikayesi ve mektupları zaten son derece ilginç. Fakat örgü ören bir insan olarak örgünün ve yün üretiminin dünyadaki ve özellikle Anadolu'daki tarihine ilgi duyuyorum. Bu yüzden sof tüccarı Hüseyin Çelebi'nin Venedik'teki hikayesini merakla okudum. Bugün Ankara sokaklarında "sof nedir?" diye sorsak kaç kişi bilir? Böylesine muhafazakarlık iddiasındaki bir toplumda coğrafi ve kültürel zenginliklerimize bu ilgisizliğin bir örneği olarak ibretlik bir hikayeydi kanımca. Hüseyin Çelebi'nin Venedik'te İslami usullerle fakat gondollarla kalkan cenazesi tam romanlık veya filmlik bir hikaye. "Venedik'te Bir Ölüm" başlığını atarken herhalde yazar da benimle aynı fikirde. Moher sözcüğü "muhayyer"den (seçkin, seçilmiş) geliyormuş, bu vesileyle bunu da öğrendim:
Tarih okumaktan sıkılanlara, özellikle Osmanlı tarihini sıkıcı bulanlara bile tavsiye edilebilecek, bizim hikayemizi anlatan bir kitap.
Ocak
Bol bol örüp hiç bir şey bitirememişim.
Şubat
Mart
Nisan
Mayıs
Haziran
Temmuz
Ağustos
Eylül
Ekim
Kasım
Aralık: