30 Nisan 2015 Perşembe

Gecenin Sonu



Das Ende der Nacht
Posch, Freyhoff & Uhlmann
Wiley-Vch, 2010


Isik kirliligini cesitli acilardan ele alan bir kitap...
Insanligin "aydinlanma" tarihiyle basliyor, ardindan gereksiz ve fazla isigin böcekler, kuslar, deniz canlilari ve insanlar üzerindeki zararlari üzerine birer bölümle devam ediyor. Haa! bi de astronomlar üzerine zararlari var tabii... Hem amatör, hem profesyonel astronomlar cok sikayetciler isiktan cooook...
Anlasilan henüz fazla arastirilmamis bir alan ama cok önemli bir konu. Iyi bir giris kitabi. Her bölümü konunun kendi uzmani yazmis, bol örnekli, iyi fotografli...  

Kitaptan cikan sonuc? Kapatın şu ışıkları!

Kitaptan ilgimi ceken ve paylasmak istedigim bir kac kare:

Viyana'da ilk sokak isiklandirmasi (1688) anisina duvar resmi

 ABD'de 1950'lerden bu yana uzaydan görüldügü kadariyla isiklandirmanin durumu. Sonuncu bir 2025 projeksiyonu. Kirmizi ile isaretliden daha fazla isiklanan bölgelerde (Krem ve acik pembe) gökyüzüne bakinca kutup yildizi bile görülmüyormus.


Hawaii'de bulutlardan da yüksekte (4200 m.lik bir volkanik zirve) bir gök gözlem istasyonundan cekilmis fotograf. Ancak böyle yerlerde Samanyolu'nun sisler icindeki isiklari görülebiliyor. Öte yandan bulutlarin arasindan yükselen sari isik, istasyona en yakindaki sehirden yükseliyor. Bulutlari bile asip geliyor. 


Ayni teknik sartlarda dünyanin üc ayri bölgesinde cekilmis bir fotograf dizisi
Birinci, Mogolistan'dan: Samanyolu acikca görünüyor
Ikinci: Avusturya'da kirsal alan
Ücüncü: Viyana üzerinde gökyüzü

Befreiung vom Überfluss



Befreiung vom Überfluss (Fazlaliktan Kurtulma?)
Niko Paech Almanya Oldenburg Üniversitesi'nde calisan bir akademisyen. Postwachstumsökonomie (Büyüme sonrasi ekonomisi) kavraminin isim babasi. Büyüme takintili ekonomik sistemin eninde sonunda cökecegine ve sonunda bir büyüme sonrasi ekonomisinde yasayacagimiza inaniyor: Bu is felaketle mi yoksa tasarlayarak mi olacak ? diye soruyor (by disaster or by design?) Simdiden büyüme sonrasi ekonomisinde yasamaya kendini alistiranlar icin carpma daha az siddetli olacak diyor. Bu kitap bir yol haritasi. Büyüme takintili ekonomi niye yürümüyor, yesil ekonomi ve sürdürülebilirlik niye masal, sonunda inecegimiz hayal ülkesi nasil bi yer, onlari anlatiyor. Almanca bilmeyenler Tim Jackson'un Prosperity Without Growth (Büyüme Olmadan Refah) kitabini da okuyabilir, o da ayni seylerden bahseden bi kitap. Sacred Economy'i okuyabilir. E, o da benzer seylerden bahseden bi kitap smile ifade simgesi Senlikli Toplum veya Kücük Güzeldir'i de okuyabilir. Niko Paech onlara da selam gönderiyor bu kitapta... Isteyen olursa arada bir kac alinti da paylasabilirim.

27 Nisan 2015 Pazartesi


Durmadan öyle reklamlarla pazarlansalar da, "Ürünler, hizmetler, nesneler sürdürülebilir olamaz. Sürdürülebilir olan tek sey yasam tarzlarimizdir" diyen sayfadir. Nasil olsa yenilenebilir enerji kaynaklarindan gelen elektrigi kullaniyorum diyerek her odasini bilgisayar ve televizyonla donatan kisiyi örnek veren kitaptan alintidir. Hak verdim.

26 Nisan 2015 Pazar

"
Tüketim toplumuyla bireyler kendi kendilerine asla üretemeyecekleri, sadece üretme degil tüketme fikrine de asla erisemeyecekleri seyleri satin alir ve tüketir oldular.
...
Marksist, caliskan iscinin emegini, neoliberal zeki girisimciyi savunsa da, her ikisi de aslinda birincisi ekolojik acidan hic var olmamasi gereken ve ikincisi de ne biri ne digeri tarafindan hak edilmis bir degerin yagmalanmasi konusunda cekismektedirler.
...
Makuliyet sinirlarinin sürekli olarak ötelenmesiyle korkunc bir delegasyon makinesi ortaya cikarildi. Ama pis isleri eninde sonunda birilerinin bir yerlerde yapiyor olmasi gerek. Örnek Asya ve Güney Amerika'daki sweat shop'lar
...
Bedensel cabadan arinmis yasam... Bir yandan bizi enerjiye bagimli kiliyor, öte yandan bir yerlerde mutlaka bizim yerimize bu bedensel cabayi bir baskasi gösteriyor oluyor.
...
Iki türlü de enerji köleligi. Hem enerjiye köleyiz, hem baskalarini kendi enerji kölemiz olarak kullaniyoruz.
...
...birilerinin fisi cekebilecegi ve böylece tüm sistemin cökebilecegine dair muglak bir korku...
...hic kimse damla damla seruma bagli bir hasta kadar caresiz degildir."
---
Bu ay yasadigim iki sıkı elektrik kesintisinde de (biri Türkiye, biri burada) ayni seyi hissettim. Sanki Matrix filmindeki o yapay rahimlerden birinin icindeyim. Bir sürü kablo, serum vb. seye bagliyim. Ne zaman oldu, ne arada oldu bilmiyorum ama neredeyse varliksal olarak o tüplerden yavas yavas akan seylere bagliyim. Hicbir zaman kendimi birey olarak bu kadar sisteme bagimli hissetmemistim. Mesele birisinin fisi cekmis olup olmadigi degil. Birisinin cani istediginde fisi gercekten cekebilmesi olasiligindan yana muglak bir endise duyuyorum. Sonra Pazar Pazar bu satirlari okuyorum. Bana ders materyalleri hep böyle gelir, sükran doluyum. Nisan ayinin düsünme konusu bu olmali anlasilan.


 'Yikilmakta olan bir agac, büyümekte olan bir ormandan daha büyük gürültü cikarir' der bir Tibet bilgelik deyisi. Algimiz "yikilan agaclar"in hükmü altinda; siddet dolu olan, hizla gelisen ve bizi tehdit eden seylerin...
Fakat yine de saskinlikla farkediyoruz ki, bütün bu yikima ragmen yeryüzünde hala yasam ve cesitlilik var. Anliyoruz ki sonunda (hedefe) ulasan "büyüyen orman"dir. Yasami ileri götüren odur; yavasca ve cesitlilikle, hic dikkat cekmeden ama direncle.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Tohum gibi




Throw yourself like seed as you walk...
Ne güzel fikir...

20 Nisan 2015 Pazartesi

Sağlığın Gaspı - The Medical Nemesis


Die Nemesis der Medizin
Beck Verlag
2007

Orijinali 1975 yilinda Limits to Medicine adiyla basilmis, sonraki baskilarinda The Medical Nemesis adini almis. Her iki isimle de bir yerlerde karsiniza cikabilir. Türkce'ye ise Sağlığın Gaspı adiyla cevrilmis.     

Ivan Illich bu kitapta modern tıbbın sıkı bir eleştirisine girişmiş. Aslinda kitabi tek basina düsünmemek gerek. Illich, Senlikli Toplum'da (Tools of Convivality)  ve Issizlik Hakki'nda (The Right to Useful Unemployment) genel olarak bahsedip ana hatlarini cizdigi 'modern toplumda kurumsallasarak ölcüsüzce büyüyen, mutlak bir tekele dönüserek, kendisinden baska alternatif yapilara ve eylemlere göz yummayan, bireyin otonomisini elinden alan her türlü yapi' elestirisini detaylandiriyor bu kitabinda da. Nasil ki Toplumun Okulsuzlastirilmasi'nda (Deschooling Society) egitim sistemini,  Energy and Equality'de modern enerji politikalarini ve ulasim yöntemlerini bu sorunun örnekleri olarak derinlemesine inceliyorsa, Sagligin Gaspi'nda da (The Medical Nemesis) modern tibbi inceliyor.

Önce "iatrogenesis" kavramini aciklayayim. Eski Yunanca iatro (hekim) ve genesis (kaynak, yaratilis, ortaya cikis) sözcüklerinden olusan bu kavram, "hekimin eyleminden kaynaklanan", kaynagini bizzat tibbi girisimin kendisinden alan her türlü hastalik ve sorunu tarif etmek icin kullaniliyor.  Illich tarafindan türetilmis degil,  fakat bu kitaptan beridir iatrogenesis denince Illich ve modern tip elestirisi de akla geliyor. Illich'e göre modern tibbin yarattigi sorunlari üc düzeyde incelemek mümkün. Kitabi da bunlara göre sekillendirmis.

Birincisi klinik iatrogenesis. Ilaclarin, hekimlerin uygualdigi yanlis teshis ve tedavilerin, gereksiz cerrahi müdahalelerin, kimi zaman teshis edilemeyen veya hastaliktan sayilmayan hastaliklarimizin, hastanelerin sebep oldugu somut, elle tutulur hastaliklarin, sorunlarin ve ölümlerin adi. Hepimizin cevresinde duydugu ve kendisinde deneyimledigi seyler... Illich'e göre klinik iatrogenesis özellikle belli bir capi astiginda tibbin dogasinda var. Düzeltici eylemlerle bertaraf edilecek gibi degil. Sebep? Eskiden hekim sanatini kisisel olarak tanidigi insanlar üzerinde uygulayan bir zanaatkardi. Oysa artik hekim hasta(lik) kategorileri üzerinde standart bilimsel kurallari uygulayan bir teknikerdir. 

Peki modern tibbin hic bir basarisi mi yok? Illich bu konuda da süpheci. 19. ve 20. yüzyilda tedavi basarisi tibba baglanan  pek cok bulasici hastaligin aslinda kendi kendine tepe noktasina ulasip sönümlendigini savunuyor. Tibbi acidan hastaligi "durduran" önlemler (antibiyotik, asilar vb) gündeme gelip uygulamaya alindiginda, hastalik coktan inise gecmisti, tehlikesi ve sosyal acidan anlami coktan azalmisti. Tahminen toplumsal acidan asil sagaltici etkiyi yaratan yasam, beslenme ve hijyen sartlarindaki iyilesmeler gibi sosyal ve ekonomik gelismelerin bagisiklik sisteminin artan direncini saglamasiydi. Bu görüsünü desteklemek icin bugün de yoksul ülkelerde tibbi destege erisimden bagimsiz olarak üst solunum yolu veya mide/bagirsak enfeksiyonlarinin , beslenmenin ve yasam sartlarinin daha kötü oldugu yerlerde daha sık, daha uzun ve tehlikeli olusunu örnekliyor. Yüzyildan fazla bir döneme ait istatistikler gösteriyor ki, beslenme, su, hava, sosyopolitik esitlik ve kültür mekanizmalariyla stabil, saglikli, uzun ömürlü bir nüfus arasinda direk korrelasyon var. 

Ilk gelistirilmesinde doktorlarin da rol aldigi bazi teknik araclarin ancak tibbi arac olmaktan cikip yayginlastiklarinda halk sagligi acisindan asil etkilerini gösterdikleri de bir baska argüman. 

Peki hangi konularda Sezar'in hakki Sezar'a? 1970'lerin bakis acisiyla damardan beslenme, kan nakli ve cerrahi tekniklerin özellikle agir yaralanmalar ile hastaneye götürülen daha cok kisinin hayatta kalmasini sagladigini, PAP/Smear testinin erken teshis ile Serviks kanserinin tedavisinde etkili oldugunu ve bazi cilt kanserlerinin tedavilerinin üst düzeyde basarili oldugunu okuyoruz kitapta. Buna karsilik (yine 70lerin bakis acisiyla) en sik görülen kanser türlerinde (tüm kanser vakalarinin %90 i) 25 yildir hayatta kalma oraninda bir degisiklik olmadigini ve bunun American Cancer Society'nin üzerini örtmek icin cabaladigi aci gercek oldugunu da yine Sagligin Gaspi'nda okuyoruz.

Gelelim ikinci düzeye, yani sosyal iatrogenesis'e.  Bu düzeyde tıp, toplumsal yasamin "medikallesme"sine yol aciyor. Insanlari önleyici tiptan endüstriyel tibba bir cok farkli pakette sunulan bir ürünün tüketicisi haline getiriyor. Tek tek bireylerin sagligina saldirgan, direk bir etki göstermekten öte, organizasyonu ve bürokrasisiyle , kurumsallasmasiyla tüm topluma ve cevreye zarar veriyor. Dogaya aykiri müdahaleleriyle hayatta kalabilen ama daha az saglikli, daha bagimli bir toplumu sekillendiriyor.  Normalde tepki gösterilip bertaraf edilecek toplumsal ve cevresel dönüsümleri uyum saglanabilir, alisilabilir hale getiriyor, normallestiriyor. Somut örneklerle gidecek olursak yasam anne karninda prenatal muayene ile basliyor, yogun bakim ünitesinde yeniden canlandirma cabalarinin kesilmesi ile son buluyor. Yasamin medikallesmesi , saglik bakiminin standart fabrikasyon ürüne dönüsmesi demek. Hasta yakinlarinin destek verme ve hatta hastanin kendi kendini iyilestirme hakki elinden aliniyor. Hastalik üreten tibbi bürokrasi stresi arttiriyor ve adeta felc edici etki gösteriyor. Agri ve benzer sıkıntılara dayanma sınırını asagiya cekiyor. (Örnegin grip oldugumda Ibuprofen kullanmami önerenleri reddedince bana son derece iyi niyetle "ama niye çekesin ki?" diye soruyorlar. Karsi soru , yani "Niye çekmeyeyim ki?" absürd kaciyor). Aslinda tamamen cevre, modern calisma sartlari, gida politikalari , endüstrilesme gibi daha üst düzey sosyal ve ekonomik politikalarin direk bir sonucu olan yaygin modern cag rahatsizliklari (kalp damar sorunlari, diabet, kanser) sebepleri ve sonuclari vücut icinde, belirli teknik süreclerden olusan hastaliklara indirgeyerek toplumsal algi bozukluguna yol aciyor. Aynısı cocukluk dönemi duygu-davranis bozukluklari yaftalari icin de gecerli. 

Sosyal iatrogenesis bir yandan da, Illich'in bütün diger kitaplarinda da elestirdigi "mutlak tekellesme"nin saglikta gözlenen sekli. Bir ürün belli bir pazarda tekellesmisse bu bir sorundur. Fakat asil önemli sorun, bir ürün veya hizmetin o pazar disinda da tekellesmesi, pazara sunulmamis, ücrete tabi olmayan alternatif cözüm ve uygulamalara da olanak birakmamasidir. Klasik örnek otomobildir. Belli bir marka otomobil pazarda tekel haline gelebilir. Fakat tüketicinin hala "otomobil kullanmak zorunda degilim, yürürüm, bisiklete binerim, ata binerim, ulasim icin baska yöntemler kullanabilirim" deme hakki vardir. Mutlak tekellesmede ise, motorlu araclarla ulasim üzerine kurulmus bir uygarlik öyle bir noktaya gelir, öyle sehirler tasarlar ki, bisiklet kullanmak tehlikeli, yürümek imkansiz, binek hayvani kullanmak kanuna aykiri hale gelir. Bu uygarlikta yasayan sözde "özgür" birey, artik ulasim sorununa otonom cözüm üretemez, kendine dikte edilen yöntemi kullanmak zorundadir.  Ayni sekilde saglik sektörü de bugün aldigi sekliyle tüm alternatif sagalma yöntemlerini reddeder, dislar ve engel olur. Kisinin ve toplumun sagligi üzerinde, hem teshis hem de tedavide, tek tanimlayici, belirleyici faktör olarak kendini görür. Kimi sıkıntılara hastalik etiketini yapistirir, kimini hic sıkıntısı yokken hasta ilan eder; kimine aci cektigi, gücten düstügü hatta öldügü halde hastaligini taniyarak sosyal kabul vermekten kacinir. Yine Illich'in sözleriyle " Neyin bir semptom olduguna ve kimin hasta olduguna doktor karar verir". Eger yeterince hasta degilsen tıp seni en azından düzenli "check-up"a davet eder ve dosyanin üzerine "kişinin adi" degil "hastanın adi" yazar :) 18 yy.in anlam kaybi yasayan elitleriyle baslayan "doktorsuz ve tibbi müdahale olmadan ölme" korkusu artik sokaktaki adamin korkusudur. 

Modern tibbin toplumda ücüncü düzeyde actigi yaralara  Illich kültürel iatrogenesis adini veriyor ve "tip isletmesi insanlarin kendi gercekligini çekme iradesini zayiflatmaya basladigi anda ortaya cikar" (Der Willen der Menschen, ihre Realität zu erleiden !) diye de tanimlayiveriyor. Kendi gercekligini cekmek, kendi gercekligine dayanmak ne demek? Somut olarak agri ve acinin bazen kacinilmaz ve iyilestirilmez olabilecegini , cözülme ve ölümü kabul etme becerisi... "Saglikli olmak kendini zevkte de, aci da da yasam dolu hissedebilmektir"... "Sagligi da, aciyi da bilincli bir sekilde yasamak , insani hayvandan ayiran özelliklerdendir". Bunlar aciyi her seklinde reddeden ve "Aman doktor derdime bir care" sarkilariyla büyümüs zihinlerimiz icin ne kadar da tuhaf fikirler böyle. Ama iste böyle oluyor, yazarin da yerinde tespitiyle, ne zaman bir tıp-medeniyeti, geleneksel bir kültürün metropollerini ele gecirse, ilk degisen seylerden biri agrinin  algilanis sekli oluyor. Agrinin dogrulanabilir, ölcülebilir ve düzenlenebilir bir fiziksel reaksiyona indirgenmesi eski kültürlerde bilinen önemli bir bilginin kaybi demek. "Agri cektigimde , onunla bana bir soru soruldugunun farkina varirim...Agri, verilmemis bir yanita isaret eder, bir seylerin acik kaldigina... " . Her kültürde agrinin kaynagi, sebebi ve cözümü üzerine farkli yaklasimlar vardir. Eski Avrupa kültürlerinde aciyi reddetmek bir bütünün parcalari olarak insani ve evreni reddetmek demekti. Ilk kez Descartes ruh ve bedeni birbirinden ayirdiginda insani reddetmeden aciyi reddetme ve ondan kurtulma cabasi mümkün oldu. 

Tibbin bakis acimizda degisiklige yol actigi bir baska nokta ise ölüm. 15.yydan günümüze görsel örneklerle Illich bize ölümün Avrupa'daki algilanisinin nasil degisiklige ugradigini pek güzel anlatiyor. Önce ölüm kisinin birlikte dansettigi kendi yansimasidir ( Lübecker Totentanz), sonra kendi kendine danseden ve her insani davet eden bagimsiz bir sekil haline gelir (Danse macabre). Bu siralarda doktor görsellerde hemen hemen hic görülmez. Ister caba harcasin, ister geri cekilsin , doktor ölüme karsi dogayla el ele calismak zorundadir. Ilk kez Bacon'a ait metinlerde doktora yasami uzatma görevi verildiginden bahis gecer. Yeni müsteri tipi (burjuva) yasamdan ileri yasinda aktif calismanin ortasindayken cekilip alinmak ister. Ölümü kabullenme duygusu kaybolmaya baslamistir. Bundan sonra, hasta yataginin basinda, kisilestirilmis hastalik/ölüm sembolleriyle mücadeleye girismis olan doktor resimlere ve tarihin sahnesine girer. Baslangicta ölümü daha cok gülen-dalga gecen yüz ifadesiyle görsek de zamanla gülen taraf doktor olur :)

Peki ne olacak? 
Illich'e bakilirsa mutlak tekelin merkezinde oturan modern tıp bir sey yapmak istemeyecek. Isterse de bunu kendi oyun alani icinde yapmak isteyecek ki, bu da "contraproductive" dogasi geregi, zararin hem boyutunun artmasina hem de, hizlanmasina sebep olacak. Bu yüzden Illich tibbin zarar verici etkilerine dur demenin mutlaka politik düzeyde yapilmasi gerektigine ve cözümün tibbin eline yeni oyuncaklar ve güc odaklari verecek yapida olmamasi gerektigini savunuyor. Peki mümkün mü? Kitabin yazilmasindan 40 yil sonra karsimizda endüstrilesmeye ve sonrasi gelismelere tibbin sekillendirdigi türden tepkiler veren bireylere ihtiyac duyan bir politik hava hakim. Örnegin GDO'dan kaynaklanan sorunlara küresel bir paylasim meselesinin adaletsiz ve haksiz "cözümü" gibi degil de, A, B, C semptomlariyla kendini belli eden X, Y, Z terapi yöntemleriyle tedavi edilen , adini MGMBA (!) diye kisaltabilecegimiz bir hastalik diye bakan bir toplum tercih sebebidir.

Bence cözüm, kendi gercekligine dayanmak, acinin sordugu soruya kulak kabartmak, yasami elden geldigince hastanenin duvarlarinin disina cekebilmek gibi fikirlere kisisel olarak alismaya calismamizdan gececek. Tibbin hakkini tibba vermekten ama hakkindan fazla aldigini da geri istemekten...

Zor. Ama "imkansiz" diyecek noktada miyiz?      


  

19 Nisan 2015 Pazar

bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan / yeni bir başlangıç vardır.

Özlem

Dün yine birdenbire:

- Anne ben bir seyi özlüyorum ama bilmiyorum neyi özlüyorum.

Ah cocugum, insanligin cok kadim bir derdine parmak bastin sen.
Ne yanit versem, nasil anlatsam?

16 Nisan 2015 Perşembe

Sevme Sanati



Erich Fromm
Sevme Sanati

Erich Fromm'un herhalde en cok bilinen ve okunan kitabidir. Kitabin basina düstügüm nota bakilirsa ilk kez 1992'de okumusum. Zerre animsamiyordum, o yüzden bir kez daha okudum. Beni sasirtti. Cok daha sonra baska kitaplardan okuyup ögrendigimi sandigim seyleri bu kitapta okumus ve kenarlarina not düsmüsüm. Demek ki, her kitap neyden bahsederse bahsetsin sadece hazir oldugumuz kadarini alip animsiyoruz.
Anne olmadan önce okumustum. Bi de anne gözüyle okumak ayrica ilgincti. Cok kisminin altini cizdim, burada paylastiklarim fotograflarini da cekmis olduklarim.








14 Nisan 2015 Salı

Şans

Dün yolda yürürken birdenbire 
O- "Anne, var ya ben cok sansliyim, inanilmaz sansliyim ben"
Ben- Niye ki cocugum?
O- "Çünkü doğdum."

Tuz kristalleri deneyinde son durum

Söyle bir deney yapmistik, animsar misiniz?
Sözde atacin ucunda kristal olusacakti. Oglan zengin olacagim diye seviniyordu. Epey bir bekledik, kristal olusacagina, kavanozun kenarinda harika tuz birikimleri gözledik. Atacta bir sey olmadi.


 Oglan uzun zamandir, cikaralim bakalim diyordu. Ben "oglum, bi sey olmadi iste, bakariz bir ara" diyordum. Sonra bir sabah erken kalkmis cocuk, benden habersiz cikarmis kaleme iple bagli ataci. Sonuc? Ben dogada kare belki , küp hic bulunmaz sanirdim. Küp insan aklinin icadi sanirdim. Megerse lise kimyasi hikayeymis. Deftere kare kare cizmistik bunlari, formüllerini de ezberlemistik, hatta altigen altigeni bile vardi. Bol tuzlu suya atac sallandirip üc aycik bekleseymisiz etkisi bi daha iyi olacakmis.





Dün tamamen söküp inceledik kavanozdaki tuz katmanlarini. Meger kavanozun dibinde de, sarkittigimiz ipin üzerinde de küp küp , kare kare , kristal seklinde birikmis tuzlar. Aciklamasini bilmiyorum, arkasindaki fiziksel kimyasal gercegi cok aciklayamiyorum. Ama saskinim, hayranim, mutluyum, meraktayim, ögrenmek istiyorum. Doganin bende bu duyguyu uyandirmasina bayiliyorum :)





Tanri bütün dilleri bilir.





















Dücane Cündioglu'nun Kuran Cevirilerinin Dünyasi ve Cengiz Özakinci'nin Dil ve Din adli kitaplarini tesadüfen ardarda okudum. Ayni konuya farkli bakis acilari var, birlikte okunasi kitaplar. Cündioglu'nun dili agir, sözlükle okunmasini tavsiye ederim. Özakinci kitabin son baskisinin ardina pek cok ilgili önsöz, makale, röportaj metni eklemis. Eski baskilarindan okunmasini tavsiye ederim.

Özetle diyorlar ki, gercege ulasmak ve inanmak icin önce anlamak gerek. Anlamak ise okudugunuz metnin iyi cevirisiyle mümkündür. Her iki kitapta da piyasadaki Kuran cevirilerinin sıkı ve bol örnekli elestirileri var. Kuran Cevirilerinin Dünyasi'ni tek bir cümleyle özetlemek gerekseydi, o cümle hangisi olurdu diye bakindim, cok emin olamadim ama sanirim su cümle yerinde bir secim olurdu: "...metin (Kuran) önce konusma dilinden yazi diline cevrilmeli, ancak daha sonra Arapca'dan baska bir dile cevirmeye tesebbüs etmelidir." . Su da fena degil : "Hicbir dil digerinden üstün degildir; sadece daha farklidir. Bu bakimdan bir dilden bir dile yapilan cevirilerde karsilasilan güclükler, dillerin birbirinden üstün olmasindan degil farkli olmasindan kaynaklanmaktadir. " 

Dil ve Din'i özetleyecek cümle ise cok acik: "Tanri bütün dilleri bilir."



Ben eskiden bu pamuk tarlalarinin degil fotografini cekmek, gözümün ucuyla bile bakamazdim. Gelisme var. Bu kez yanimda ilk kez uluslararasi ucan ve siddetli ucus korkusu ceken bir kadin vardi. Ben onu teselli ettim, "simdi rüzgarli bölgeden geciyoruz, simdi altimizda yüksek daglar var, yok acil durum sinyali degil o, sadece birisi hostesi cagiriyor, ayyy, korkmayin, simdi ucak sadece havaalani üstünde pist icin dönüs yapiyor,ondan yan yatti, yoksa düsmüyoruz" falan dedim. Ucak inerken basini ön koltuga yasladi, ben arada omzuna vurup "endise etmeyin, gayet iyi gidiyor inis" dedim , sanki uzmanmisim veya kaptan pilotla kontaktaymisim gibi. Sonunda tekerlekler yere degince "Iyi ki sizinle ucmusum, cok memnun oldum" dedi. Ben de memnun oldum, inis yapmis olmamiza ragmen basim göge erdi. Fakat daha sonra esime bu hikayeyi anlatip. kadinin bizden sonra baska bir ucakla Roma'ya devam edecegini söyleyince, "Eh zavalli, asil korkuyu o ucakta ceker, Roma'nin nuh nebiden kalma tingir mingir ucaklari" dedi. Icime dert oldu valla. Umarim iyi gidiyordur Roma tatili...

6 Nisan 2015 Pazartesi

Put

Başkasının putunu yıkmak ne kolay.
İnsan işe kendi putunu yıkmakla başlamalı...

3 Nisan 2015 Cuma

Kırık Kanatlar



Halil Cibran'ın Kırık Kanatlar'ını bitirdim. Öncekilerden farklı bir kitap. Kısa cümlelerden veya mesellerden oluşmuyor, başlı başına bir hikaye. Bir çok soru bıraktı ben de...
Hikaye otobiyografik mi? Gerçek mi? Olabilir mi?
'Pek romantik bir aşk öyküsü' deyip geçecek miyiz?
'Artık böyle aşklar yok ki!' mi diyeceğiz?
Yasemin kokulu Beyrut akşamlarını nereye koyacağız?
Doğu toplumlarında kadına yönelik tutum eleştirisini nereye sığdıracağız?
Dini çıkarına alet eden din adamıyla, çıkarcı yeğeni klişesinin başka şekilde karşımıza çıkışının yarattığı ters köşe etkisini ne halt edeceğiz?
Selma'nın babasının ölürken söylediklerini okuyup geçebilecek miyiz?
...
gibi gibi.
Almancasından okudum, Türkçe'de de bir çok basımı var sanırım. Anlaşılan Halil Cibran kitapları telif hakkı korumasından çıkmış, basan basana. En son Dost kitabevi'nde Mezcup'u alırken de bir kaç yayınevinden birden çıktığını farketmiştim. İyi çeviri bulmak önemli..

25 Mart 2015 Çarşamba

İnsan

Sayın medya,
Uçakta 150 'insan' vardı. 
Dışişlerine sormaya gerek yok. Kesin bilgi.
Etmeyin.

22 Mart 2015 Pazar

The Whole Brain Child




Achtsame Kommunikation mit Kindern - The Whole Brain Child
Daniel J. Siegel - Tina Payne Bryson
arbor, 2013

Son zamanlarin cok okunan cocuk gelisimi kitabini Almanca'sindan okudum.
Yazarlar Siegel ve Bryson özellikle insan beyni ve isleyisi üzerine son arastirmalardan yola cikarak cocuklarin gelisimi üzerine anne-babalarin yasamini kolaylastirici bir kitap yazmislar. Ana savlari beynin cesitli acilardan entegre olmasi durumunda daha bütünsel, saglikli, uyumlu calisacagi ve cocuklarimizla yasadigimiz cesitli ebeveynlik sorunlarinin ortadan kalkacagi. Mutlu cocuk, mutlu anne-baba :)

Kitabin her bir bölümünde belli bir entegrasyon acisini ele almislar. Somut örneklerle ve uzman olmayanlarin anlayacagi bir dille aciklamislar. Bunun üzerine iki cözüm stratejisi tanimlamislar. Her bölümün sonuna cocuga ayni konuyu anlayabilecegi dille nasil anlatabilecegimizi, yani cocugun kendi beyninde olup bitenleri nasil anlayabilecegini gösteren cizimli diyaloglar eklemisler. Ayni entegrasyon ihtiyacinin ayni zamanda yetiskinlerin beyninde de (yani ebeveynlerin) olabileceginden yola cikarak bir de ebeveynlere kendi beyinlerini nasil entegre edeceklerini tarif etmisler. Kitabin sonunda tüm bu bölümleri özetleyen bir bölüm var. Bir de her bir stratejinin 0-3, 3-6, 6-9 - 9-12 yas gruplari icin nasil uygulanmasi gerektigini detaylandiran bir kapanis bölümü.

Siegel ve Bryson'a göre cocuk ve insan beyni son arastirmalarin isiginda su acilardan entegre edilmeli:
1) Sag - sol beyin
2) Üst - alt beyin ( düsünen beyin - sürüngen beyni)
3) Muglak (implicite)  ve acik- kesin (explicite) animsama
4) "Ben" in cesitli halleri
5) Ben - Biz

  Önce cocugun duygusal durumunun farkinda oldugunu göstermek ve beynin bu duygusal yaniyla kontaga gecmek , sonra beyni rasyonel-mantiksal düsünmeye davet etmek önerisi güzel. Her anne-babanin, en tecrübesiz olanin bile, eninde sonunda kesfettigi yöntemdir sanirim. Duygularin söze dökülmesi, onlara bir isim verilmesi, cocugu etkileyen olaylarin tekrar tekrar hikaye edilmesi geregi dikkat cekici. Derhal bilincli olarak uygulamaya aldim, hemen yararini gördüm. Ben'in cesitli hallerine karsi cocukta farkindalik yaratmak süper fikir ama dogru anladiysam cok orijinal oldugunu söyleyemeyecegim. Siegel bu yönteme Mindsight adini vermis ve bunun üzerine bir kitap daha yazmis. Kitabin belli bir yerinden itibaren her seye aspirin niyetine  ve adeta markalastirarak "mindsight" tavsiye ediyorlar. Hatta beyni adeta "Mindsight" icin bicilmis kaftan gibi yaratilmis bi sey olarak tanimladiklari bir cümle bile okudum. Galiba kalem sürctü, tersini demek istediler. Bu cok Amerikan bir tarz, maalesef Amerikan akademisyenlerin yazdigi pek cok kitapta görülüyor bu belli bir yönteme belli bir isim verme, ciddi bir cerceve cizme ve markalastirma cabasi... Oysa  Mindsight güzel olmasina güzel ama bana Jon Kabat Zinn'in  MBSR (Mindfullness Based Stress Reduction - Farkindalik Bazli Stres Azaltimi) yöntemi - ki o da orijinal degildir, Budizm'den ve meditasyondan sekülerlestirilmis tonlar tasir- ile Erich Fromm'un Vom Haben Zum Sein adli kitabinda tavsiye ettigi günde en fazla 15-30 dk ayrilan kisisel psikoanaliz arasi bi seyi cagristirdi.

Bunun disinda beynin sosyal bir organ oldugu ve sosyal iletisim icin tasarlandigi, beynin  her yasta degisebilir , plastik (sekillenebilir) bir organ oldugu , cocukta empati, kendini tanima ve moral duygusunun nasil gelistirilebilecegi üzerine tespitlerini dikkat cekici buldum, not aldim.

Okunasi kitap. Mindsight kisimlari gülümsetse de diger taraflari gölgelememeli.  Hepimizin az cok yasadigi "Bu cocugun beyninde ne olup bitiyor, bazen hic anlayamiyorum" ani var ya, hah, tam o an icin :) Hatta kendimizi anlayabilmek icin de :)



20 Mart 2015 Cuma

Gezgin


Der Wanderer
yani 
Gezgin

Bu seferki Halil Cibran kitabi bi kac numara büyük geldi.
Mesellerin özüne pek bi dokunamadim.

Ölmezsem on sene sonra bi daha okusam diyorum...
belki o zaman anlarim.

Giris meselinin son paragrafi icin bile okuduguma degdi ama:



"Ve üc günün sonunda bizi birakip gittiginde, bu konugun bizi hic terketmedigini hissettik. Daha cok sanki aramizdan biri disarida bahcedeymis de, henüz iceri girmemis gibiydi. "

Okuyunca biraz agladigimi itiraf ediyorum.




18 Mart 2015 Çarşamba

Yilin ilk arilarini dün gördük. Biraz uyusuklardi. Bir önceki günün, cigdemlerin haftalardir toprak üstünde olmasina ragmen tamamen acildiklari ilk gün olmasi da tesadüf degildi, biliyoruz wink ifade simgesi

11 Mart 2015 Çarşamba

Eichendorff'tan yüz şiir





Hundert Gedichte
Joseph von Eichendorff
Aufbau Verlag, 2003

Eichendorff ile tanismamizin ilginc bir öyküsü var. Kendisiyle hic beklemedigim bir anda bir ormanin ortasinda karsilastik. Iki yil önce ormanda yaptigimiz bir yürüyüste... Esim her zamanki gibi büyük resimle, hangi rotayi izledigimizle, hangi köye yaklasik kac km. uzakta oldugumuzla mesguldü. Oglum kendi kendine binbir orman oyunundan birini icat etmekle... Ben de yürüdügümüz orman yolunun iki kiyisinda yeni, tanimadigim bir seye (bir bitki, bir tohum, bir böcek, ...) rastlar miyim diye bakiniyordum. Hic beklemedigim bir seyle karsilastim. Yosunla kapli kayaya ilistirilmis, üzerine dogru türlü orman bitkisinin egildigi bir plaket! Merakla yaklasip, üzerinde ne yazdigini okudum.

Bir siirdi! :


Anadildeki güzelligiyle cevirmek imkansiz, hele benim icin. Ama yaklasik olarak  dogru eylem, sevgi ve insana siginak olan seyden bahseden, ormanda yazili sessiz ve ciddi bir sözden bahsettigini söyleyebilirim :) 

Bursa'dan Gemlik'e dogru giderken karayolu belli bir yerde keskin bir dönüs yapar ve birden deniz serilir insanin ayaklarina. Sasirtici bir andir. Ve tam orada, karayolunun tam o noktasinda, yol kenarinda  (eger hala duruyorsa) bir tabela üzerinde sunlar yazilidir: "Gemlik'e dogru, denizi göreceksin, sakin şaşırma!" 

Bir siirin dünya üzerinde her yerden cok yakistigi iki yer biliyorum. Biri bir Orhan Veli siiri icin Gemlik girisi, digeri bir Eichendorff siiri icin bir ormanin kuytu kalbidir :)

Eichendorff'la ilk böyle tanistim.

Ikinci tanismam da iste planli ve daha uzun bir sekilde bu kitapla oldu. Kendisi Goethe'den sonra en cok okunan ikinci Alman sairiymis. Romantik akima dahil ediyorlarsa da, bundan kendisi pek hosnut degilmis. Ben de ayni fikirdeyim; ormandan, agaclardan, dogadan bahsediyor diye insan neden romantik olsun ki?

Sadece bunlardan degil... Sabah sessizligine gömülmüs sisli vadilerden, tarla kuslarindan, bülbüllerden, yaz geceleri yapilan orman yürüyüslerinden, mehtapli gecelerden, ihlamurdan, bahardan, yasama sevincinden, günesin altinda parlayan tarlalardan, yildizli gökten, kar altindaki düzlüklerden, sicak yaz öglelerinde saclarini suya uzatmis sögütlerden, ormandaki geyiklerden ve avci borazanlarindan, gül ile isirgan otundan, tepede sessizce hisirdayan agaclardan ve  bunun gibi bir milyon seyden bahsediyor Eichendorff. Insana nerde gecmis olursa olsun, nasil gecmis olursa olsun, sanki cocuklugundan animsadigi korunakli, masalsi, büyülü bir dünyayi yeniden sunuyor. Insan aynı anda Thoreau'un Walden'ı ile Grimm Kardesler'in masallari karisimi bir sey okuyormus gibi oluyor.

Ilginc olan, biyografisine bakilirsa aldigi hukuk egitiminden sonra hep büyük sehirlerde yasamis ve devlet memuriyetinde calismis kendisi. Bütün bu Wanderer (gezgin) siirlerine karsilik, pek fazla doga gezintileri yapan biri de degilmis. Ancak cocuklugu alt seviyeden bir soylu olan babasinin daha sonralari kaybettigi satosunda gecmis ve bütün ömrü boyunca da cevresi cayirlar, tarlalar ve ormanlarla cevrili bu satoda gecen cocuklugun özlemini cekmis. Kardesine hitap eden bir kac siirinde acikca da hissediliyor bu.

Aslinda zor siir okuyan ve bunu da tercihen anadilinde yapmak isteyen biri olarak Eichendorff'un siirlerini cok sevdim. Düz yazi eserleri de varmis ; örnegin "Bir Haylazin Hayati". Sanirim Türkce'ye de cevrilmis.

Eichendorff mu? Memnun oldum. Yine okuyacak ben!


9 Mart 2015 Pazartesi

Dedem Bir Kiraz Ağacı


Dedem Bir Kiraz Agaci
Angela Nanetti
Günisigi Kitapligi

Oglumun yasina uygun mu anlamak icin okumaya kalktim. Resimler harika, hikaye sicacik ve biraz dokunakli. Sonunda biraz agladim bile. Cocuklarina doga bilinci vermek isteyen ama bunu "Ekofobiyi Aşmak" kitabinda bahsedilen türden  akademiklesmis , soyutlasmis ve uzaklasmis bir  ekolojik bilince bulasmadan yapmak isteyenler icin hos bir hikaye.

  

6 Mart 2015 Cuma

Kareler

Deklansörüne basilmamis karelerim var.
Deklansörüne basilmamis karelerim vaaaar!
Var mi isteyen?

Icinde bir catinin en ucunda dikilmis ask sarkilari söyleyen bir karatavuk var.
Ve bir agackakan , agac gövdesini gagasiyla trompetleyen.

Bir kardelen var karelerimde, bir insaat molozunun orta yerinden,
ölüm sahasinin kiyisindan bas veriyor yasama...
Bir leylak agaci var, dallarindaki kalpler baslamis atmaya...
Bir kızılcık agacı var; sarı, uykulu gözlerini acmak cabasinda...

Karelerim var, cok karelerim var, deklansörüne basilmamis.
Birazina teknoloji yetmez, birazina gönlüm yorgunsa da...
Coğu dikilmesi tuhaf sokaklar, aşması ayıp çitler yüzünden.

Hepsi de benimdi oysa,
Çünkü ben gördüm, ben duydum, ben oldum.

Sokaklar ve çitler icat oldu, mertlik bozuldu.

5 Mart 2015 Perşembe

Pure, White and Deadly


Pure, White and Deadly, The Problem of Sugar
John Yudkin
Davis-Poynter, 1972

Bir sehir efsanesine göre John Yudkin'in 1972 yilinda yazdigi Pure, White and Deadly adli kitap, rafine seker endüstrisinin o kadar hosuna gitmez, o kadar hosuna gitmez ki, kitabin dagitimini durdurmak ve duyulup, bilinmesini, okunmasini engellemek icin ne gerekiyorsa yaparlar. Acikca kitabin sümen alti olmasi, yeni baskilarinin yapilmamasi icin caba gösterirler. Bütün bu cabalara karsin seker karsiti hareketin unutmadigi Pure White and Deadly'nin 2000'li yillarda internette dolasan soft-copy'lerine eslik eden hikayedir bu. Haliyle insana "sekere bu kadar karsi ne söylemis olabilir?" dedirtir, o yüzden aranir taranir, e-book okuma özürlü olundugu icin Almanya kütüphanelerindeki biricik kopyasi bulunur ve eski kagit kokan sayfalari cevrile cevrile okunur. Sehrimin devlet kütüphanesine beni bu kitapla bulusturmak konusunda gösterdigi üstün caba ve Bremen Üniversitesi kütüphanesine de baska kütüphanelerin baska kitaplarda yaptigi gibi kitabin tursusunu kurmak egilimine girmedigi icin tesekkürü bir borc bilirim :)

Peki neymis Yudkin'in seker hakkinda bu kadar etki yaratan görüsleri? Aslinda cok özel seyler degil. Özel olan bütün bunlarin 1972'de söylenmis olmasi. Bizler yasadigimiz yillardan bakinca anlamakta güclük cekebiliriz ama 1970'lerin basi güclü seker lobisinin seker hakkinda "vücudun ihtiyac duydugu bir maddedir, cok sagliklidir, müthis enerji verir, kilo aldirmaz tam tersine zayiflatir" türünden masallar anlattigi bir dönem. Böyle bir dönem de cikip diyor ki Prof. Yudkin...

...durun, direk alintilayayim:



Bunlari demekle kalmiyor, seker cevresinde oynanan kelime oyunlarina dikkat cekiyor. Örnegin kanda seker derken kastedilen "glikoz", günlük yasamda tüketip konustugumuz seker ise cogunlukla "sucrose". Ayrica fruktoz, laktoz, maltoz gibi bir alay "seker"daha var. Ama endüstri bilincli olarak glikozu kastederken de, kendi ürününü kastederken de "seker" sözcügünü kullaniyor. Sucrose ve glikozun vücuttaki etkileri tamamen farkli. Bu aliskanlik sokaktaki insanda da bilerek veya bilmeyerek devam ediyor. Sekerin yasamsal oldugu ve kanda zaten sürekli bulundugu söylenirken sucrose degil, glikozun kastedildiginin büyük olasilikla farkinda degil. 

Ayni kelime oyunlari "enerji" sözcügünün cevresinde de oynaniyor. "Sekerin enerji verdigini söylemek, sirf arabaya fazladan bir kac galon benzin eklediginiz icin arabanin daha hizli gittigini iddia etmeye benzer" diyor yazar ve ekliyor: " Bazen sekerin enerji sagladigina dair bu israrli aciklama , bunun disinda hicbir sey icermiyor olusundan mi kaynaklaniyor diye merak ediyorum."...

Kitabin bir bölümü de insanligin beslenme tarihinde sekerin yerine ayrilmis. Tahminen 2milyon yil kadar insanoglu omnivor, proteinden yana zengin , yag acisindan dengeli ve karbonhidrat acisindan zayif bir diyeti takip ediyor. Karbonhidratin cok büyük kismi nisasta; cok az kismi meyvelerden ve cok nadiren baldan gelen seker. Yani sekersiz de yasanir mi yasanir dedirten en az 2 milyon yillik bir deneyim var :) Kaldi ki 18. yüzyila dek seker hala bir lüks gida maddesi. 150 yil öncesine dek seker kutulari kilitli ve anahtarli imal edilir ve satilirmis. 

Bunun disinda anlatilanlarin bir kismi günümüzde yaygin olarak bilinen gercekler ancak o zamanlar icin anlasilan yeniymis. Bir kismi ise günümüzün güncel bilgileriyle onaylamadan direk kabul etmemek yerinde olur. Sekerin vücutta asitligi arttirdigi icin mide-sindirim sorunlarina yol actigi birinci tür bilgilerden, bazi kalp-damar hastaliklarinda sekerin hayvansal yagdan bile öncelikli olumsuz etkisi oldugu veya miyopa sebep oldugu gibi iddialar ilginc ama herhalde ikinci tür bilgilerden. Sanirim sekerin kalp hastaliklarindan, görme bozukluklarina, cilt hastaliklarindan kanser ve sindirim sistemi sorunmlarina dek pek cok rahatsizliga sebep olan genel bir sorun olduguna (belki de ilk kez) dikkat cekmesi Yudkin'in kitabini bu kadar "tehlikeli" hale getirmis. Bununla da kalmayip sekerin ciddi ciddi yasaklanmasi gerektigini, cünkü zararlarini bilmenin insanlarda yeterli vazgecici motivasyonu yaratamadigini savunmus Yudkin. Kitabin son iki bölümünde ise seker endüstrisinin "saldiri en iyi savunma mekanizmasidir" kabilinden eylemlerini, üreticinin nasil da dürüst olmadigini ve bilim adaminin nasil da tarafsiz kalamadigini bizzat basindan gecen örnekleriyle anlatmis. 

Saglikli ve dogal beslenme ve bu konuda oynanan endüstriyel oyunlar özel ilgi alaninda olan ve bu konudaki literatürü yakindan takip edenler icin 40 yil ötesinden yükselen ve mutlaka okunmasi gereken bir ses Pure, White and Deadly. Savasin gecmis cephelerinden önemli bilgiler tasiyor. Genel olarak seker ve sagliga zararlari üzerine bilgilenmek isteyen okuyucu ayni konularda güncel gelismeleri aktaran daha yeni kitaplari secse iyi olur. Bir kafa karisikligi yaratabilir yoksa bu kitap. Ama bu türden okuyucu bile uyari sinyallerinin bu kadar eski tarihlerden itibaren verilemye baslandigi bilgisini bu kitapla beraber bir kenarina not etmeli aklinin. Bu kitapta yazilanlarin, özellikle sekerin yasaklanasi bir madde oldugu iddiasinin ben dogmadan önce yapilmis ciddi uyarilar oldugunu görmek beni dehsete sürüklüyor örnegin...

Söyledigim gibi hard-copy olarak bulunmasi güc bir kitap, sehir efsanesi galiba dogru.  Ilgilenenler icin e-book örnegin surada var.   



Gülistan




Gülistan
Şirazlı Sadi
Kapı Yayınları, 2015

Gülistan'i okumama bir sebep Thoreau ise, diger sebep Zülfü Livaneli'dir. Thoreau Walden'in Ekonomi adli ilk bölümünün hemen sonunda Gülistan'dan azat servi hikayesini alintilar; Zülfü Livaneli de sanirim bir kac yazisinda bahseder Gülistan'dan.

Sirazli Sadi (dogumu 1209) Mogollar döneminde yasamis, Bagdat'ta egitim görmüs, egitiminden sonra "otuz yillik bir seyahate cikarak Cin'den Misir'a, Anadolu, Suriye ve Arabistan'a kadar pek cok ülkede dolasmis ve bir dönem Haclilar'a esir düsmüs". 1256 yilinda dogum yeri Siraz'a geri dönmüs, 1257'i de Bostan'i , bir yil sonra ise Gülistan'i yazmis. Kitap bir ahlak ve adetler kitabi olarak yazilmis, kendinden sonraki dönemlerde, örnegin Osmanli medreselerinde de ders kitabi olarak okutulmus. Sadi kitaba yazdigi önsözün sonunda "Muradim ögüt vermekti verdim. Hakk'a emanet eyleyerek gittim." diyerek aciklamis amacini.

Gülistan Padisahlarin Tabiatina Dair, Dervislerin Ahlakina Dair, Kanaatin Faziletine Dair, Sükutun Faydalarina Dair, Aska ve Genclige Dair, Zayiflik ve Ihtiyarliga Dair, Terbiyenin Tesirine Dair , Sohbet Edeplerine Dair adinda 8 bölümden olusuyor. Genel olarak düzyazi formunda yazilmissa da , kisa hikayelerin sonuna kisa manzum bölümler eklemeyi de ihmal etmemis Sadi. "Gecmislerin siirlerinden ödünc yoluyla bir seyler alip sözleri"ne katmamayi tercih etmis; "Kendi hirkan eski püskü de olsa baskasindan egreti olarak aldigin giysiden iyidir" diye de aciklamis sebebini.

Aradigimi buldum mu peki Gülistan'da? Söylemesi ayiptir, pek bekledigim kadar derin degildi. Bazi konularda Sadi ile ayni fikirde degildim. Zenginler ve fakirler üzerine tartismalarinda dervise hak verdim; daha sonra kadiyi dinleyince, "eh, sen de haklisin" dedim ona da... Ama dervisle tartismalarini tam bir tarafsizlikla yazabilecek kac cagdas yazar ve düsünce insani vardir?  Iki meselde kendini kapali-acik hissettiren anti-semitik egilimden hoslanmadim ama belki de dönemin genel egilimidir. Sonucta 800 yil öncesinden bahsediyoruz, bugünün deger yargilariyla yargilamak cok kolaya kacmak olur. Belki de ben Gülistan'in derinligine inemedim.

Bunun disinda hos bölümler, hos cümleler, hos meseller vardi altini cizdigim. Bir dönemi ve bir kültürü  tanimak, anlamak icin olmazsa olmaz kitaplardan sayilir düsüncesindeyim.

Gülistan'i ve benzer klasik eserleri güncel ve anlasilir bir Türkce ile okuyucuya sunmak cabasini gönülden destekliyorum. Fakat iki ayri hikayede gecen iki sözcük beni düsündürdü: "Otel" ve "benzin". Otel ile kastedilen "han" mi idi? "Han" denseydi cagdas okuyucu da bal gibi anlardi. Atese "benzin" yerine orijinalde ne dökülüyordu, cikaramadim. Ama körükle gidilse bile benzinden iyi dururdu diye düsünmeden edemedim.

Bana "filmin en iyi kisimlarini zaten fragmanda göstermisler" dedirten güzeller güzeli azat servi hikayesini  de Walden'dan alintilayayim, eksik kalmasin :)



 

26 Şubat 2015 Perşembe

Hay bin Yakzan



Hay bin Yakzan
Ibn Sina / Ibn Tufeyl
Yapi Kredi Yayinlari

Bir süredir pesindeydim. Yapi Kredi Yayinlari'ndan cikan bu baskisinda hem Ibni Sina'nin yazdigi Hay bin Yakzan adli kücük hikaye, hem de ondan esinlenerek Ibn Tufeyl'in yazdigi ayni adi allegorik roman vardi, üstelik dönemin felsefi geri planini ve hikayelerin semboliklerini anlatan giris yazilariyla. Dört ayak üstüne düsmek diye buna denir.

Her ne kadar Ibn Tufeyl'in (1106-1186) yazdigi romanda, Ibni Sina'nin ayni adli hikayesinden esinlendigi söylense de, esinlenme sadece romanin ve bas kisinin adindan ibaret. Bir de hikaye edis sekli olarak allegorinin kullanilmasindan...

Ibn Tufeyl'in romani bizim cografyamizda az bilinse de, oldukca erken dönemlerde Bati dillerine cevrilmis ve Bati'da taninmis. Su sözler kitaptaki tanitim yazisindan:

" Rousseau’nun Emile’ine, Thomas More’un Ütopya’sına, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’suna Hay bin Yakzan’ın çocuğu gözüyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Batı’nın büyük filozofu Spinoza da, kendi felsefesini kurarken büyük ölçüde Hay bin Yakzan’dan aldıklarına dayanmıştır. "

Latince'ye Philosophus Autodidactus (Kendi kendini egiten filozof) adiyla cevrilmis, bazi Bati dillerinde de böyle biliniyormus.

Hay bin Yakzan gercekten de bir issiz ada romani, hani kitapta da belirtildigi gibi "robinsonad" diyecegim ama, öncülü ardilla tarif etmek gibi tuhaf bir durum olusacak :) Hikaye, öyle ya da böyle issiz adaya düsmüs ve bir ceylan tarafindan büyütülmüs bir insanin dünyayi anlama ve kendini tanima macerasinin, sadece cevresini gözleyerek ve düsünerek insanin varabilecegi noktanin hikayesi. Bu arada Arapca Hayy "diri", Yakzan ise "uyanik" demek. Yani kahramanimizin adi "Uyanik oglu Diri". Uyanik oglu Diri'nin hikayenin son kisminda anlatilan toplum icinde yasama ve toplumu dogruya ve gercege cagirma macerasi ise ayrica ibret verici. Neredeyse bildik ve tanidik... Insanda konusmayi bilmeden, dili tanimadan düsünebilme, Tanri'yi araci ve ögreti olmadan düsünce ve mantikla bilip taniyabilme becerisi oldugu, kitabin dayandigi ilginc ve temel varsayimlar...

 Hos, düsündürücü, ögretici, ilginc bir hikaye. Güncel, anlasilir Türkcesi oldukca rahat okunuyor. Parantez icindeki Arapca kavramlar baglantilari daha iyi kurmamiza yardimci oluyor. Iyi ki cevirmisler, iyi ki yayimlamislar dedirtiyor.

24 Şubat 2015 Salı

Kum ve Köpük ile Meczup - Sözler ile Meseller


Hem hafif, hem derin...
Hem bir kac saatte biter, hem döne döne bi ömür boyu okunur ...

Kum ve Köpük bir kac cümlelik bölümlerden, Meczup kisacik hikayelerden olusuyor. Eger anlasilmiyorsa henüz hayatimiz o hikayeye, o cümleye dokunmamis demek, daha hayat okulunda o dersi görmemisiz demek. Endiseye mahal yok...



10 Şubat 2015 Salı

Pi'nin Yaşamı






Schiffbruch mit Tiger
Yann Martel

-"Schiffbruch mit Tiger" (Kaplanla Gemi Kazasi) adli kitabi ariyorum diye sordugum her kütüphaneci ayni soruyu sordu:
- Life of Pi'yi diyorsunuz degil mi?
- Evet onu diyorum.
- Kitabi diyorsunuz degil mi? Filmi degil?
- Evet evet kitabi diyorum.

Tabii ki, kitabi diyorum. "Sineklerin Tanrisi"ndan beridir böyledir yazili olmayan kuralim. Önce kitap yazilip sonra filme cekilmisse, önce kitabi okurum. Yok eger önce film cekilmis, sonra üzerine kitap yazilmissa, önce filmi izlerim.

Kütüphane diyaloglarimdan cikan sonuc kitabin Almanca cevirisine verilmis ismin tutmadigidir." Das Leben von Pi" deseler, bir nebze tutacakmis. Bazen orijinalinden bile iyi isim bulabilen Alman yayinevleri bu kez tökezlemis. Olsun.

Filmi sanirim uzunca bir süre seyredemem. Kitapla karsilastirmam mümkün degil. Örnegin hayvanat bahcelerinden hic hoslanmayan beni bile neredeyse ikna edecek olan o harika hayvanat bahcesi güzellemesi filmde de var miydi? Korku duygusunun okudugum en iyi tariflerinden biri filmde de var miydi? Ya imam, papaz ve Hindu din adaminin Pi'nin seküler ana babasiyla karsilasmalariyla kopan o büyük senlik? Uzun zamandir bu kadar neselendiren bir sey okumamistim. Bugünlerdeki ruh halime iyi geldi. Kitabin ikinci bölümü icin ayni seyi diyemeyecegim tabii ki.

--spoiler--
Karnivor agaclar ve kannibalizm hikayeleri bu aralar aradigim en son seydi.
--spoiler sonu--

Kitabin sonu büyük bir soru isaretiyle bitti. Aslinda hangi hikaye dogruydu? Aslinda hangi hikayenin dogru olmasini istedigim cok acikti. Ama aslinda hangisi dogruydu? Ayrica Pi kitabin sonunda " “Thank you. And so it goes with God.” derken tam olarak ne demek istiyordu?

Yanitin kitabin icinde olduguna karar verip , dönp tekrar gözden gecirmeye basladim. 22. Bölümde aradigim yaniti buldum:

 I can well imagine an atheist’s last words: “White, white! L-L-Love! My God!”—and the deathbed leap of faith. Whereas the agnostic, if he stays true to his reasonable self, if he stays beholden to dry, yeastless factuality, might try to explain the warm light bathing him by saying, “Possibly a f-f-failing oxygenation of the b-b-brain,” and, to the very end, lack imagination and miss the better story.

Sanirim simdi hangi hikayenin gercek oldugunu biliyorum :)

Bu arada Ingilizce alintilari nereden  mi yapiyorum? Suradan !
 

8 Şubat 2015 Pazar

eve dönecegiz.



Hepimiz bu zamanin ve bu yerin ziyaretcileriyiz. Buradan gecip gitmekteyiz. Amacimiz gözlemlemek, ögrenmek, büyümek ve sevmek. Ve sonunda tekrar eve dönecegiz. 

Avustralya yerlilerinin bilgelik ögretisinden...