yün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2026 Salı

2026/6 - Yünlü soket çorap

 


Bu çorabın izini geriye dönüp fotoğraflarda sürdüm; Kasım 2024'te başlamışım. Hızlıca biten bir çorap planlamışım, ama belli ki o işler öyle olmuyor. Bir Alman atasözünün de buyurduğu üzere "Ende gut, alles gut".

72/2




İki sıra düz ters; iki sıra ters düz. Moss stitch mi oluyor onun adı?

6 Ocak 2026 Salı

2026/2. çorap


64/3
2026'nın biten ikinci çorabı eşim için. Kendisi yün çorap hayranı; ördüğüm çorapları en çok öven ve en çok eleştiren kişi :) 
İpi gidip birlikte seçtik. Tabii ki %100 merino ipten, onun zevkine uygun düz, koyu gri, renksiz, desensiz, motifsiz bir çorap oldu. Kış bitmeden bitirebildiğim için tebrik etti. Oysa bir kaç hafta önce başlamıştım. Bitirmesi bir yıl süren çoraplarımdan haberi yok belli ki :) 


 

Kim var imiş biz burada yoğ iken

 


Profesör Cemal Kafadar "Kim var imiş biz burada yoğ iken"de dört Osmanlı'nın; bir yeniçeri, bir derviş, bir tüccar ve bir kadının hikayelerini anlatıyor. Kitap iki sebepten ilginç: Alıştığımızın dışında, Osmanlı'da sıradan insanın hikayesini anlattığı için ve bilinen klişelerin aksi veya dışında örnekler verdiği için. Yeniçerilerin kendilerine ait malları olmasının yasak olduğu bilinirken Mustafa adlı yeniçeri babasından kalan miras hakkında Divan-ı Hümayun'a başvuruyor. Günlük ve kişisel edebiyat örneğinin neredeyse hiç görülmediği bir dönemde İstanbul'da bir derviş (Seyyid Hasan) günlük tutuyor, Üsküp'te bir kadın (Asiye Hatun) rüya notları tutuyor ve bunları şeyhine anlattığı mektuplar yazıyor. Türklerin, hele de Anadolu'da ticarete uzak durduğu resmi tarih anlatımının aksine Ayaşlı tüccar Hüseyin Çelebi ticaret için gittiği Venedik'te ölüyor. Cemal Kafadar tarihi belgelere dayanarak anlattığı bu hikayelerde uzmanlık alanı tarih olmayan biz sıradan okuyucu için de anlaşılır ve akıcı bir dil tutturmuş; ben şahsen ilgi ve keyifle okudum.

Asiye Hatun'un oldukça sıradışı hikayesi ve mektupları zaten son derece ilginç. Fakat örgü ören bir insan olarak örgünün ve yün üretiminin dünyadaki ve özellikle Anadolu'daki tarihine ilgi duyuyorum. Bu yüzden sof tüccarı Hüseyin Çelebi'nin Venedik'teki hikayesini merakla okudum. Bugün Ankara sokaklarında "sof nedir?" diye sorsak kaç kişi bilir? Böylesine muhafazakarlık iddiasındaki bir toplumda coğrafi ve kültürel zenginliklerimize bu ilgisizliğin bir örneği olarak ibretlik bir hikayeydi kanımca. Hüseyin Çelebi'nin Venedik'te İslami usullerle fakat gondollarla kalkan cenazesi tam romanlık veya filmlik bir hikaye.  "Venedik'te Bir Ölüm" başlığını atarken herhalde yazar da benimle aynı fikirde. Moher sözcüğü "muhayyer"den  (seçkin, seçilmiş) geliyormuş, bu vesileyle bunu da öğrendim:


Tarih okumaktan sıkılanlara, özellikle Osmanlı tarihini sıkıcı bulanlara bile tavsiye edilebilecek, bizim hikayemizi anlatan bir kitap.