17 Mart 2026 Salı

2026/6 - Yünlü soket çorap

 


Bu çorabın izini geriye dönüp fotoğraflarda sürdüm; Kasım 2024'te başlamışım. Hızlıca biten bir çorap planlamışım, ama belli ki o işler öyle olmuyor. Bir Alman atasözünün de buyurduğu üzere "Ende gut, alles gut".

72/2




İki sıra düz ters; iki sıra ters düz. Moss stitch mi oluyor onun adı?

16 Mart 2026 Pazartesi

Amat

 


Sanırım uzun zamandır bu kadar keyifle, bu kadar güzel ve bu kadar zekice bir şey okumamıştım. Bir gemide geçtiği ve dili bolca denizcilik jargonu içerdiği için okumayı erteleyip duruyordum, büyyyük hataymış. Galiba diğer kitaplarını da okudukça İhsan Oktay Anar kitaplarının (belki Puslu Kıtalar Atlası bir yana) neden bu kadar az bilindiğine/konuşulduğuna şaşmaya devam edeceğim. Elbette bunda her röportaj teklifini kabul etmeyişi, durmadan kendini, kitaplarını ve kahramanlarını anlatan bir sosyal medya pıtırcığı olmayışı ve kitaplarına müzeler kurmayışı bir rol oynuyordur, fakat yine de büyük eksiklik, büyyyük eksiklik.

Okuduktan sonra tüm o harika göndermeleri keşfedebildiğinden emin olamayanlar "Amat'ta Yapı ve Simgeler" adlı makaleye (E. Örgen) göz atabilir.

8 Mart 2026 Pazar

Portekizce Düzensiz Fiiller

 Uzun ve sert bir Alman dramından sonra hafif ve mizahi bir şey okumak istedim; "Portekizce Düzensiz Fiiller'i (Portugese Irregular Verbs) seçtim.

Bir Botswana polisiye serisi olan "The No. 1 Ladies' Detective Agency"i okuduğumdan beri Alexander McCall Smith'in diğer kitaplarını da okumak istiyordum. Portekizce Düzensiz Fiiller başta Prof. Dr. Moritz-Maria von Igelfeld olmak üzere üç Alman filoloğun çevresinde dönen, akademik dünyanın gerçeklikten kopukluğuyla inceden inceye dalgasını geçen bir kitap. Roman diye tanıtılıyor ama konu ve karakterler açısından birbirine bağlı öyküler olarak okumak da mümkün. 

Kitap adını Romanistik ve özellikle Portekizce konusunda uzmanlaşmış olan Prof. Dr. von Igelfeld'in akademik çalışmalarının bir sonucu olan dev eserinden alıyor (1200 sayfa). 

Hafif  dedim ama hafife alınacak bir kitap değil "Portekizce Düzensiz Fiiller". Şu bölümü not almışım:

"Von Igelfeld pencereden dışarı baktı. Küçük yağmur damlaları camın üzerinden akıp kırsalı titretiyordu. Manzaranın bir dili nasıl şekillendirdiğini düşünüyordu. Bu tepelerin İrlandaca'nın yumuşak hecelerinden başka bir şey çıkarabileceğini hayal etmek imkansızdı; tıpkı Avrupa'nın yüksek kayalıklarında Almanca'nın sadece belirli biçimlerinin konuşulabileceği gibi; ya da çamurlu, boğuk, balgamlı ovalarda sadece Hollandaca konuşulabileceği gibi. Dilin bu kadar büyük ölçüde kaybolmuş olması, sadece kırsal kesimin bu küçük bölgelerinde hayatta kalabilmesi ne kadar üzücüydü. Bu her yerde oluyordu. Modern dünyanın kabalıkları, dilsel incelikleri basitleştiriyor, hatta yok ediyordu. Düzensiz fiiller düzenli hale geliyor, geçmiş zaman dilek kipi şimdiki zaman dilek kipine dönüşüyor veya daha sıklıkla tamamen ortadan kayboluyordu. Daha önce sevilen bir tepeyi, yeni biçilmiş otun kokusunu veya bir dokuma tezgahının çözgüsünü geçirme eylemini tanımlamak için dört sıfat varken, şimdi yalnızca bir tane sıfat kullanılabiliyordu veya hiç. Ve kelimeleri kaybettiğimizde, diye düşündü Von Igelfeld, onlara eşlik eden dünyanın dokusunu da kaybediyoruz."

Seri halinde yazmayı seven McCall Smith bu kitabı izleyen ve yine Prof. Dr. von Igelfeld ve arkadaşlarının maceralarını konu alan devam kitapları da yazmış. Bulabilirsem onları da okumak isterim.




6 Mart 2026 Cuma

Öğlen Kadını ( Die Mittagsfrau)



Çağdaş Alman edebiyatının kadın yazarlarından Julia Franck "Die Mittagsfrau"yu 2007'de yazmış. Yazarın en bilinen romanı olan kitap aynı yıl Deutscher Buchpreis'ı (Alman Kitap Ödülü) kazanmış. "Öğlen Kadını" adıyla 2010'da Türkçe'ye de çevrilmiş.  Ancak baskısı var mı; piyasada, sahaflarda bulunabilir mı, bilmiyorum. Ben Almanca'sından okudum.

Kitap 1945'te, Stettin'de yedi yaşındaki Peter'in bakış açısından II. Dünya Savaşı'nın bitimini izleyen günleri izlediğimiz bir prologla açılıyor. Bazı şeyler söze dökülmese de anlaşılıyor. Peter'in anlamadığı veya belki de anlamazlıktan geldiği şeyleri, annesinin söze dökmediklerini okur olarak fark ediyoruz. Prolog Peter'i bir tren istasyonunda bir bankta tek başına, okuru ise yanıt verilmemiş sorularla başbaşa bırakarak kapanıyor.

İzleyen bölümlerde I. Dünya Savaşı ve ardından Weimar Cumhuriyeti dönemine geri dönüyor, iki kızkardeş Martha ve Helene'nin öyküsünü okumaya başlıyoruz. Çünkü roman aslında Peter değil, Helene üzerine. 20.yy Alman tarihinin bu üç önemli dönemini ve her bir dönemin toplumsal atmosferini Helene'nin I. Dünya Savaşı arifesindeki çocukluğu, 1920'lerin parlak ve bohem Berlin'inde geçen gençliği ve Nazi dönemine denk gelen evliliği ve anneliği üzerinden okumak mümkün. Özellikle Berlin'de kuzen Fanny ve çevresindekilerin yaşamı biraz Herman Hesse'in "Bozkırkurdu"nu, biraz da Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna"sını çağrıştırıyor.

Çeşitli açılardan sert bir kitap "Öğlen Kadını". Gittikçe suskunlaşan Helene'nin çevresinde diyalogların da azaldığı, yer yer kısa, kesik kesik cümlelerin hakim olduğu bir anlatımı var. Kimi bölümler gereksizce uzatılmış veya detaylandırılmış hissi verebilir. Fakat bu kitabın ne için okunduğuyla da ilgili. Bir toplumu, bir dönemi tarih kitaplarından çok, edebiyat üzerinden  anlamak isteyen okuyucu açısından, tam tersine hazine bile sayılabilir bu detaylar. Bazı  karakterlerin, örneğin Wilhelm'in oldukça klişe geldiğini söyleyebilirim. Wilhelm'in neden öyle olduğuna biraz girebilseydik, belki de amacına daha yaklaşmış ve daha derinlikli bir kitap olurdu.

Kitaba adını veren Öğlen Kadını (Die Mittsgsfrau / Midday Lady) Slav mitolojisinin tekinsiz bir karakteriymiş. Edebiyatta mitolojik göndermeler ilgimi çeken bir konu. Bu kitapta bu detaya rastlamak hoş bir tesadüf oldu. Meraklısına "Mittagsfrau" inanışını mutlaka araştırmasını tavsiye ederim. Kitapta bu inanışa tek bir yerde doğrudan gönderme yapılıyor. Fakat inanç ve inançsızlık, susma ve konuşma, yüzleşme ve kaçınma gibi tekrarlanan bazı motiflerin de dolaylı olarak Mittagsfrau ile ilgili olduğu söylenebilir.

İlgimi çekti ama okuyamam diyenler için; filmi de varmış.

27 Şubat 2026 Cuma

Yunanlı Bir Kız Aranıyor

 


 İlk gençliğimde Ankara Yeni Sahne'de izledigim "Fizikçiler"den tanıdığım ve sevdiğim Friedrich Dürrenmatt'ın romanlarını ve oyunlarını okumayı planlamıştım. 1955de yayımlanan"Grieche sucht Griechin" (Yunanlı Bir Kız Aranıyor) ile başladım. Bir fabrikanın forseps bölümünde sayman yardımcısı(nın yardımcısı) olarak çalışan, eskiyeni presbiteryen kilisesine bağlı, etyemez, sigara kullanmayan, maden suyu ve sütten başka bir şey içmeyen, dürüstlük ve erdemi her seyden cok önemseyen Arnolph Archilochos'un hikayesi. Olayların gelişimi öylesine absürd, öyle inanılmaz ki insan bir süre acaba kahramanımız bir rüya mı görüyor, diye düşünüyor. Kısa ama etktileyici bir kara mizah, bir toplumsal hiciv. 

24 Şubat 2026 Salı

2026/5 - Pamuklu soket çorap

 Son zamanlarda yaklaşık aynı zamanda (çoğunlukla aynı gün) bir kitap ve bir çorap bitirdiğimi farkettim. Bu kez de öyle oldu :) 


Ben çorap insanıyım ( "Sen giyersin, giymezsin, baldırı çıplak gezersin, beni ilgilendirmez." 🤣 ). Eh, yaşadığım iklimde de kışlar uzuuuun ve soğuk, yazlar kısa ve serin olduğundan ben yılın büyük kısmını çorap giyerek geçiriyorum. Dedim ki kendime bahar ve yazda giyilebilecek pamuklu ipten bir çorap öreyim, hazırlık olsun. Yazlık olacağından soket çorap olsun. Gerekirse ayakkabı içinde bile giyilebilsin. İşte böyle.


Hızlıca örüldü, bitti. Pamuklu iple örmenin de demek ayrı bir keyfi var. Yalnız 50 gr. kadar tutarsa, aynı yumaktan bir çorap daha çıkarabilirim diye düşünmüştüm. 53 gr. tuttu. Kalan 47 gr. ile ne yapabilirim, bilmiyorum. Fikri olan beri gelsin pls. Ayakkabıyla dışarıda ayrıca test edeceğim.


Dipnot: Yaralı çorap kalıplarını geçmişte açıklamıştım, o da işte böyle, dünya da işte böyle (:

İnsan ve Sembolleri

 


Sanırım ilk kez Jung okudum. Fakat uzmanlığı psikoloji olmaksızın Jung psikolojisine veya sembollerin dünyasına dalmak isteyenler için belki de iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü zaten en başından sıradan okuyucuya yönelik yazılmış. Jung'un ölümünden (1961) önce kaleme aldığı son metin olduğu kabul ediliyor, 1964'de Jung'un ölümünden sonra yayımlanmış. Gerçi Jung kitabın tamamını değil,  sadece ilk bölümünü yazmış; fakat diğer meslektaşları tarafından yazılmış kısımları da gözden geçirip incelediği önsözde belirtiliyor. Bu yüzden olacak, hem Türkçe'de, hem diğer dillerdeki baskılarında kapakta sadece Jung'un adı geçiyor. Kitap şu bölümlerden oluşuyor:

  1. C. G. Jung - Bilinçdışı’na giriş
  2. Joseph L. Henderson - Modern İnsan ve Mitler
  3. M. L. von Franz - Bireyleşme Süreci
  4. Aniela Jaffé - Görsel Sanatlarda Sembol
  5. Jolande Jacobi - Olgunlaşma Yolundaki Simgeler
  6. M. L. von Franz - Bilinçdışı ve Bilimler (Sonsöz)

Kitabın ana konusu rüyalarda, mitlerde, sanatta sembollerin anlamı ve herşeyden önemlisi nasıl anlamlandırılması, yorumlanması gerektiği.  Yazarlarımız pek çok coğrafya ve kültürden, pek çok kaynaktan zengin görsel örneklerle bilinçdışından bilince, bireyselleşme sürecinden kültüre, rüyalardan, mittlere ve çağdaş sanata dek sembollerin izini sürüyor.  Açıkça kahve falına bakarcasına "balık: kısmettir" deyip çıkan bir sembol indeksleme kitabı değil, öyle de okunmamalı. Şahsen hakkını vererek okuyabildiğimden de emin değilim.  Bir çok not aldım. Bir süre daha onları çalışacağımı tahmin ediyorum. Uzun vadede de sık sık okuduğum başka kitaplardan referans olarak bu kitaba geri döneceğimi sanıyorum.