2 Şubat 2026 Pazartesi

2026/3 - Katmerli harman çorabı


68/2,5

Bazen tamamen tesadüfe dayanan çorap fikirlerim var. Yün satın aldığım bir yerde veya evde tesadüfen yanyana duran, normalde birlikte kullanmayı hiç aklıma getirmeyeceğim ipleri birbirine yakıştırıp kullandığım oluyor. Bu öyle bir çorap. Satın aldığım dükkanda seri sonu oldukları içinbir sürü başka iple beraber aynı sepetin içine konmuş alıcı bekliyorlardı. Onu mu alsam, bunu mu alsam derken, "Aa, ikisini de alıp birlikte örsem!" dedim.  


İkisi de farklı renkte iplerden harmanlanmış dört katlı ip, ben de onları her sırada ip değiştirerek harmanlayınca katmerli harmanlandılar :)
Sonuç bu.




Bu ara kiremit kırmızına bayılıyorum. Onu da topuk ve parmak ucunda kullandım.








Ocak 2026 - Okuduklarım



1 Şubat 2026 Pazar

Uluğ Bey'in Hazinesi


2024 yılında her ülke edebiyatından bir kitap okuyarak kitaplarla "edebi" bir dünya seyahati yapmaya karar verdiğinde Özbekistan'dan Adil Yakubov'un "Uluğ Bey'in Hazinesi" adlı tarihi romanını seçmiştim. O yıl pek çok ülkeden seçtiğim kitapta olduğu gibi bu kitabı bulmam da mümkün olmadı. Daha sonra gerçi Türkçe'sini bulamadım ama Almanca'sını buldum. Böylece kitabı Almanca çevirisinden (Die Schätze des Ulug Begs) okumuş oldum. Mümkün olsaydı Türkçe çevirisinden okumayı tercih ederdim. Tarihi veya kurgu pek çok karakter içeren kitapta bazı kişilerin isimlerini, (örneğin Kalender Karnaki veya Mirim (Miram?) Çelebi)  veya bazı kavramları (çekmen, sarayban) kendimce doğru çevirdiğimden hala emin değilim çünkü. 

Buna rağmen son derece ilginç bir konuyu, etkileyici bir şekilde anlatmayı başaran bir roman. İlk kez Adil Yakubov okudum, bana atmosfer yaratmakta oldukça başarılı geldi. Semerkant sokaklarında, sarayda, gözlemevinde,  Bağ-ı Meydan'da hep belli bir atmosfer var. Adeta yazar mekanlara belli duygu durumlarını atamış gibi. İyi veya kötü, pek çok karakter en zorlu anlarında göğe bakıyor, ki gök aslında hem çok uzak ve bilinemez, hem de tüm hikayenin kalbindeki çok özel bir mekan.
 Dediğim gibi pek çok karakter gerçekten yaşamış tarihsel kişiler. Uluğ Bey, oğulları Mirza Abdüllatif ve Mirza Abdülaziz, Ali Kuşçu gibi. Diğer karakterlerden ne kadarının gerçekten yaşamış olduğunu bilmiyorum fakat hepsi de gayet gerçekçi. 15. yüzyılın Semerkant'ında başka isimlerle de olsa,  böyle dervişler, böyle demirci ustaları, böyle hoca ve şeyhler, böyle tüccar ve zenginler ve emirler ve akademi (medrese) öğrencileri ... yaşamıştır ve olup bitenler de oldukça gerçeğe yakın anlatılmış duygusunu vermeyi başarıyor kitap. 
Karakterlerin yazarın baktığı açıya göre siyah ve beyaz, iyi veya kötü diye yaftalandığı, grilikliklerinin ve derinliklerinin olmadığı tarihi romanları sevmem. Adil Yakubov'un kitabı yazarken kimin ve neyin yanında olduğu açık. Buna rağmen Uluğ Bey yeri geldiğinde siyasi/askeri yetersizliği ve yaptığı haksızlıklardan da bahsedilen bir hükümdar, Mirza Abdüllatif'in kısacık iktidarı yıkıma doğru giderken onun için neredeyse üzüleceğimizi sandığımız anlar var. Mevlana Muhiddin kötülüğün çoğu zaman kötücüllükten değil zayıflıktan kaynaklandığının canlı bir örneği. Kitabın eleştirilecek bir yönü varsa kadın eksikliği. Hikayesi insanı kadere isyan ettiren Hurşide Banu ve Ali Kuşçu'nun annesi dışında hikayede neredeyse hiç kadın yok. Uluğ Bey'in karısı nerede (belki tarihsel olarak bu olaylar sırasında ölmüştür? Araştırmak gerek), Mevlana Muhiddin'in karısı nerede, her halde evli olması gereken Abdüllatif'in karısı nerede? Bütün bu olup bitenlere bir noktada bir kadın sağduyusuyla "ehh, yeter, durun artık!" diyebilecek pek çok kadın, pek çok eş, anne, kızkardeş figürü romanda eksik. Belki tarihsel bir gerçeklik olarak da etkisiz oldukları için, fakat buna pek inanasım gelmiyor.

"Uluğ Bey'in Hazinesi"ni Özbek edebiyatını, kültürünü, tarihini, Doğu'nun kayıp aydınlanma çağını merak edenlerin, matematik ve astronomiye, bilim tarihine ilgi duyanların okumasını tavsiye ederim. 

 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı


Canongate'in "The Myths" serisinden bir kitap daha okudum. Bu seferki kitap İngiliz yazar A. S. Byatt'ın kaleminden İskandinavya mitolojisini konu alan "Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı".

Daha önce üzerine çok konuşulup yazıldığını bildiğim halde ilk kez İskandinav mitolojisi hakkında okudum. Beni kimi açılardan farklılığıyla, kimi açılardan başka coğrafyaların mitolojileriyle benzeşip örtüşmesiyle şaşırttı. Elbette bu konuda ilk kez bu kitabı okuduğum için hangi detayların birincil kaynaklara dayandığını, ne kadarının yazarın yorumlaması olduğunu bilemiyorum. Kuzey Avrupa mitolojisine daha çok dalmam gerektiği kesin.  A. S. Byatt mitolojik anlatısını otobiyografik özellikler taşıdığı belli olan bir hikayenin içine yerleştiriyor. II. Dünya Savaşı sırasında  büyük İngiliz şehirlerinin Almanlar tarafından bombalanmasından kaçan bir ailenin küçük kızı taşrada geçen savaş yıllarında bir yandan doğada vakit geçirirken, bir yandan da "Asgard ve Tanrılar" adında kuzey mitolojisini anlatan bir kitap okuyor. Biz de okuyucu olarak ona eşlik ediyoruz. 

Kitabı okurken ilgimi çeken ortaklık ve farklılıkları not aldım:

  • Dünyanın merkezindeki dişbudak ağacı Yggdrasil: Hemen her coğrafyada karşımıza çıkan, her şeyin merkezinde ve başlangıcında var olan "hayat ağacı" motifi burada da var. Mezopotamya'da bir palmiye ağacı olarak tasvir edilen hayat ağacı burada, iklim sebebiyle olacak, dişbudak ağacına dönüşüyor. Hayat ağacı motifi ve onun evrenselliği çok ilginç. Bu konuda da bir derleme paylaşım yapasım var.
  • Nornlar: Ölümcül Kızkardeşler olarak bilinen üç kızkardeş. Urd, Werdandi, Skuld adındaki bu kardeşler sırasıyla geçmişi, şimdiki ve geleceği görme yetisine sahipler. İp eğiren ve kaderin ağlarını da ören kardeşler bunlar. Bir yerden tanıdık mı? Bana Yunan mitolojisinden tanıdık geldi. Hem ip, hem kaderin ağlarını ören kadın da de çok tekrarlayan bir motif. Bu da bir derleme konusu olabilir.
  •  Ymir: Varolan dünyanın kendisinden yaratıldığı kadim varlık. Üç tanrı (Odin, Wili, We) Ymir'e karşı gelip onu katlederler, bedenini parçalara ayırırlar. Her şey bu bedenden yaratılır. Ymir'in hikayesi hemen Tiamat'ı ve onu yenerek bedenini evrenin malzemesi yapan ikinci nesil Mezopotamya tanrılarını çağrıştırıyor. Biraz da Gaia'yı. 
  • İskandinav mitolojisinde ilk kadın ve erkek çürümeye yüz tutmuş iki cansız kütükten can bulurlar. Neden balçık ya da toprak değil? Çünkü coğrafya :) Odin onlara zihin, Hönir (herhalde Willi) sevgi ve hisler, Loki (herhalde We) kan ve renk bahşeder. 
  • Loki: Çok ilginç bir tanrı. Her şekli alabilen, dönüşebilen, bu yolla karmaşa yaratan biri. Sürekli titreşen, eriyen, iç içe ve şekilden şekile geçen, bazen de şekilsiz bir aleve benzeyen bir varlık. Fiziğin dilinden konuşacak olursak sanki madde değil, dalga. Ya da hem madde, hem dalga. Nereden baktığına bağlı olarak ;) Adının "alev, ateş" anlamına geldiği, Hristiyanlık'ta "Işık taşıyan" veya "Sabahın yoldan çıkmış oğlu" gibi ünvanlarla bilinen Lucifer'in öncülü/kaynağı olduğu iddiaları var. Ne tam anlamıyla iyi, ne de kötü, kaos kaynağı, oyuncu, tehlikeli. Tam bir Trickster. Şöyle bir cümle var ki Loki'yi çok iyi tanımlıyor:"Loki'yi asıl ilgilendiren, yok oluşun içindeki düzeni ve düzenin içinde saklı olan yok oluşu bulup çıkarmaktı."
  • Baldur: Odin ile Frigg'in oğlu. Her iyi, güzel, aydınlık şeyin simgesi olan bu karakter annesi Frigg'in çabasıyla dünyadaki hiç bir şeyin zarar veremeyeceği, adeta ölümsüz biri. Küçücük bir istisnası var bu zarar görmezliğinin, o da ökseotu. Loki bu sırrı oyunla öğrenip Baldur'un hakkından yine bir oyunla geliyor. Aa, ne kadar da anneciğinin küçücük bir ihmali yüzünden topuğundan vurulup ölen Achilleus'u anımsatıyor, değil mi? İşte bir benzerlik daha.
  • Yeraltı dünyasının hükümdarı Hel'in mağarasının girişinde vahşi, devasa bir köpek/kurt: Aaa... Kerberos mu o? Yok, "... Garm derlerdi bu kurda". Zorlu yolculuk, bir köprüden geçme, yeraltındaki ölüler diyarının tarifi, haksızca öldüğüne/öldürüldüğüne inanılan bir kahramanın geri istenmesi, ölüler diyarı hükümdarının zorlu şartları...İşte yine tanıdık motifler. 
  • Loki'nin üç tuhaf çocuğundan bir diğeri Jörmungand; devasa "dünya yılanı". Dünyayı sarıp sarmalar, "Ragnarök"e dek (dünyanın sonu, kıyamet) uykudadır: Ejderha, dev yılan, deniz yılanı barındırmayan bir tek mitoloji bulamayız herhalde. 
  • Ragnarök'ü diğer kıyamet anlatılarından ayıran şey sadece dünyanın ve yaratılmışların değil tanrıların da sonu olması. Odin ve Thor da en başından yaralı tanrılar zaten. Bu yönüyle farklı geldi bana kuzeyin mitolojisi.  


20 Ocak 2026 Salı

Medea.Sesler

 


"Evet, bir zamanlar bu dünyadaki görevimiz nedir bilirdik, o günler geçmişte kaldı"

Geçen yıl tragedya okumalarını bitirdikten sonra, hemen mitoloji/tragedya uyarlamaları okumaya başlamıştım ve ilk okuduğum uyarlamalardan biri Christa Wolf'un "Kassandra"sıydı. Şimdi de onun ikinci uyarlaması olan "Medea.Sesler"i okudum. Yazarın kitabın ismini neden böyle koyduğunu bilmiyorum. Evet, kitap Medea, Iason ve olaya dahil olan diğer kişilerin anlatımından oluşuyor; yani başlıktaki "Sesler" anlamlı, ama neden ".Sesler" bitişik yazılmış, bilmiyorum. Almanca orijinal adı da böyle: Medea.Stimmen

Medea'nın hikayesini anlatan en ünlü eser Euripides'in Medea adlı tragedyası. Seneca da daha sonra aynı konuyu işlemiş. Christa Wolf'un Medea'sı Kassandra'sı gibi çok katmanlı bir eser, türlü türlü okunabilir. Yunan mitolojisinin ilginç bir karakterinin/hikayesinin modern bir yeniden anlatımı gibi veya Euripides'in daha babaerkil bir bakış açısından anlattığı hikayeye daha feminist, anaerkil bir açıdan verilen bir cevap gibi... Nitekim evlat ve kardeş katli gibi iddiaların Euripides öncesi kaynaklarda geçmediği, onun tarafından hikayeye eklendiği hep yazılagelmiştir. Christa Wolf kadınca bir bakış açısıyla Medea'nın hakkını Medea'ya veriyor. Ben şahsen kitabın bu yönünü çok sevdim. Bir üçüncü katmanda kitabın yazıldığı dönemin sosyopolitik dinamiklerine göndermeler yaptığını da tahmin ediyorum. Wolf alttan alta Korinth ile BRD ve Kolkhis ile DDR arasında özdeşlik kuruyor gibi. İktidar, güç dengeleri, bu uğurda verilen kurbanlar ve kalabalıkların manipülasyonu ne Korinth'de, ne Kolkhis'de, ne de modern dünyada farklı. Bu yönüyle de etkileyici bir kitap.

Girişteki cümleye ek olarak şunları da not etmişim:

"İnsanların inanmak için duydukları gizli bir isteğe karşılık veriyorsa hiçbir yalanın inanılmayacak kadar saçma olmayacağını ögrendim."

"Korkularını ancak başkalarına saldırarak yatıştırabiliyorlar."



18 Ocak 2026 Pazar

Ardavirafname

 


Kökeni 3. yüzyıla dek inmekle beraber, son şeklini 9.-10. yüzyılda aldığı tahmin edilen Ardavirafname Zerdüşt dininin geç döneminden ilginç bir kaynak. Kitap Ardaviraf adlı bir Zerdüşt din adamının öte dünyayı ziyaretini; yedi gün ve yedi gecede cennet, araf ve cehennemde gördüklerini anlatıyor. 

Ardaviraf'ın metafizik alemden getireceği kimi bilgilerle İskender'in seferleri sırasında zarar görüp zayıflayan Zerdüşt dinini yeniden güçlendirmesi beklenmektedir. Hikaye Ardaviraf'ın bu amaçla bir din adamları kurulu arasından seçilişi, "seyahate" hazırlanması ve yola çıkışı ile başlar.  İki büyük melek tarafından Çinvad köprüsünden geçirilir. İyiler için gepegeniş, kötüler için kılıçtan ince bu köprü bizim kültürümüzdeki Sırat köprüsüne benzer.  Ardaviraf'ı köprünün diğer tarafında karşılayan genç ve olağanüstü güzellikteki kadın da tanıdıktır. Elbruz Dağları'nın ötelerindeki cennet Zerdüştlüğün "iyi düşünce, iyi söz, iyi eylem"e verdiği önemin bir yansıması olarak üç seviyeden oluşur. İyi düşünce ile yıldızlar, iyi sözle ay ve iyi eylemle güneş ülkesine erișilir. "Hemistekan" iyilikleriyle kötülükleri birbirine denk olanlanların kıyamete dek ayakta bekledikleri mekandır, yani bizim bildiğimiz adıyla "araf". Ardavirafname'nin büyük kşsmı (101 bölümün 84'ü) cehennemi tarif eder. Cehennem cennetin aksine kötülüğün bireysel olarak cezalandırıldığı bir yerdir. Cezaya bağlı olarak  ya  çok soğuk ya da sıcak, ama her durumda sisli, karanlık, dehşet ve korku dolu bir kuyu gibidir. Orada herkes tek başına ve yapayalnız olduğunu ve pek uzun zamandır orada kaldığıını sanmaktadır. Okumuş olanların hemen farkedeceği üzere başta cehennem olmak üzere tüm hikaye Dante'nin 'İlahi Komedya'sını çağrıştırmaktadır. Ya Dante'nin Ardavirafname'yi bildiği, ya da her iki hikayenin ortak bir kaynağa dayandığı düşünülebilir. Aslında ne olduğunu uzmanları bilir. Bence her durumda 'Doğunun İlahi Komedyası' demeyi hak eden bir eser. Sasani dönemi Zerdüştlüğünün dünyaya bakışı ve ahlak anlayışını anlamak için de başvurulabilir.  

Her durumda dinler tarihini ve İran'ı birincil kaynaklardan okuyup öğrenmeyi veya dinlerin kesişim noktalarını keşfetmeyi  önemseyenler için Ardavirafname önemli bir kaynak.   


2026/3 - Grip çorabı

 


68/2,5

Ocak ayının ilk haftası grip oldum. Gribin ateşli aşaması geçip de, o derin yorgunluklu aşaması başlayınca yattığım veya oturduğum yerde en iyi gelen şey kitap okumak veya çorap örmek. Hatta mümkünse kitabı dinleyip aynı anda örgü örmek.


Bu çorabın ipini Noel tatilinde şehirde gezerken stok sonu indiriminde görüp almıştım. Renkten renge geçişiyle ayrıca bir motif, desen, ölçme, sayma olmaksızın, grip halimle başka türlü başaramayacağım bir hareketlilik sağlıyordu. 


Dümdüz metreleeeerce ördüm, bir yandan da sisli, puslu Sherlock Holmes külliyatını ve gotik, korkunçlu Edgar Allan Poe öykülerini okudum/dinledim. Pek iyi geldi.


(Bu kısımda tekrara düştüm,  farkındayım.)

Çoraptan bu kadar da ip arttı:


Son zamanlarda ördüğüm çoraplardan artmış bir sürü başka ip de var. Ufukta yine bir veya daha fazla pi çorabı görünüyor, yaşasın!

11 Ocak 2026 Pazar

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar


Şilili yazar Luis Sepulveda "Aşk Romanları Okuyan İhtiyar"ı 1987-1988'de yazmış. Romanın nerede geçtiğini anlayabilmek için biraz çaba sarfettim; sonunda hikayede adı geçen yer adlarını takip ederek Ekvador'da, Peru sınırına yakın bir yerde geçtiğini anladım. Gerçi benimki sırf meraktan, aslında bir önemi yok, olay Amazon'da geçiyor, Amazon hakkında ve belki bir karakteri de Amazon diyebiliriz ve biliriz ki zaten Amazon kendi başına bir dünyadır. 

70 yaşlarındaki Antonio Jose Bolivar Proano genç yaşlarında bölgeye göçmüş, ömrünün büyük kısmını yerlilerle geçirmiş, sonra da nehrin kıyısında beyaz yerleşimcilerin kurduğu ücra bir köye yerleşmiş bir adam; aşk romanlarına meraklı. Belki de kalan ömründen beklediği tek şey kulübesinde oturup köye yılda bir iki kez gelen dişçinin bu merakını bildiği için getirdiği aşk romanlarını tekrar tekrar okumak. Öylesine küçük, uzak ve yaban bir yaşamı var ki, kitaplardan birinde okuduğu Venedik'i ve gondolları bir türlü anlayamıyor. Amazon'da hayatta kalmanın ustası bu basit adamın sakin akan yaşamı bir gün yerlilerin getirdiği bir "gringo"nun cesediyle kesintiye uğruyor.

Sepulveda'nın kısa ama etkileyici anlatısında Amazon türlü türlü varlığın kesintisiz bir bütünü, bir ölüm, yaşam ve dönüşüm yumağı olarak karşımıza çıkıyor. Kimi Traven öykülerini anımsatan bir atmosferi var. Yazarın bakış açısından iyi ve kötünün net çizgilerle ayrıldığı görülüyor. Amazon'dan ve yaşamdan yana olan iyiler ve bunlara karşı olan kötüler. Belki kötü bile değil sadece cahiller.

Sepulveda'nın bir süre Almanya'da da yaşadığını, 80lerde Hamburg-İstanbul arasında tır şoförlüğü yaptığını, "Dünyanın Sonundaki Dünya" ve harika bir çocuk kitabı olan "Martıya Uçmayı Öğreten Kedi"nin de yazarı olduğunu ve 2020'de Covid pandemisinde yaşamını yitirdiğini ekleyeyim.
 

Küresel Influenza dalgası ve diğer belalarla mücadele



 29 Aralık'tan beridir evde en az bir kişi hasta. Hastalık, keyifsizlik, bitkinlik, soğuk ve kapalı hava, yıl geçişi karanlığı, küresel çağ geçişi deliliğine karşı mücadelede araçlarım:

▪︎ Örgü: Motif, desen olmadan tek iple, metreleeeerce düz örgü

▪︎ Kitap: Le long XIXᵉ siècle edebiyatı. Kıyısından. Tercihen kısa, öykü. Tercihen polisiye. Ya Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes külliyatı. Ya da Edgar Allan Poe öyküleri. Karanlık, puslu, tekinsiz. Bulabildiklerimi dinleyerek. 56 Sherlock Holmes öyküsü de Youtube'da Türkçe okunmuş var. İsteyen arayıp bulabilir, soranlara ben de link atarım. Edgar Allan Poe'nun tüm öykü külliyatını 90larda almıştım. Fakat okuyamıyordum. Şimdi okuyabileceğimi hissediyorum. Çünkü "o" yaştayım ve daha önemlisi birdenbire "o" çağa erdik. Yapay zeka bu iki yazarın iki zıt uçta bitmeyen yüzyılın atmosferini temsil ettiklerini söylüyor, ben onun yalancısıyım. 

▪︎ Hastalıkta adaçayı-okaliptus. Nekahatta kahve. Litrelerce. Şimşek McQuin fincanından sıkıldım. Zaten benim bile değil, bir zamanlar beş yaşında olan oğlanın. Bana bunun gibi normal bir kahve fincanı boyutunda ve fakat üzeri güllü, çiçekli, klasik/romantik desenli bir kupanın linkini gönderip sipariş etmeme aracılık eden büyük hayra vesile olur. Yaşadığım şehirde o derece bulamadım. Ya desen uymuyor , ya büyüklük.

▪︎ İlle de yün çorap, ille de battaniye. Ya kendinizce ya bir seveninizce örülmüş. 

10 Ocak 2026 Cumartesi

The James Joyce Murder

 


Amanda Cross'un Kate Fansler serisindeki ikinci kitabı The James Joyce Murder (James Joyce Cinayeti) beklemediğim bir yerde, Amerikan taşrasında geçiyor. Kimi motifler Agatha Christie'nin İngiliz köylerinde geçen kitaplarını anımsatıyor. Çiftçinin meraklı ve çok konuşan karısı gibi. Kitabın başında "duvarda asılı" bir silah var ve ta daaa!, tabii ki o silah bir noktada patlıyor.
Ulysses 'i okumaya her heves eden gibi titreyerek etrafında dolaşıp, biraz bilgi toplamaya çalışan kişiyim :) Bu kitabı biraz da o bakış açısıyla okudum. Evet, öyle de okunabilir. Tabii ki James Joyce ve Ulysses hakkında bu kitaptan okunacak bilgiler 15 dakikalık bir internet taramasından da öğrenilebilir, fakat böylesi daha güzel. Ulysses okuma rehberi arayan bence Banu Yıldıran Genç'in Ulysses hakkındaki videosunu izlesin. Neyse, biz dönelim bu kitaba. 60ların kadın hareketi ABD'de dahi nelerle uğraşıyormuş, insan şaşıp kalıyor. Ve cinayeti sanki Kate değil de, arkadaşı çözdü ama olsun. Bunun da bir güzelliği var. Niye hep Kate çözsün ki? Çevre yine edebiyat ve akademi çevreleri. En temel soruyu sormayı başarırsanız çözüm zaten elinizde. İş sebebini anlamakta, onu da size yazar söyleyiverecek, kasmayın. Gripten yatıyordum da okurken, oh mis gibi hasta kitabı.  Bakalım üçüncü Kate Fansler kitabı akademiyanın hangi alanından...