Son zamanlarda yaklaşık aynı zamanda (çoğunlukla aynı gün) bir kitap ve bir çorap bitirdiğimi farkettim. Bu kez de öyle oldu :)
Dipnot: Yaralı çorap kalıplarını geçmişte açıklamıştım, o da işte böyle, dünya da işte böyle (:
açtım kutuyu, gördüm kötüyü...
Son zamanlarda yaklaşık aynı zamanda (çoğunlukla aynı gün) bir kitap ve bir çorap bitirdiğimi farkettim. Bu kez de öyle oldu :)
Dipnot: Yaralı çorap kalıplarını geçmişte açıklamıştım, o da işte böyle, dünya da işte böyle (:
Sanırım ilk kez Jung okudum. Fakat uzmanlığı psikoloji olmaksızın Jung psikolojisine veya sembollerin dünyasına dalmak isteyenler için belki de iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü zaten en başından sıradan okuyucuya yönelik yazılmış. Jung'un ölümünden (1961) önce kaleme aldığı son metin olduğu kabul ediliyor, 1964'de Jung'un ölümünden sonra yayımlanmış. Gerçi Jung kitabın tamamını değil, sadece ilk bölümünü yazmış; fakat diğer meslektaşları tarafından yazılmış kısımları da gözden geçirip incelediği önsözde belirtiliyor. Bu yüzden olacak, hem Türkçe'de, hem diğer dillerdeki baskılarında kapakta sadece Jung'un adı geçiyor. Kitap şu bölümlerden oluşuyor:
Kitabın ana konusu rüyalarda, mitlerde, sanatta sembollerin anlamı ve herşeyden önemlisi nasıl anlamlandırılması, yorumlanması gerektiği. Yazarlarımız pek çok coğrafya ve kültürden, pek çok kaynaktan zengin görsel örneklerle bilinçdışından bilince, bireyselleşme sürecinden kültüre, rüyalardan, mittlere ve çağdaş sanata dek sembollerin izini sürüyor. Açıkça kahve falına bakarcasına "balık: kısmettir" deyip çıkan bir sembol indeksleme kitabı değil, öyle de okunmamalı. Şahsen hakkını vererek okuyabildiğimden de emin değilim. Bir çok not aldım. Bir süre daha onları çalışacağımı tahmin ediyorum. Uzun vadede de sık sık okuduğum başka kitaplardan referans olarak bu kitaba geri döneceğimi sanıyorum.
Pi çorabı örecektim, vazgeçtim, bir adet kontrollü "deli kızın çorabı" ördüm. Çok ipli, çok renkli çoraplar bende ilk bittiğinde biraz karmankarışık görünüyor. Hızlı örülüyorlar, fakat arka yüzdeki ince çalışmayı da ekleyince diğer çoraplardan daha hızlı bitmiyorlar. Her açıdan deli kızın çorabı yani.
Olga Tokarczuk'a ilk kez David Damrosh'un "Around the World in 80 Books" adlı kitabında rastlamıştım. Damrosh özellikle "Flights"tan (Koşucular) ve "Anna In"den övgüyle bahsediyordu. Tokarczuk anlaşılan "Anna In"i Canongate Yayınevi'nin "The Myths" adlı mitoloji uyarlamaları serisi için yazmıştı. Böylece hem Olga Tokarczuk'a hem de The Myths serisine "Anna In" ile giriş yaptım. İlginç olan şey, kitabın Canongate veya başka bir yayınevi tarafından İngilizce'de yayımlanmamış, pek çok Tokarczuk kitabının çevrildiği Türkçe'de de bilinmiyor oluşuydu. Ben Almanca çevirisini bulup okumuştum ve 2024'te okuduğum "dünya seyahati" kitapları arasında en sevdiklerimden biri olmuştu. Bence mitoloji uyarlaması denen şey "Anna In" gibi olmalı. Olga Tokarczuk'un kalbime taht kurması ve tüm kitaplarını okumaya heveslenmem işte böyle oldu.
Dönelim "Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde"ye... Nihayet fırsat bularak okuduğum ikinci Tokarczuk kitabı. Spoiler sevmeyenlerin okumadan önce hakkındaki tanıtım yazılarına dikkatli yaklaşmasını gerektiren detayları var (bu yazıda spoiler yok). Ben öyle yaptım ve kitaba başladığımda konusuna, nerede, hangi zamanda geçtiğine dair en ufak bir fikrim yoktu.
Olaylar günümüz Polonya'sında, Çekya sınırında, özellikle kışın çok az kişinin yaşadığı ücra bir yaylada geçiyor. Hikayenin anlatıcısı Janina Duszejko yaşlı, egzantrik bir kadın; eski bir mühendis. Uzun kış gecelerinde tanıdığı insanların astroloji haritalarını çıkarıyor. Genç arkadaşı ile William Blake şiirlerini Lehçe'ye çeviriyor. Köydeki çocuklara İngilizce dersi veriyor ve kışın her gün komşularının ona emanet ettikleri evlerini kontrol etmek bahanesiyle yaylada uzun turlar atıyor. Çevresindeki insanlara fiziksel özellikleri ve huylarına göre adlar takıyor. En yakın komşularından Garip'in bir akşam diğer komşuları Koca Ayak'ın öldüğünü haber vermesiyle olaylar gelişiyor. Ardından gelen dört ölümle (köyün polis komiseri, zengin bir çiftlik sahibi, mantar toplama derneği başkanı ve köy papazı) öykü karanlık, gerilimli bir hal alıyor. Polisiye sevenlerin daha kitabın çok başlarında çözümünü tahmin edebileceği bir düğüm içermesine rağmen kitap bir polisiye değil. Karanlık atmosferine, dehşetli ölüm tasvirleri ve kahramanımızın kabuslarına rağmen bir gerilim romanı da değil. Bana kalırsa daha çok ekolojik ve toplumsal bir eleştiri. İnsanın doğa ve özellikle hayvanlar üzerinde tahakküm kuran, zorba ve zalim tarafının eleştirisi, güç sahiplerinin yaptıklarına göz yumup susan sıradan insanın eleştirisi, ikiyüzlü, eğilip bükülen bir etik anlayışının eleştirisi... Yazarın satır aralarına yerleştirdiği kimi fikirleri sert gelebilir, okuyanın suratına tokat gibi çarpabilir. Fakat hep aklımıza yatan şeyler söyleyen, okurun suyuna giden yazarlarla da nereye kadar?
Kitaptaki insana küskün, hatta cezalandırıcı doğa motifi bana Amos Oz'un "Suddenly in the Depths of Forest"ını anımsattı. Bu kitabı okuyan onu da okuyabilir veya o kitabı seven bu kitabı da sevebilir. Tüm karanlık, şiddet ve ölüm içeren atmosferine rağmen kitabın mizahi bir tarafı var. Yazar kitabın satırları arasından bize muzipçe gülümseyerek bakıyor gibi. Bu muzipçe gülüşü "Anna In"de de hissetmiştim. Olga Tokarczuk muzip bir yazar bana kalırsa.
Son olarak kitabın adı, bölüm başlarındaki küçük alıntılar gibi William Blake'den.
Bu ara kiremit kırmızına bayılıyorum. Onu da topuk ve parmak ucunda kullandım.