biten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2026 Pazartesi

Amat

 


Sanırım uzun zamandır bu kadar keyifle, bu kadar güzel ve bu kadar zekice bir şey okumamıştım. Bir gemide geçtiği ve dili bolca denizcilik jargonu içerdiği için okumayı erteleyip duruyordum, büyyyük hataymış. Galiba diğer kitaplarını da okudukça İhsan Oktay Anar kitaplarının (belki Puslu Kıtalar Atlası bir yana) neden bu kadar az bilindiğine/konuşulduğuna şaşmaya devam edeceğim. Elbette bunda her röportaj teklifini kabul etmeyişi, durmadan kendini, kitaplarını ve kahramanlarını anlatan bir sosyal medya pıtırcığı olmayışı ve kitaplarına müzeler kurmayışı bir rol oynuyordur, fakat yine de büyük eksiklik, büyyyük eksiklik.

Okuduktan sonra tüm o harika göndermeleri keşfedebildiğinden emin olamayanlar "Amat'ta Yapı ve Simgeler" adlı makaleye (E. Örgen) göz atabilir.

6 Mart 2026 Cuma

Öğlen Kadını ( Die Mittagsfrau)



Çağdaş Alman edebiyatının kadın yazarlarından Julia Franck "Die Mittagsfrau"yu 2007'de yazmış. Yazarın en bilinen romanı olan kitap aynı yıl Deutscher Buchpreis'ı (Alman Kitap Ödülü) kazanmış. "Öğlen Kadını" adıyla 2010'da Türkçe'ye de çevrilmiş.  Ancak baskısı var mı; piyasada, sahaflarda bulunabilir mı, bilmiyorum. Ben Almanca'sından okudum.

Kitap 1945'te, Stettin'de yedi yaşındaki Peter'in bakış açısından II. Dünya Savaşı'nın bitimini izleyen günleri izlediğimiz bir prologla açılıyor. Bazı şeyler söze dökülmese de anlaşılıyor. Peter'in anlamadığı veya belki de anlamazlıktan geldiği şeyleri, annesinin söze dökmediklerini okur olarak fark ediyoruz. Prolog Peter'i bir tren istasyonunda bir bankta tek başına, okuru ise yanıt verilmemiş sorularla başbaşa bırakarak kapanıyor.

İzleyen bölümlerde I. Dünya Savaşı ve ardından Weimar Cumhuriyeti dönemine geri dönüyor, iki kızkardeş Martha ve Helene'nin öyküsünü okumaya başlıyoruz. Çünkü roman aslında Peter değil, Helene üzerine. 20.yy Alman tarihinin bu üç önemli dönemini ve her bir dönemin toplumsal atmosferini Helene'nin I. Dünya Savaşı arifesindeki çocukluğu, 1920'lerin parlak ve bohem Berlin'inde geçen gençliği ve Nazi dönemine denk gelen evliliği ve anneliği üzerinden okumak mümkün. Özellikle Berlin'de kuzen Fanny ve çevresindekilerin yaşamı biraz Herman Hesse'in "Bozkırkurdu"nu, biraz da Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna"sını çağrıştırıyor.

Çeşitli açılardan sert bir kitap "Öğlen Kadını". Gittikçe suskunlaşan Helene'nin çevresinde diyalogların da azaldığı, yer yer kısa, kesik kesik cümlelerin hakim olduğu bir anlatımı var. Kimi bölümler gereksizce uzatılmış veya detaylandırılmış hissi verebilir. Fakat bu kitabın ne için okunduğuyla da ilgili. Bir toplumu, bir dönemi tarih kitaplarından çok, edebiyat üzerinden  anlamak isteyen okuyucu açısından, tam tersine hazine bile sayılabilir bu detaylar. Bazı  karakterlerin, örneğin Wilhelm'in oldukça klişe geldiğini söyleyebilirim. Wilhelm'in neden öyle olduğuna biraz girebilseydik, belki de amacına daha yaklaşmış ve daha derinlikli bir kitap olurdu.

Kitaba adını veren Öğlen Kadını (Die Mittsgsfrau / Midday Lady) Slav mitolojisinin tekinsiz bir karakteriymiş. Edebiyatta mitolojik göndermeler ilgimi çeken bir konu. Bu kitapta bu detaya rastlamak hoş bir tesadüf oldu. Meraklısına "Mittagsfrau" inanışını mutlaka araştırmasını tavsiye ederim. Kitapta bu inanışa tek bir yerde doğrudan gönderme yapılıyor. Fakat inanç ve inançsızlık, susma ve konuşma, yüzleşme ve kaçınma gibi tekrarlanan bazı motiflerin de dolaylı olarak Mittagsfrau ile ilgili olduğu söylenebilir.

İlgimi çekti ama okuyamam diyenler için; filmi de varmış.

27 Şubat 2026 Cuma

Yunanlı Bir Kız Aranıyor

 


 İlk gençliğimde Ankara Yeni Sahne'de izledigim "Fizikçiler"den tanıdığım ve sevdiğim Friedrich Dürrenmatt'ın romanlarını ve oyunlarını okumayı planlamıştım. 1955de yayımlanan"Grieche sucht Griechin" (Yunanlı Bir Kız Aranıyor) ile başladım. Bir fabrikanın forseps bölümünde sayman yardımcısı(nın yardımcısı) olarak çalışan, eskiyeni presbiteryen kilisesine bağlı, etyemez, sigara kullanmayan, maden suyu ve sütten başka bir şey içmeyen, dürüstlük ve erdemi her seyden cok önemseyen Arnolph Archilochos'un hikayesi. Olayların gelişimi öylesine absürd, öyle inanılmaz ki insan bir süre acaba kahramanımız bir rüya mı görüyor, diye düşünüyor. Kısa ama etktileyici bir kara mizah, bir toplumsal hiciv. 

24 Şubat 2026 Salı

İnsan ve Sembolleri

 


Sanırım ilk kez Jung okudum. Fakat uzmanlığı psikoloji olmaksızın Jung psikolojisine veya sembollerin dünyasına dalmak isteyenler için belki de iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü zaten en başından sıradan okuyucuya yönelik yazılmış. Jung'un ölümünden (1961) önce kaleme aldığı son metin olduğu kabul ediliyor, 1964'de Jung'un ölümünden sonra yayımlanmış. Gerçi Jung kitabın tamamını değil,  sadece ilk bölümünü yazmış; fakat diğer meslektaşları tarafından yazılmış kısımları da gözden geçirip incelediği önsözde belirtiliyor. Bu yüzden olacak, hem Türkçe'de, hem diğer dillerdeki baskılarında kapakta sadece Jung'un adı geçiyor. Kitap şu bölümlerden oluşuyor:

  1. C. G. Jung - Bilinçdışı’na giriş
  2. Joseph L. Henderson - Modern İnsan ve Mitler
  3. M. L. von Franz - Bireyleşme Süreci
  4. Aniela Jaffé - Görsel Sanatlarda Sembol
  5. Jolande Jacobi - Olgunlaşma Yolundaki Simgeler
  6. M. L. von Franz - Bilinçdışı ve Bilimler (Sonsöz)

Kitabın ana konusu rüyalarda, mitlerde, sanatta sembollerin anlamı ve herşeyden önemlisi nasıl anlamlandırılması, yorumlanması gerektiği.  Yazarlarımız pek çok coğrafya ve kültürden, pek çok kaynaktan zengin görsel örneklerle bilinçdışından bilince, bireyselleşme sürecinden kültüre, rüyalardan, mittlere ve çağdaş sanata dek sembollerin izini sürüyor.  Açıkça kahve falına bakarcasına "balık: kısmettir" deyip çıkan bir sembol indeksleme kitabı değil, öyle de okunmamalı. Şahsen hakkını vererek okuyabildiğimden de emin değilim.  Bir çok not aldım. Bir süre daha onları çalışacağımı tahmin ediyorum. Uzun vadede de sık sık okuduğum başka kitaplardan referans olarak bu kitaba geri döneceğimi sanıyorum. 

15 Şubat 2026 Pazar

Balonla Beş Hafta

 


Bu aralar çeşitli sebeplerle 19. yy. edebiyatına taktım. Özellikle bitmekte olduğunu hissettiğimiz bir çağın başlangıcına bir göz atmak motivasyonuyla... Arthur Conan Doyle'un tüm Sherlock Holmes külliyatı, Edgar Allan Poe öyküleri,  bir kısmını çocukken okuduğumuz Jules Verne kitaplarının tam metinleri ve 20. yy'ın başında eser vermesine rağmen bu dönemin izlerini tașıdığını farkettiğim için Hüseyin Rahmi Gürpınar kitaplarını bulabildikçe okuyorum. 

Jules Verne kitapları açıkça bir de yuvaya dönüş duygusu veriyor. Bu benim jenerasyonum için tipik olabilir. Balonla Beş Hafta'yı ilk kez tam metninden okudum. Hatta belki de ilk kez okumuş olabilirim. Çünkü klasik bir Jules Verne macerasının verdiği tanıdık duygu bir yana, kitabın detayları tamamen yeni gibiydi. Örneğin Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Esrarengiz Ada, Dünyanın Merkezine Seyahat, konusu bir yana, detaylarını bugün gibi anımsadığım kitaplar. Balonla Beş Hafta böyle değildi. Demek ki çocukken okumamışım. 
İnsan kitabı okurken önüne bir harita açarak balonun Afrika üzerindeki rotasını izlemek istiyor. Bir de Dr. Ferguson'un rüzgarlar, balon mekaniği, coğrafya, flora, fauna ve keşifler tarihi hakkında anlattıklarının ne kadarı gerçekle örtüşüyor, ne kadarı kurgu, bilmek isterdim. Ne yazık ki, internet aramalarımda kitabı bu açılardan inceleyen hemen hiç bir kaynağa erişemedim. Oysa internetten bir teknoloji olarak beklediğim budur. 

Kitaptaki Afrikalı halklar hakkındaki kimi ifadeler bugünden bakınca basbayağı ırkçı. Genel olarak üstten bakan, Avrupalı, beyaz ve erkek bir bakış var kitapta. Dr. Ferguson'un her şeyi bilirliği ve kendinden eminliği, Kennedy'nin silah ve av takıntısı, Joe'nun sarsılmaz efendiciliği bulunduğum yer ve zamandan bakınca yer yer sinir bozucu. Hayvanlara bakış ve davranışları da öyle. Hele bir filin öldürülüşü var ki, saçmalığı ve acımasızlığıyla dumura uğradım. Bütün bunları kitabın yazıldığı dönemin "normal"leri kabul edeceğiz herhalde. Fakat bir olgu olarak not edilmeyi hak ediyorlar.

Sürekli "okumak"tan bahsettim, fakat aslında oturup uzun saatler okumaya zamanımın olmadığı bir dönemden geçtiğim için aslında kitabı yarı okuyup, yarı dinledim. Youtube'da iyi bir Almanca seslendirmesini bulduğum için akşamları vakit bulduğumda Türkçe'sinden okuyup, gündüz evde meşgul olduğum işleri hallederken bir yandan Almanca'sından dinledim.

Roman Jules Verne'in ünlü yayıncısı Pierre-Jules Hetzel ile 1862'de tanıştığında yayımlanmak üzere kendisine sunduğu iki bitmiş romanından biriymiş. Hetzel diğerini ( 20. Yüzyılda Paris) çok karamsar olduğu gerekçesiyle yayımlamayı kabul etmemiş. Balonla Beş Hafta onun önerileriyle yapılan bir kaç düzeltmeden sonra 1863'te basılmış.  Bu açıdan Verne'e Fransa'da (ve daha sonra dünyada) hızla bilinirlik sağlayan ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Ayrıca doğal olarak yazarın bilim ve macerayı bir araya getiren romanlarından oluşan Voyages extraordinaires (Olağanüstü Yolculuklar) serisinin de ilk kitabı sayılıyor.

7 Şubat 2026 Cumartesi

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

 




Olga Tokarczuk'a ilk kez David Damrosh'un "Around the World in 80 Books" adlı kitabında rastlamıştım. Damrosh özellikle "Flights"tan (Koşucular) ve "Anna In"den övgüyle bahsediyordu. Tokarczuk anlaşılan "Anna In"i Canongate Yayınevi'nin "The Myths" adlı mitoloji uyarlamaları serisi için yazmıştı. Böylece hem Olga Tokarczuk'a hem de The Myths serisine "Anna In" ile giriş yaptım. İlginç olan şey, kitabın Canongate veya başka bir yayınevi tarafından İngilizce'de yayımlanmamış, pek çok Tokarczuk kitabının çevrildiği Türkçe'de de bilinmiyor oluşuydu. Ben Almanca çevirisini bulup okumuştum ve 2024'te okuduğum "dünya seyahati" kitapları arasında en sevdiklerimden biri olmuştu. Bence mitoloji uyarlaması denen şey "Anna In" gibi olmalı. Olga Tokarczuk'un kalbime taht kurması ve tüm kitaplarını okumaya heveslenmem işte böyle oldu.

Dönelim "Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde"ye... Nihayet fırsat bularak okuduğum ikinci Tokarczuk kitabı. Spoiler sevmeyenlerin okumadan önce hakkındaki tanıtım yazılarına dikkatli yaklaşmasını gerektiren detayları var (bu yazıda spoiler yok). Ben öyle yaptım ve kitaba başladığımda konusuna, nerede, hangi zamanda geçtiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. 

Olaylar günümüz Polonya'sında, Çekya sınırında, özellikle kışın çok az kişinin yaşadığı ücra bir yaylada geçiyor. Hikayenin anlatıcısı Janina Duszejko yaşlı, egzantrik bir kadın; eski bir mühendis. Uzun kış gecelerinde tanıdığı insanların astroloji haritalarını çıkarıyor. Genç arkadaşı ile William Blake şiirlerini Lehçe'ye çeviriyor. Köydeki çocuklara İngilizce dersi veriyor ve kışın her gün komşularının ona emanet ettikleri evlerini kontrol etmek bahanesiyle yaylada uzun turlar atıyor. Çevresindeki insanlara fiziksel özellikleri ve huylarına göre adlar takıyor. En yakın komşularından Garip'in bir akşam diğer komşuları Koca Ayak'ın öldüğünü haber vermesiyle olaylar gelişiyor. Ardından gelen dört ölümle (köyün polis komiseri, zengin bir çiftlik sahibi, mantar toplama derneği başkanı ve köy papazı) öykü karanlık, gerilimli bir hal alıyor. Polisiye sevenlerin daha kitabın çok başlarında çözümünü tahmin edebileceği bir düğüm içermesine rağmen kitap bir polisiye değil. Karanlık atmosferine, dehşetli ölüm tasvirleri ve kahramanımızın kabuslarına rağmen bir gerilim romanı da değil. Bana kalırsa daha çok ekolojik ve toplumsal bir eleştiri. İnsanın doğa ve özellikle hayvanlar üzerinde tahakküm kuran, zorba ve zalim tarafının eleştirisi, güç sahiplerinin yaptıklarına göz yumup susan sıradan insanın eleştirisi,  ikiyüzlü, eğilip bükülen bir etik anlayışının eleştirisi... Yazarın satır aralarına yerleştirdiği kimi fikirleri sert gelebilir,  okuyanın suratına tokat gibi çarpabilir. Fakat hep aklımıza yatan şeyler söyleyen, okurun suyuna giden yazarlarla da nereye kadar?

Kitaptaki insana küskün, hatta cezalandırıcı doğa motifi bana Amos Oz'un "Suddenly in the Depths of Forest"ını anımsattı. Bu kitabı okuyan onu da okuyabilir veya o kitabı seven bu kitabı da sevebilir. Tüm karanlık, şiddet ve ölüm içeren atmosferine rağmen kitabın mizahi bir tarafı var. Yazar kitabın satırları arasından bize muzipçe gülümseyerek bakıyor gibi. Bu muzipçe gülüşü "Anna In"de de hissetmiştim. Olga Tokarczuk muzip bir yazar bana kalırsa. 

Son olarak kitabın adı, bölüm başlarındaki küçük alıntılar gibi William Blake'den.

1 Şubat 2026 Pazar

Uluğ Bey'in Hazinesi


2024 yılında her ülke edebiyatından bir kitap okuyarak kitaplarla "edebi" bir dünya seyahati yapmaya karar verdiğinde Özbekistan'dan Adil Yakubov'un "Uluğ Bey'in Hazinesi" adlı tarihi romanını seçmiştim. O yıl pek çok ülkeden seçtiğim kitapta olduğu gibi bu kitabı bulmam da mümkün olmadı. Daha sonra gerçi Türkçe'sini bulamadım ama Almanca'sını buldum. Böylece kitabı Almanca çevirisinden (Die Schätze des Ulug Begs) okumuş oldum. Mümkün olsaydı Türkçe çevirisinden okumayı tercih ederdim. Tarihi veya kurgu pek çok karakter içeren kitapta bazı kişilerin isimlerini, (örneğin Kalender Karnaki veya Mirim (Miram?) Çelebi)  veya bazı kavramları (çekmen, sarayban) kendimce doğru çevirdiğimden hala emin değilim çünkü. 

Buna rağmen son derece ilginç bir konuyu, etkileyici bir şekilde anlatmayı başaran bir roman. İlk kez Adil Yakubov okudum, bana atmosfer yaratmakta oldukça başarılı geldi. Semerkant sokaklarında, sarayda, gözlemevinde,  Bağ-ı Meydan'da hep belli bir atmosfer var. Adeta yazar mekanlara belli duygu durumlarını atamış gibi. İyi veya kötü, pek çok karakter en zorlu anlarında göğe bakıyor, ki gök aslında hem çok uzak ve bilinemez, hem de tüm hikayenin kalbindeki çok özel bir mekan.
 Dediğim gibi pek çok karakter gerçekten yaşamış tarihsel kişiler. Uluğ Bey, oğulları Mirza Abdüllatif ve Mirza Abdülaziz, Ali Kuşçu gibi. Diğer karakterlerden ne kadarının gerçekten yaşamış olduğunu bilmiyorum fakat hepsi de gayet gerçekçi. 15. yüzyılın Semerkant'ında başka isimlerle de olsa,  böyle dervişler, böyle demirci ustaları, böyle hoca ve şeyhler, böyle tüccar ve zenginler ve emirler ve akademi (medrese) öğrencileri ... yaşamıştır ve olup bitenler de oldukça gerçeğe yakın anlatılmış duygusunu vermeyi başarıyor kitap. 
Karakterlerin yazarın baktığı açıya göre siyah ve beyaz, iyi veya kötü diye yaftalandığı, grilikliklerinin ve derinliklerinin olmadığı tarihi romanları sevmem. Adil Yakubov'un kitabı yazarken kimin ve neyin yanında olduğu açık. Buna rağmen Uluğ Bey yeri geldiğinde siyasi/askeri yetersizliği ve yaptığı haksızlıklardan da bahsedilen bir hükümdar, Mirza Abdüllatif'in kısacık iktidarı yıkıma doğru giderken onun için neredeyse üzüleceğimizi sandığımız anlar var. Mevlana Muhiddin kötülüğün çoğu zaman kötücüllükten değil zayıflıktan kaynaklandığının canlı bir örneği. Kitabın eleştirilecek bir yönü varsa kadın eksikliği. Hikayesi insanı kadere isyan ettiren Hurşide Banu ve Ali Kuşçu'nun annesi dışında hikayede neredeyse hiç kadın yok. Uluğ Bey'in karısı nerede (belki tarihsel olarak bu olaylar sırasında ölmüştür? Araştırmak gerek), Mevlana Muhiddin'in karısı nerede, her halde evli olması gereken Abdüllatif'in karısı nerede? Bütün bu olup bitenlere bir noktada bir kadın sağduyusuyla "ehh, yeter, durun artık!" diyebilecek pek çok kadın, pek çok eş, anne, kızkardeş figürü romanda eksik. Belki tarihsel bir gerçeklik olarak da etkisiz oldukları için, fakat buna pek inanasım gelmiyor.

"Uluğ Bey'in Hazinesi"ni Özbek edebiyatını, kültürünü, tarihini, Doğu'nun kayıp aydınlanma çağını merak edenlerin, matematik ve astronomiye, bilim tarihine ilgi duyanların okumasını tavsiye ederim. 

 

10 Ocak 2026 Cumartesi

The James Joyce Murder

 


Amanda Cross'un Kate Fansler serisindeki ikinci kitabı The James Joyce Murder (James Joyce Cinayeti) beklemediğim bir yerde, Amerikan taşrasında geçiyor. Kimi motifler Agatha Christie'nin İngiliz köylerinde geçen kitaplarını anımsatıyor. Çiftçinin meraklı ve çok konuşan karısı gibi. Kitabın başında "duvarda asılı" bir silah var ve ta daaa!, tabii ki o silah bir noktada patlıyor.
Ulysses 'i okumaya her heves eden gibi titreyerek etrafında dolaşıp, biraz bilgi toplamaya çalışan kişiyim :) Bu kitabı biraz da o bakış açısıyla okudum. Evet, öyle de okunabilir. Tabii ki James Joyce ve Ulysses hakkında bu kitaptan okunacak bilgiler 15 dakikalık bir internet taramasından da öğrenilebilir, fakat böylesi daha güzel. Ulysses okuma rehberi arayan bence Banu Yıldıran Genç'in Ulysses hakkındaki videosunu izlesin. Neyse, biz dönelim bu kitaba. 60ların kadın hareketi ABD'de dahi nelerle uğraşıyormuş, insan şaşıp kalıyor. Ve cinayeti sanki Kate değil de, arkadaşı çözdü ama olsun. Bunun da bir güzelliği var. Niye hep Kate çözsün ki? Çevre yine edebiyat ve akademi çevreleri. En temel soruyu sormayı başarırsanız çözüm zaten elinizde. İş sebebini anlamakta, onu da size yazar söyleyiverecek, kasmayın. Gripten yatıyordum da okurken, oh mis gibi hasta kitabı.  Bakalım üçüncü Kate Fansler kitabı akademiyanın hangi alanından...

6 Ocak 2026 Salı

Kim var imiş biz burada yoğ iken

 


Profesör Cemal Kafadar "Kim var imiş biz burada yoğ iken"de dört Osmanlı'nın; bir yeniçeri, bir derviş, bir tüccar ve bir kadının hikayelerini anlatıyor. Kitap iki sebepten ilginç: Alıştığımızın dışında, Osmanlı'da sıradan insanın hikayesini anlattığı için ve bilinen klişelerin aksi veya dışında örnekler verdiği için. Yeniçerilerin kendilerine ait malları olmasının yasak olduğu bilinirken Mustafa adlı yeniçeri babasından kalan miras hakkında Divan-ı Hümayun'a başvuruyor. Günlük ve kişisel edebiyat örneğinin neredeyse hiç görülmediği bir dönemde İstanbul'da bir derviş (Seyyid Hasan) günlük tutuyor, Üsküp'te bir kadın (Asiye Hatun) rüya notları tutuyor ve bunları şeyhine anlattığı mektuplar yazıyor. Türklerin, hele de Anadolu'da ticarete uzak durduğu resmi tarih anlatımının aksine Ayaşlı tüccar Hüseyin Çelebi ticaret için gittiği Venedik'te ölüyor. Cemal Kafadar tarihi belgelere dayanarak anlattığı bu hikayelerde uzmanlık alanı tarih olmayan biz sıradan okuyucu için de anlaşılır ve akıcı bir dil tutturmuş; ben şahsen ilgi ve keyifle okudum.

Asiye Hatun'un oldukça sıradışı hikayesi ve mektupları zaten son derece ilginç. Fakat örgü ören bir insan olarak örgünün ve yün üretiminin dünyadaki ve özellikle Anadolu'daki tarihine ilgi duyuyorum. Bu yüzden sof tüccarı Hüseyin Çelebi'nin Venedik'teki hikayesini merakla okudum. Bugün Ankara sokaklarında "sof nedir?" diye sorsak kaç kişi bilir? Böylesine muhafazakarlık iddiasındaki bir toplumda coğrafi ve kültürel zenginliklerimize bu ilgisizliğin bir örneği olarak ibretlik bir hikayeydi kanımca. Hüseyin Çelebi'nin Venedik'te İslami usullerle fakat gondollarla kalkan cenazesi tam romanlık veya filmlik bir hikaye.  "Venedik'te Bir Ölüm" başlığını atarken herhalde yazar da benimle aynı fikirde. Moher sözcüğü "muhayyer"den  (seçkin, seçilmiş) geliyormuş, bu vesileyle bunu da öğrendim:


Tarih okumaktan sıkılanlara, özellikle Osmanlı tarihini sıkıcı bulanlara bile tavsiye edilebilecek, bizim hikayemizi anlatan bir kitap.

21 Aralık 2025 Pazar

Empati Çağı


Bu ay kurgudışı, bilimsel kitap olarak Frans de Waal'ın 'Empati Çağı'nı (The Age of Emphatie) okudum. Primatolog ve davranış bilimcisi olan De Waal'in bu kitabi 2009 yılında yayınlanmış. İnsanlarda empatik davranışın kökenlerini incelerken, primatlar başta olmak üzere memelilerden zengin örnekler veriyor. De Waal'e göre insan tamamen bencil değildir; empati ve fedakarlık gösterir. Öte yandan empati insana özgü, ayırıcı bir özellik de değildir. Empatinin daha temel düzeydeki bileşenleri (örneğin perspektif değiştirebilme, bir olaya başkasının perspektifinden bakabilme becerisi, kendini ayrı bir varlık olarak hissedebilme, benlik duygusu) memelilerde ve hatta balıklarda bile tespit edilmiş. Empati ise özellikle hem anekdot ve gözlemlerden, hem bilimsel deneylerden insansılarda da (şempanzeler, bonobolar, orangutanlar, ...) olduğu bilinen bir özellik. Yazar evrimsel açıdan bakıldığında bunun tamamen özgecilikle açıklanamayacağını, empatinin bir amaca hizmet ediyor olduğunu kabul ediyor. Yazara göre bu amaç türün devamıdır ancak bireysel düzeyde empati biyolojimizin derinlerine işlemiştir, rasyonel bir çıkar hesaplaması olmaksızın, refleks olarak adeta kendiliğinden gelişir. Dolayısıyla empati insan düşüncesinin, medeniyetinin, örneğin din ve ahlak öğretilerinin bir ürünü de değildir.  Empati ve onun bir sonraki adımı olarak adalet, insan toplumlarında da, çeşitli hayvan türleri ve topluluklarında da biyoloji ve çevresel kimi bileşenlere bağlı olarak farklı şekillde ve derecelerde göze görünür olur.  Örneğin De Waal bir öğrencisinin yaptığı deneylere dayanarak bir iktisat terimi olan 'adaletsizlik tiksintisi'nin sadece insanlarda değil, memelilerde de görüldüğünü iddia ediyor. Adaletsizlik tiksintisinin neye benzediğini merak eden olursa Frans De Waal'in TED konuşmasından şu alıntıya göz atabilir.  

İnsanlarda empati, yardımlaşma, fedakarlık ve adaletin çeşitli yönlerini daha iyi anlayabilmek için okunası bir kitap. De Waal'in insan davranışlarını ve bunların kökenlerini daha iyi anlayabilmek için primat araştırmalarından gelen deneyimlerini paylaştığı başka ilginç kitapları da var. Şempanze Siyaseti bunların en ünlüsü. 

'Öküzü gördün, koyunu görmedin'

Geyik avlayanlardan mısın, tavşan avlayanlardan mı?

8 Aralık 2025 Pazartesi

Ağaçların Sevdiği Adam


 "Ağaçların Sevdiği Adam"ı kimin tavsiye ettiğini anımsayamadım.  Ya not etmemişim, ya da belki kimse tavsiye etmemiş, bir yerlerde adı sebebiyle dikkatimi çektiği için okumaya karar vermişim.

İlk kez Algernon Blackwood'dan bir öykü okudum. Geçen yüzyılın başında gizem, gerilim alanında sayısız öykü yazmış. Bu öykü İngiltere'nin en az el değmiş ormanlarından birinin kıyısında yaşayan emekli bir adam (David) ile dindar karısı Sophie'yi konu alıyor. Bir diğer kişi ağaçları etkileyici şekilde resmeden Sanderson adında bir ressam. Blackwood bir ezoterik ve teozofistmiş. Kitapta ormanın canlı ve adeta bilinçli tek bir varlık olarak tasvirinde ve öykünün gerçeküstü ve büyülü atmosferinde bunun izleri kolayca görülüyor. Kitap genel olarak bir olaylar silsilesinden çok bir atmosfer tarifi. Bir yaz ve onu takip eden kış boyunca olanları anlatsa da büyük gelişmeler yok, daha çok Sophie'nin bakış açısından ve iç dünyasından olanları seyrediyor gibiyiz. Özetle Sophie'nin Tanrı'sı ve İncil'i, David'in ise ormanı var. Ormanın insanı büyüleyen ve ele geçiren adeta karanlık bir güç olarak resmedilmesi herhalde Blackwood'un bir icadı değil. Şahsen çok küçükken aynı temayı işleyen bir Brezilya masalı okumuştum. Öyküdeki orman karanlık ve hatta kötücül mü, yoksa bize Sophie'nin bakış açısından aktarıldığı için mi öyle sunuluyor, emin olamıyoruz. Bir yerde David ormandan döndüğünde karısına sararmış kayın yaprakları getiriyor armağan olarak. Sonbaharda ormandan kayın yaprakları toplayıp getiren ve genellikle onları değerini anlayabilecek birini bulup armağan edememenin eksikliğini yaşayan biri olarak kendimi bu öyküde David'in ve ormanın tarafında hissediyorum. 

Her şekilde etkileyici ve büyülü bir anlatı. Bulursam başka Blackwood öyküleri de okumak isterim.


4 Aralık 2025 Perşembe

In the Last Analysis



Amanda Cross’un (asıl adıyla Carolyn Gold Heilbrun) polisiye serisine neredeyse bir yıl önce kitaçıda rastlamıştım. Çok okumak istiyordum, ancak sıra geldi. ABD'li Carolyn Gold Heilbrun bir İngiliz Edebiyatı peofesörüymüş ve 1960larda Amanda Cross takma adıyla 15 kadar polisiye roman yazmış. Serideki baş kahramanı Kate Fansler adında bir kadın dedektif ve o da bir edebiyat profesörü. Kate Fansler, genellikle akademisyen ve feminist bir karakter olarak tasvir ediliyor, hikâyeler genellikle üniversite veya entellektüel çevrelerde geçen gizemleri konu alıyor; kaynaklara bakılırsa klasik polisiyelerden farklı olarak entelektüel yaklaşım, edebi motifler ve kadın sorunları ön planda. İşte seride ilgimi çeken de asıl bu. 

 Türkçe'ye sanırım henüz çevrilmemiş, en azından ben bulamadım.  Orijinali İngilizce, en azından ilk dört kitap Almanca'ya çevrilmiş. İlk kitap, In the Last Analysis, bir psikanalistin terapi odasındaki kanapede ölü bulunan genç bir kadın öğrenci hakkında.  Bu giriş insana hemen Agatha Christie'nin Kütüphanedeki Ceset'ini anımsatıyor fakat psikanalistin olası masumiyeti ve masumun bu eylemden gördüğü psikososyal zarar mevzularına yazar, A. C. kadar derinlikli girmiyor. Aa, ikisinin de baş harfleri. A. C. Heilbrun belki de bu takma adla Agatha Christie'ye selam çakıyor! Suçun ve masumiyetin felsefesi konusunda yine ne varsa Agatha'm Christie'm yazmış. Bunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Benim gözümde polisiyeler kabaca ikiye ayrılır.  Çözüme götürüyor bilgilerin dedektifle ve okurla eşit paylaşıldığı ve böylece okura da gizemi çözme konusunda fırsat veren "adil"polisiyeler ve bunu yapmayıp son dakikada şapkadan tavşan çıkaran, okura son bölümde "Siz bilmiyorsunuz ama böyleyken böyleydi"  diyen polisiyeler. İlkini severim, ikinciye kızarım. In the Last Analysis biraz bu ikisinin ortasında bir polisiyeydi. Tabii ki Kate Fansler bir edebiyat profesörü olarak kritik bir ipucunda bizden avantajlı bir durumdaydı, fakat bunda sorun yok, serinin güzelliği edebiyat ve akademi göndermeleri zaten. Fakat ipucunun ortaya çıkışı bana biraz okura haksızlık eder tarzda geldi, biraz "yok artık, Kate ordan buraya nasıl geldin, bilmediğimiz neyi biliyordun" dedirtti. Neyse, bu detay hariç kitabı da, akademik kadın "dedektif" karakterini de sevdim. Kitabın bugünden bakınca absürd görünen 60lara dair detayları (Kate'in herhalde feminist olmasına rağmen ölen kızceğizin bekaret durumunu merak etmesi ve bunu bir iki kez sorması, bir başka şehirden detaylı bilgi alabilmek için mutlaka oraya yolculuk etmek gerekmesi, veri koruma diye bir şeyin olmaması, Kate'in kimi bilgileri üniversite veya savcılıktan bu kadar kolay öğrenmesi) o kadar da rahatsız edici değil, ilginç dönem detayları, bence hoş.

 Kadın polisiyesi, edebiyat, özellikle ingiliz edebiyatı, 60lar, Amerikan akademiyası, kadın hareketi vb. konular ilginizi çekiyorsa özellikle tavsiye.

1 Aralık 2025 Pazartesi

Ölü Kelebeklerin Dansı




Bir Hüsnü Arkan kitabı okumak istiyordum. Mümkünse ilk kitabından başlamak istiyordum. Ölü Kelebeklerin Dansı'nı sadece bu yüzden seçmiştim, hakkında hiç bir yorum okumamıştım ve içeriği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

Şu ilk satırlar beklediğim her şeyden çok farklıydı:
"Bugün ölümümün on altıncı günü. 26 Nisan 2018. Ölümümün on altıncı gününde anılarımı yazmaya karar verdim ben."

Dün akşam başladım. Gece uyku tutmadı, okumaya devam ettim. Sabah bitirdim. Uykusuzluğun böyle avantajları var. Yoksa hiç de bir günde okuyup bitirmeyi hedeflememiştim. 

Beklemediğim cümlelerle başlıyordu, hiç beklemediğim bir coğrafyada geçiyordu, hiç beklemediğim bir konusu vardı, ilk kez 1998'de yayımlandığını göz önüne alırsak, hiç beklemediğim bir öngörü içeriyordu, sonu da hiç beklemediğim gibiydi. 

Özetle, hiç beklenmedik bir kitap ama pozitif anlamda...

Başlangıcı Kafkavari, nedense bana biraz da Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş"unu anımsattı. Fakat gereksiz beklentiler yaratmak istemem. Aslında ne birine, ne diğerine benziyor.

İlk bölümlerdeki absürtlüğü bir kez aşmayı başardıktan sonra, kısa, ilginç, akıcı ve neredeyse eğlenceli bir anlatı.


30 Kasım 2025 Pazar

Ben, Robot


 Ayın bilimkurgu kitabı olarak bu türün klasiklerinden olan "Ben, Robot"u okudum. Daha önce doksanlarda Asimov öyküleri okuyup sevmiştim.  Onlar daha çok uzayda yolculuk ve medeniyet üzerine felsefi göndermeleri olan öykülerdi. Bazılarını hâlâ anımsarım ve beni hâlâ düşündürürler. "Ben Robot"ta ana konu elbette robotlar. İlk kez 1950'de yayımlanan kitap, o güne dek çeşitli dergilerde yayımlanmış dokuz öyküyü bir araya getiriyor. Öykülerin her biri robopsikolog Susan Calvin'in robot tarihinde rastlanan ilginç problemlere dair bir anısından oluşuyor. Kitabın bilimkurgu tarihine en büyük katkısı "Üç Robot Yasası" denebilir. Tüm öyküler robot - insan ilişkilerinde çıkabilecek sorunlar ve bu yasalar üzerine dönüyor denebilir. "Kayıp Robot" biraz mizahi tarafı da olan bir polisiye gibi. "Mantık"da ciddi ciddi teolojik göndermeler var. "Tavşanı Yakala"da güç ve otorite üzerine çıkarımlar yapılabilir. "Yalancı" insan-robot (veya yapay zeka) ilişkisindeki temel bir soruna işaret ediyor. Yapay zeka bize duymak istediğimizi mi, yoksa gerçeği mi söylüyor? "Kanıt" eninde sonunda ortaya çıkacak bir başka ikilemi tartışmaya açıyor. "Önlenebilir Çatışma" biraz fütüristik. Bize geleceğin dünyasını anlatıyor. Oldukça öngörülü, fakat şimdiden yanlışlanmış varsayımları da var.

Özetle "Ben, Robot" tabii ki bir edebiyat şaheseri değil, ama 1950'lerden günümüzün ve geleceğin insan-makine ilişkisi üzerine (ister robot, ister yapay zeka olsun) etkileyici öngörülerde bulunan ve etkileyici felsefi sorular soran bir kitap. Üstelik ortada yapay zeka bir yana, neredeyse hiç bilgisayar ve robot yokken yapıyor bunu.  Neden klasikleştiğini anlamak kolay. 

25 Kasım 2025 Salı

Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl


 2019'un son aylarında Jose Saramago'nun 6-7 kitabını ardarda okuduktan sonra "Bal yiyen baldan bıkar" korkusuna kapılıp bir ara verme kararı almıştım. O ara işte bu kadar uzun sürdü. "Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl" yazarın ikinci kitabı. 1984'de yayımlanmış. Saramago henüz noktalama işaretlerini toptan çöpe atmamış, sadece diyalogları ardarda akan cümleler halinde yazıyor. Yeterince dikkatli bir okuyuşta hangi cümle hangi karaktere ait anlaşılır. Bir de henüz karakterlerine birer isim verme zahmetine girdiği dönem olmalı.  Oteldeki bavul taşıyan çocuktan, gizli polis memuruna dek hemen herkesin bir adı var.

Kitap bir Saramago klasiği olarak eşine bir ithaf ve bir kaç alıntı ile başlıyor. Hikaye 1935 yılının son günlerinde Brezilya'daki 16 yıllık gönüllü sürgününden Lizbon'a dönen doktor ve şair Ricardo Reis'in gemiden inip bir otele yerleşmesiyle açılıyor. Bir ay kadar önce, 30 Kasım'da, Portekiz edebiyatının önde gelen isimlerinden Fernando Pessao vefat etmiştir. Ricardo Reis'in dönüş sebebi budur. Reis gerçi iyice tarif edilmesine rağmen Pessao'nun mezarını bulamaz; fakat hayalet mi desek, iki dünya arasında kalakalmış mı desek, müteveffa Pessao tarafından ziyaret edilmeye başlar. Bu arada romanın birbirine adeta zıt konumlanmış iki karakteri Lidia ve Marcenda da Reis'in yaşamına girer. Sayın Saramago kitabın adında büyük spoiler'ı patlattığı için söylemekte sakınca yok; böylece 1936 yılının çeşitli olayları arkaplanda akarken Ricardo Reis'e ömrünün son aylarında eşlik ederiz.

Kitabı ortalama bir Türk okurdan bekleneceği üzere Portekiz edebiyatından ve tarihinden habersiz, internette sağımıza solumuza bakmadan, bu minval üzerine okuyup bitirmek mümkün. Saramago'nun dili hep olduğu gibi akıcı, yer yer ironik, insan kendini kaptırıp gidiyor. Böyle de anlamlı,  böyle de lezzetli. Ben okumaktan büyük zevk aldım. Fakat roman aslında Jose Saramago'nun Fernando Pessao'nun anısına bir saygı duruşu. Pessao sadece Portekiz değil, dünya edebiyatında az rastlanan bir yöntemle kendi isminden başka en az üç ayrı isimle eser veriyor. Bunlara basitçe mahlas ya da takma ad denemez; çünkü her ada karşılık bir biyografi, bir karakter oluşturuyor  (buna heteronim deniyormuş) ve her heteronim altında farklı bir tarzda yazıyor. Ricardo Reis bu heteronimlerden biri, yani Pessao'nun alter-egosu. Kitapta yer yer diğer heteronimlere ve Ricardo Reis biyografisine göndermeler var. Lidia ismi, Reis'in Pessao'dan bir yaş büyük olması, Pessao'nun açılmaya başlayan alnı ve kimbilir, benim herhalde farkedemediğim pek çok başka detay bu gerçek hikayeye gönderme. Saramago ayrıca Avrupa tarihinde kritik bir yıl olarak 1936'yı da tüm gerçekliği ile (gazete haberleri dahil) önümüze getiriyor. Portekiz'den İspanya'ya, İtalya'dan Almanya'ya adeta bir diktatörler resmi geçidi. Saf tarih okumayı sevmeyenler için bu dönemi ve bu coğrafyayı edebiyat sayesinde öğrenme fırsatı. Ricardo Reis'in tüm bu olup bitenler karşısındaki rolü bir tür pasif seyircilik. Bilinçli bir seçim mi, yoksa elden bir şey gelmediği için mi, çok belli değil. Kendi yaşamındaki pasifliği, eylemsizliği, seyirciliği de yer yer kızdırıyor okurken. Ricardo Reis Lizbon'a arkadaşı öldüğü için döndüğünü söylese de, Pessao ona şöyle diyor: "Sevgili Reis, devrimlerden kaçmak sizin kaderiniz, bin dokuz yüz on dokuzda başarısızlıkla sonuçlanan bir devrim yüzünden Brezilya'ya gittiniz ve şimdi gene büyük olasılıkla çuvallamış olan bir başka devrim yüzünden Brezilya'dan kaçıyorsunuz". Ve bir alıntı daha kahramanımızı daha iyi anlamak adına: "Ve iște Ricardo Reis, dünyanın seyircisi, sorun bilgelikse o da onda var, aldığı eğitim ve yaptığı seçimler nedeniyle dünyaya yabancı ve kayıtsız, titreyip duruyor altı üstü bir bulut geçti diye,..."

Saramago'ya bir kez daha sevgi ve saygılarımı sunuyor; dizinin dibinde hikayelerini dinlemeye bunca ara verdiğim için üzüntülerimi bildiriyor; kendisini "Körlük"e kısıtlayanları esefle kınıyorum.

Dipnot: "Labirent Tanrısı"nı çok merak ettim. Okuyamayacağım için çok üzgünüm.

12 Kasım 2025 Çarşamba

Burası Radyo Şarampol

 


"Ankara Mon Amour"u bu yıl okuyup sevmiştim. Diğer Şükran Yiğit kitaplarını da okuyacağımı sezmiştim. "Burası Radyo Şarampol"ü sanırım Bahar da önermişti. Gecikmeden okumak istedim. Şükran Yiğit'in 70lerde ve 80lerde çocuk/genç olmanın detaylarına bu derece hakim oluşuna bir kez daha hayranlık duydum. Bu kez hikaye 80lerin başında Antalya'da açılıyor. "Şarampol" sözcüğünü sevmem, benim çocukluğumda TRT haberlerinde çok duyulan bir sözcüktü ve kişisel tarihimde de kötü bir anıyla bağlantılıdır. Bu kitabı okurken farkettim artık gündelik yaşamımda hiç duymadığımı. Şarampol'ün Antalya'da bir cadde ve neredeyse bir semt adı olduğunu ise bu kitaptan öğrendim. Neyse ki, bir iki yaz tatilimi Antalya'da bir obada geçirdiğimden, "obada kalmak", " obaya dönmeyip geceyi evde geçirmek"le neyin kastedildiğini anladım. Bahçelerinde kendiliğinden portakal yetişen yıkık evler de tanıdıktı. Düğünlerde "Arım Balım Peteğim"i söyleyen Manolya Gürses'ler, toprağa gömülen kitaplar, yıkık bahçeli evlerin yerine dikilen apartmanlar, doğum günü partileri, radyoda veya toplama bir kasette bir şarkıyı ilk kez duymak, kimin söylediğini bazen aylar, bazen yıllar sonra öğrenmek ve karanfiller (ne çok karanfil vardı) ise herhalde şehirlerden bağımsız bir neslin Türkiye deneyimine dahildi. Elbette herkesin bir Mine Ablası ve bir Cengiz Abisi vardı. Ve tabii ki 12 Eylül. Kitap da 12 Eylül ile birlikte keskin bir viraj alıyor ve beklenmedik bir şekilde Antalya Şarampol'den Berlin Kreuzberg'e savruluyor. Ki orası da kültürel belleğimize dahil. Duvarın yıkılışına dek tüm hikaye ilginç, okuması keyifli. Şükran Yiğit "Ankara Mon Amour"da yaptığı gibi burada da, bir dönemin kültürel detaylarını, örneğin müziğini malumatfuruşluğa kaçmadan akıcı ve sade bir anlatının içine ince ince işleyebiliyor. 1990'dan sonraki kısımda, örneğin Chris'le ilgili hikayede ne yalan söyleyeyim, biraz sıkıldım. Anlatının ritmi düştü, biraz sündü gibi oldu. Bana kalsa kitap Berlin Duvar'ının yıkılışıyla da bitebilirdi. Fakat elbette yazar açısından devam etmesi gerekiyordu. Tüm kitabın ana eksenini oluşturan, hikayenin yaklaşık ortalarından itibaren olacağını tahmin ettiğimiz ve hatta her an olmasını beklediğimiz o "yeniden karşılaşma"ya kadar devam etmeliydi. Elbette "yeniden karşılaşma" suyunu sıkarcasına dramatik değildi. Filiz nasıl ki yeniden karşılaştığında Manolya Gürses'e tokasını geri vermedi, Ali'yle de bir karşılaşma bir karşılaşmadan ibaret kaldı. Ya da öyle gibi oldu. Öylesi iyi oldu, çünkü gerçek hayatta da çoğunlukla öyle olur.
Kitabı okurken sözü geçen şarkıları açıp dinlemedim. Dikkatimin dağılmasını istemedim. Şükran Yiğit ince fikirliliğinden, kitabın sonuna bir playlist eklemiş, onu şimdi, kitap bittikten sonra dinleyeceğim. "Arım Balım Peteğim"den girip, "Suzen"den çıkacağım :)

6 Kasım 2025 Perşembe

Babaların Günahları


 

Her yıl bu vakitler aklıma yeni bir okuma şekli geliyor. Edebiyatla dünya seyahati de, yoğun okuma ayları da hep Ekim-Kasım gibi aklıma gelmişti ve ben yeni yılı bekleyemeden hemen başlamıştım.  Bu aydan itibaren de "Ayın..." okuma konseptine geçiyorum. "Ayın polisiyesi", "Ayın Bilimkurgusu" "Ayın Doğa Kitabı"...vb. Bu tür okuma hem yoğun okumadan kalan eksikleri tamamlayacak, hem de bana organizasyonel kolaylık sağlayacak. Haydi bakalım, bir de böyle deneyelim :)

Bu ayın polisiyesini okudum, bitti :) Bu yıl Buket Uzuner'in Defne Kaman serisindeki yazarlığını epey eleştirdim. Fakat okuyuculuğuna diyecek yok. Kitaplarında veya röportajlarında bahsettiği bir çok kitabı not etmiştim. Matthew Scudder serisi onlardan biriydi. Defne Kaman serisindeki komiser hep bu seriyi okuyordu. Bildiğim, bulduğum kadarıyla, Lawrence Block bu serinin ilk kitabını 1976'da yazmış: "Babaların Günahları". Tipik bir Amerikan polisiyesi. Yıkık bir polis emeklisi, gözümüze sokulan şiddet ve seks, bol illegalite, bol burbon, biraz sarhoşluk, biraz kahve. Çok büyük şaşkınlıklar yok. Kitabın adı başlı başına spoiler. Kitabın sonunu değil, ama gittiği yönü ele veriyor. 

Zaten ben de polisiyeyi her zaman bilmecesi için değil, biraz da felsefesi için okuyorum. Suç, vicdan,  iyilik ve kötülük üzerine, insan ruhunun en derin karanlıkları üzerine polisiyelerde yapılan felsefeye felsefe kitaplarında her zaman rastlanmıyor. Hem ben uygulamalı felsefeyi daha çok seviyorum. Buyurunuz "Babaların Günahları"ndan bir alıntı: 

" İnsanların iyi bir nedenle yanlış bir şey yapmasının mı, yoksa kötü bir nedenle iyi bir şey yapmasının mı daha kötü olduğunu merak ettim. Bu ne ilk, ne de son merak edişimdi."

Siz ne dersiniz?

Ek olarak, insan 1976'da yazılsa da polisiyelerden yeni bir şeyler öğreniyor. Örneğin, bakınız, "kendine iyi bak"ın ABD'de garipsendiği bir dönem de varmış:

"İyi günler" dedi hosteslerden biri. "Kendinize dikkat edin." Dikkat edin. Bana öyle geliyor ki, insanlar bu deyimi yalnızca son bir iki yıldır söylüyor. Birdenbire herkes bunu söylemeye başladı, sanki bütün ülke birdenbire dünyamıza dikkat etmemiz gerektiğini fark etmiş gibi.

Felsefesi, bilgilendirmesi bir yana bu kitabı okurken bir sebepten oldukça eğlendim de. Hikaye Matthew Scudder'in ağzından anlatılıyor ve ifade tarzı bana Çağatay Koçyiğit'i anımsattı. Yalan Dünya'nın bir bölümde Çağatay Koçtuğ o borazan sesiyle Amerikan tarzı bir dedektifin ruh haline ve rolüne girer, onun ağzından konuşur. Scudder aynı o tarzda anlatıyordu: 

"Cuma sabahı açık ve temizdi. Broadway'deki Olin'den bir otomobil kiraladım ve Batı Yolu'ndan şehir dışına çıktım. Otomobilim, dönüşlerde biraz şımartılması gereken utangaç bir Malibu Chevrolet'ydi. Ekonomik olduğunu düşünmüştüm.

Pelham ve Lorchmont'tan sonra Mamaroneck'e kadar New England otoyolunu kullandım, Exxon istasyonunda benzin dolduran çocuk Schuyler Bulvarı'nın nerede olduğunu bilmiyordu. İçeri girip sorunca patronu dışarı çıkarak yolu tarif etti. Patron, Carioca'yı da biliyordu ve on ikiyi yirmi beş geçe Malibu'yu restoranın önüne park etmiştim. Kokteyl salonuna girdim ve siyah formika barın vinil taburelerinden birine oturdum. İçinde duble burbon olan bir fincan koyu kahve istedim. Kahve acıydı, bir gece önceden kalmaydı. Başımı çevirip onu, yemek ve kokteyl salonları arasındaki kemerli girişte tereddütle dururken gördüğüm zaman fincanım hâlâ yarı doluydu."

Hi hi...:) Bir noktadan sonra kitabı Çağatay Koçuğ'un ses tonu ve vurgulaması yankılanarak okudum. Belki de Gülse Birsel somut olarak Scudder'a gönderme yapıyordu :) Sanırım bu serinin devam kitaplarını okurken de iç sesim Çağatay Koçtuğ olacak :)

Fark ettiyseniz, kitabın konusundan hiç bahsetmedim. Onu da kendiniz keşfedin artık.

12 Ekim 2025 Pazar

Tek Adam - 1. Cilt



 Çocukken misafir odasındaki dolabın bir rafında duran kitapların adlarını sırasıyla okumak hoşuma giderdi: "Tek Adam, Tek Adam, Tek Adam, Suyu Arayan Adam, Nutuk I, Nutuk II"

Henüz okumayı yeni sökmüştüm ve bu kalın ciltlerin içine dalmayı düşünemiyordum bile. Arada bir, örneğin misafir odasının serin sessizliğine sığındığım sıkıcı yaz öğleden sonralarında, elime alıp dış kapaklarını incelerdim. Zamanla kapağını çevirip iç sayfalarına bakmaya, birer ikişer satır okumaya başladım. Hiç baştan sona okumamış olsam da Suyu Arayan Adam'ın ilk satırlarını bugün bile ezberden söyleyebilirim: "Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı, suyu bulamadı..."

Tek Adam'ın Atatürk'ün yaşam hikayesi olduğunu da biliyordum. İlkokul boyunca üç kez, sonrasında da bir kaç kez taşındık. Yukarıda saydığım kitaplar her yeni evin salonunda, aynı dolabın aynı raflarına yeniden yerleşti. Ben büyüdükçe Tek Adam'ı orasından burasından açıp okumaya başladım. Örneğin onun açılış cümlelerini de defalarca okumuşumdur:

 "Küçük anne, güzel bir anneydi. Çocuğunun doğumu yaklaşınca bütün genç anneler gibi: - Çocuğumun kız olmasını istiyorum, diyordu. Ama, içinden hep bir erkek çocuk bekliyordu. Sarı saçlı, mavi gözlü, pembe yüzlü bir oğlan..."

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım'ın ıssız bir sınır boyundaki yaşamlarını, tüm hikayeye bir arkaplan olarak 19. yy'da Balkanlar'ın ruh ve atmosferi, tam bir yüzyıl sonra seksenlerin resmi ilkokul-ortaokul müfredatında okutulmuyordu elbette. Tüm bunları ben orasından burasından açıp okuduğum Tek Adam'dan öğrendim. Ortaokuldayken ilk cildi açıp en başından okumaya azmettim. Atatürk'ün Harbiye'ye gidişine dek okudum. Galiba sonrası  o zamanki entellektüel kapasitemi aşmıştı :))  Fakat Şevket Süreyya Aydemir'in akıcı, hoşuma giden, yer yer şiirsel, neredeyse epik anlatımını, bazen akıl yürütmelerini açıkça okuyucuyla paylaşmasını ("Şöyle şöyle olduğu nakledildiğine göre böyle olması gerektir") hep sevdim.  

Doksanların atmosferinde Şevket Süreyya Aydemir belki taraflı olduğu, fazla şevkli bir Atatürk taraftarı olduğu için biraz dudak bükülür olmuştu gibi anımsıyorum. Her şeye rağmen Tek Adam'ın tekrar tekrar basılmaya devam etmesi ne güzel. Toplumsal olarak ana babasını beğenmeyip her şeyini eleştiren ergenler gibi olduğumuz bir yaşımızdan geçtik. Sonra Hanya'yı ve Konya'yı biraz anladık. Şimdi sanırım toplum olarak hepimiz bir döneme taraflı da anlatılmış olsa, biraz mesafe alarak, biraz tarafsızlık gözlüğünü takarak bakabildiğimiz ve bir insana da bir yetişkinin bir yetişkine baktığı gibi bakabildiğimiz bir yaşa eriştik.  Tek Adam'ın son zamanlarda yeniden çok satması belki bundandır.

İlk kez birinci cildini baştan sona okudum. Çocukluğumun kimi cümlelerine tekrar rastlamak gözümü yaşarttı. Tek Adam'ın okumanın benim için Ankara'daki mütevazi memur evi atmosferinde yoğun güven duygulu çocukluğuma geri dönüş gibi kişisel bir yönü de var.  İlerleyen zamanda diğer ciltleriyle devam etmeyi düşünüyorum.