10 Nisan 2016 Pazar

Fahrenheit 451



Fahrenheit 451
Ray Bradbury

Üzerine cok sey söylenmis bi kitap. "Ben de okudum" demek disinda diyebilecegim fazla bir sey yok. Kitaplardan yana olan Faber ve Granger gibi iki karakterin agzindan "Asil mesele kitaplar degil Montag, bunu böyle bil..." denmesini not ettim. Kitapsiz toplumun sadece baskiyla yaratilmadigini, toplumun da böylesini tercih ettigini anlatan satirlari not ettim. Cogunlugun korkunc tiranligina dikkat ceken satiri not ettim. Daha önce hic u/mutlu biten distopi okumamistim. Bu sonu da bir güzelce not ettim.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Atlıkarıncada Bir Tur Daha


Noch eine Runde auf dem Karussell
Tiziano Terzani

Kitabın alt başlığı 'Yaşamak ve Ölmek Hakkında' .
Ama sadece bu degil. Bu kitap:
Hasta olmak ve sifa bulmak hakkinda.
Beden ve ruh hakkinda.
Modern tip ve alternatif tip hakkinda.
Akil ve yürek hakkinda.
Dogu ve Bati hakkinda.
Inanmak ve süphe duymak hakkinda.
New York hakkinda, Floransa hakkinda, Delhi hakkinda, Himalaya hakkinda.

Kitaba baslarken, -konusunu daha önce bir yerlerden bildigimden- aglatabilecegini düsünmüstüm. Sadece tek bir yerde agladim ve sandigim yer degildi: New York'ta Noel günü kendisini her yerde takip eden  "Jingle Bells"in yapayligindan dolayi sonunda bir kitapcidan kactiginda, sokakta Rus göcmeni oldugunu tipinden anladigi bir saticiya yol soruyor. Ve sonra Orta Asya'da calistigi yillarda ögrendigi sekilde Rusca tesekkür ediyor: "Spasibo" . Satici adam bir an saskinlikla kahramanimiza bakiyor. Sonra cekingen bir tavirla, duraklayarak  "Paschalujsta" diyor. Paschalujsta ne demek bilmiyordum. Ama anladim. Iste orasiydi. Tam orada.

Terzani 2004'te malum sebepten ölmüs. Bunun son kitabi oldugunu sanmistim. Son kitabi "The End is My Beginning" imis. Kitap boyunca cok gülümsetmisti, bunu okuyunca bi kez daha gülümsetti :) Sanirim bi kac kitabini daha okuyacagim.

"Atlikarincada Bir Tur Daha" Türkce'ye de cevrilmis.

28 Mart 2016 Pazartesi

Bayan (ve) Golden Retriever

Ilk dikkatimi cekisleri görerek degil duyarak.
Sabah trenin ön tarafinda benim duyabildigim ama göremedigim bir köseden gelen yüksek ve neseli ses "Ah hah hah, hayir hayir, kesinlikle rahatsiz etmiyor, tam tersine!" diyordu. Rahatsiz etmeyen ve kendisinden yaninda böyle pervasizca bahsedilen kimdi cözemedim. Bi cocuk?

Trenden inmek icin ayaga kalkip kapiya yürürken farkettim: koridora serilmis bir Golden Retriever. Sahibi sarisin, tahminen Alman, giyim kusama bakilirsa orta üstü ekonomik siniftan. Ama sakin. Ama sinifini bagirmiyor. Ama anliyorsun. Bu buralarda tipik. Üst ekonomik sinif giyim kusam, hal tavirla sinifini bagirmiyor. Tahminen toplumun cok derin dokularina cok eskilerden yerlesmis kimi dinsel / ahlaksal ögretilerden kaynaklaniyor. Züppeligin alemi yok. Ama anliyorsun.

Birbirlerine ne kadar benzediklerini farketmem sonraki seferlerde. Bayan ile Golden Retriever'in diyorum... Bazi köpeklerle sahiplerinin birbirlerine benzediklerini duymustum. Hatta bununla ilgili yarismalar var. Bu ikisi de birbirine benziyor.

"Bayan" her gün düzenli degilse de köpegiyle seyahat ediyor. Özellikle bir kac vagon geriden biniyor trene. Sanirim iniste en ön kapiya yigilanlarin telasindan köpegi, köpegin sakinliginden de onlari korumak icin. Golden Retriever'in bu yolculuklar ve bu yolcular hakkinda ne düsündügünü merak ediyorum.

--biriktirmeden--

25 Mart 2016 Cuma

Vasiyet

Umberto Eco'dan bir tek Gülün Adi'ni okudum. En son Siyah Kugu'da kütüphanesini gören insanlari yorumlari üzerinden kategorize edisiyle tekrar ilgimin merkezine gelip oturmustu ki, tam bir seyleri kacirdigim duygusuna kapilmistim ki, kaybettik.

Hakkinda dün okudugum su haber tüm gündemin icinde piril piril parliyor. Vasiyetini bildirmis. Benim böyle haberlere ihtiyacim var. Böyle kiyida kösede, böyle sosyal medyaya yolunu bulamadan kaybolup giden, böyle okudugun anda linkini bir kenara atmazsan bir daha bulamayacagin, böyle özü üc satirlik, ama böyle bütün gündemi devirip yere calan haberlere...

Yazarin arkadasi vasiyeti duyunca "“Bu da profesörün (Umberto Eco) son şakası” demis. Ne sakasi? Bence Eco cok ciddi! Bazi insanlar öldükten sonra bile yasayanlardan daha diri.

Bunlarin koleksiyonunu yapmak istiyorum. Dünya batarken icinde biriktirdigim cikolata kutusundan cikarip hepsini tek tek yüksek sesle okumak istiyorum. Dünya niye batti anlayabilelim diye. Dünya batarken olsun, azicik neselenebilelim diye.




37, sadece 37


Adini "37, sadece 37" koydugum bir duygu durumu(m) var. Önce onu tarif etmek istiyorum.

Hikaye söyle baslar. Gözleri bi baska bakiyordur. Yanaklari ve kulaklari kizarmis olabilir. Elinle dokundugunda isinmis oldugunu hissedersin. Termometre kesinlik getirir olaya: 38.6 . Eger benim kadar uzun zamandir atesle mücadeledeysen ondan sonrasi rutindir. Su sisesi, su bardagi, meyve suyu veya meyve cayi dolu bir bardak, termometre, atesini ve son kez ilac verdigin saati yazmak icin not kagidi, kalem, ibuprofen, termometre illaki, islak bez, tekrar islatmak icin bir kase dolusu su, o sıkıldıgında ona okumak icin kitap, gece uyumayip atesini takip ederken sen oku diye bi kitap.... Hepsi yavas yavas yataginin yanindaki masaya gelip dizilir. Ilk gün 38'den 39'a gecmeyelim diye mücadele edersin. O gün söyle böyle gecer. Ögleden sonra baslamadiysa bile, gece  Ibuprofen yetmemeye baslar. 8 saati 39.5'u asmadan nasil tamamlayacagini bilemezsin. 39.5'u astiginda 40'a vurmasin diye ne halt edecegini bilemezsin. Yüzü kipkirmizidir, kulaklari kipkirmizidir, gözleri cok yorgundur. Hic yanindan ayrilma ister, tuvalete bile gitme ister. Hic durmadan araliksiz ona kitap oku ister. Okur okur okursun. Cok bunalirsin. Arada atesini ölcmemek icin kendini zor tutarsin. "Düstü mü? Yoksa 40'a mi yaklasti?" 40'a vurdu mu? 40'a vurdu mu? 40'a vurdu mu? Kac dakika var? Kac dakika var? 8 saatin dolmasina kac dakika var?  8 saat dolar. Mecbur kaldigin icin, 8 saatin üzerine bir dakika bile bekleyemedigin icin, böbreklerine ve karacigerine ibuprofenden temizlenmek icin fazladan bir dakika bile veremedigin icin kizgin, bir doz daha verirsin. Ondan sonraki bir saat atesin düsmesini beklemekle gecer. Saate bakmaya, atesini ölcmeye, ona kitap okumaya, uyuyakalmissa, sen uyumamak icin kendin kitap okumaya devam edersin. Beklersin beklersin beklersin. Cok bunalirsin. Iki saat sonra atesi biraz düsmüsse, artik yatip uyuyabilecegine karar verirsin. Yarim saat sonra o uyanir, "Anne, susadim" der, "Anne, bogazim agriyor" der, "Anne, cok sicakladim, uyuyamiyorum" der, "Anne, cisim geldi" der. "Anne, yanimda kal, anne bana bi kitap oku" der. Her yarim veya bir saatte bunlardan birini der, uyuyamazsin. Gözlerinden uyku akiyordur, uyuyamazsin. Sonra ates yeniden yükselmeye baslar, 8 saatin dolmasina ne kadar kalmisti dersin. Kendi atesinin de yükselmeye basladigini, her seyin sicak, her seyin cok yakici oldugunu hissedersin. Tüm döngü yeniden baslar. Ikinci gün ve bazen ücüncü gün böyle gecer. Cok yorgunsundur, dis dünyadan kopmussundur. 8 saatlik döngüleri saymazsak, zaman kavramini yitirmissindir. Gündelik yasam gündelik kurgusunu yitirmistir. Gecenin köründe onun yataginda oturup bir Star Wars kitabina bakarken cubuk kraker yiyor olabilirsiniz, normaldir. Bütün dünya islak bez, ibuprofen, termometre, su bardagi, (8) saat etrafinda döner. Bir süre sonra  termometrede 40 degil de en fazla 39.3 gördügün icin mutlusundur. Artik ibuprofen etkisini 6 degil, sekiz bucuk saat sonra yitirdigi icin mutlusundur. Artik biraz uyuyabildigi ve biraz uyuyabildigin icin mutlusundur. Sonra...

...sonra... iki, üc ya da dört gece sonra bir sabah... onun huzursuz sesiyle degil kendiliginden ve uykunu almis olarak uyandigini farkedersin. Günesin dogmus oldugunu farkedersin. Kalkip uyandirmamaya calisarak alnina dokunursun. Serindir. Öyle derin ve huzurla uyuyordur ki, sen -yine de emin olmak icin- atesini ölcerken uyanmaz bile. Termometrenin göstergesine bakar, deliler gibi gülmemek  icin kendini  tutarak"37, sadece 37" dersin. Sonra sakinlersin, sonra serinlersin.

O sabah her sabahtan baska bir sabahtir. Disarida mutlaka kuslar civildiyor olur. Havanin kokusu bi baskadir. Her seyden bir hafiflik, bir tazelik, bir dirilik tasar. Her sey yenidir ve umut-vardir. Sanki baharin ilk günü gibidir, sanki dünyanin ilk sabahi gibidir.

Bazi günler olup bitene bakinca icimi bi ates basiyor. Elimde sanki sadece "ibuprofen" var ve o da ise yaramiyor gibi hissediyorum. Ates cok inatci ve sirkeli islak bez hic etki etmiyor gibi hissediyorum. Cok bunaldigimi hissediyorum. Iste o zaman kendim icin ve insanlik icin ve bütün dünya icin kalpten gönülden o duygu durumunu ve o sabahi diliyorum: "37, sadece 37"nin sabahini...

Dipnot: Bu vesileyle ve konudan bagimsiz tüm PFAPA anne-babalarina saygi, sevgi, sabir, kolaylik...

24 Mart 2016 Perşembe

Ne geregi var?

Rus ajani bazen sinirlerimi bozuyor. Bugün tren istasyona yanasirken ben de arka vagonlardan en öndekine dogru yanasmaktaydim. Yanindan gectigim koltuklarin birinde Rus ajanini gördüm. Ellerini Budist, Katolik kesisler veya Jedi sövalyeleri gibi (insanin 8-9 yasinda cocugu olunca benzetme haliyle Star Wars'tan da geliyor) montunun kollari icinden birbirine gecirmis, gözleri kapali "uyuyordu".

Az sonra trenin ilk kapisindan inerken onu görmedim, metro istasyonuna dogru yürürken de görmedim. Istasyona vardigimda peronda sanki dakikalardir oradaymis gibi bir durusla dikiliyordu yine!

Bazen tren-metro arasi yürüyüsünü görüyorum. Bir el cepte, pek sakin ve havali. Ama deri cantayi sıkıca tutan öbür elde dikkatli bakinca okunabilen bir telas var. Insan o eldeki telasi görmemis olsa tren istasyonunun üzerinde havada süzülerek metroya dogru uctugunu düsünebilir. Sadece trendeki kesis oturusunu ve metro peronundaki "ben coktan geldim, takiliyorum buralarda" durusunu görmüsse düsünebilir bunu.

Yine de bir sey farketmiyor. Yine de her gün ben ondan önceki metroya binip gidiyorum. Ister hizli yürüsün, ister havada süzülsün? Ne geregi var?

Iste bunu düsündürüp durdugu icin bana, kiziyorum.

Daha "Bayan Deri Sort"u, "Pürüzsüz"ü, "Bayan ve Golden Retriever"i, "Saat"i, "Stand insanlari"ni , "Cift"i anlatacagim. Bir türlü sira gelmiyor.

19 Mart 2016 Cumartesi

Gılgamış Destanı



2014 yazında Sedlacek'in Economics of Good and Evil'ini okudugumdan beri Gilgamis Destani'ni bastan sona okumamis olmak bir eksiklik gibi geliyordu. Bu hafta ancak sira geldi de okudum. Denk geldigini düsünüyorum. Ama öyle zamanlar ki bunlar, hangi hafta okusam denk gelirdi aslinda. Icinde yasadigimiz dünyayi daha iyi anlamak icin bin yillar öncesinin ortadogu/mezopotamya'sini anlamamiz gerektigine inananlardanim. Gilgamis Destani iste onun icin.

Hikaye de üzerine yazildigi tabletler gibi kirik dökük, bölük pörcük. "Giris-gelisme-sonuc"a alismis zihinlerimizi zorlayabilir. Oldugu gibi alinca ise güzel, etkileyici, sasirtici, bilgilendirici.

Bizi ekmek, bira ve kadinla bastan cikarilip "medenilestirilen" ve eskilerden tanidigi ormanin ruhunu medeniyetin eline teslim eden "Hos bir yerin efendisi"nin;  uzak diyarlarda yasayan, nedense kendisi de uzak "Yasami buldum"un; tüm gücüne, iktidarina ve tanrisalligina ragmen endiseli Gilgamis'in  dünyasina götürüyor. Ölümü, yasami, geciciligi, kaliciligi, insan olmayi anlatiyor.

Kimi endiseler, kimi yanilgilar, kimi bilge laflar ne kadar da evrensel, ne kadar da caglardan bagimsiz geliyor. Kimi yerlerde kelime oyunlari üzerinden kurulan ironik vurgular var. Bilince bugünün okuyucusunu bile gülümsetiyor veya sarsiyor. Kimi yerlerdeki benzetmeler Mezopotamya'nin iklim, cografya ve dogasina dayaniyor. Bu kisimlarda cevirmenin veya yayina hazirlayanin yorumlari, dipnotlari iyi geliyor. Bir kez kendi basima, bir kez dipnotlari ve aciklamalari da takip ederek okudum. Ayrica bu baskida ayni hikayenin bulunmus baska tabletlerdeki degisik versiyonlari da vardi. Eksikleri tamamliyordu. Asil metin 12 Tablet adiyla bilinen eski Ninova versiyonuydu. Ama Lübnan'dan Anadolu'ya genis bir cografyada Gilgamis destanini veya onun parcalarini anlatan tabletler bulunmus. Tahminen eski dünyanin yazicilik ögrenen ögrencilerine alistirma olsun diye verilirmis destandan parcalar yazmak görevi. Yani destanin tek ve bütünsel bir metni yok. Ortadogu'nun orasina burasina dagilmis, "12 Tablet"i tamamlayan pek cok baska metin var. Degisik yayinevleri degisik derlemeler yapabiliyor. Bu yüzden baska basimlardan da okumayi düsünüyorum.    

Haber bültenlerinden uzaklasmak ama haber bültenlerini daha iyi anlamak isteyenlere tavsiye ediyorum.

13 Mart 2016 Pazar

...çıkıp gidiyor.

Agustosböcegini yazdiktan sonraki ilk Pazartesi onu duragin önünden gecerken gördüm. Duymadim, gördüm. Dedigim gibi artik yüzünü biliyordum kizin. Ordan anladim agustosböcegi oldugunu. Yoksa ben o oldugunu anlamadan sessizce gecip giderdi yanimdan.

Bisikletini tamir ettirmis!

Bisikletini ta-mir et-tir-mis!

Günlerdir sabahlari yanimdan herhangi bir bisiklet gibi gecip gidiyor. Simdi sen de öbür bisikletler gibisin diyorum icimden.

Bazen oluyor bu. Bi sey sanki yasamima sirf ben onu hikaye edeyim diye giriyor.
Ve hikayesini anlattigimda da...
...çıkıp gidiyor.


Uyku



Haruki Murakami'ye giris...
Uyku

Trende sabah herkes uyu(kla)rken basladim, aksamüstü gözlerimden baslamak üzere olan gribin uykusu akarken bitirdim. Acaba kacirdigim bi sey mi vardi diye, iki gün sonra evde hasta yatagimda uyuklarken bastan bi daha okudum.

Murakami ile bu ilk tanismamiz bir "entellektüelin bunaltisi" kitabiyla olmadigi icin cok memnunum. Daha önce de demistim, "entellektüelin bunaltisi" kitaplarindan hoslanmam, okurken cok bunalirim. Uyku'yu bir ev kadinin bunaltisi gibi okumak mümkün; ondan da cok hazzetmem ama kiyisindan kösesinden bilindik mevzudur, anlayabilirim, cok zorlarsam sevebilirim. Ayrica Uyku'yu sadece ev kadinin bunaltisi niyetine okumak haksizlik olur. Uyku üzerine, uyaniklik üzerine, ölüm üzerine ve egilim üzerine söylediklerini ne yapacagiz yoksa.

Bi de baska bir yerde okudum; olaganüstü ve beklenmedik olani son derece olagan olan bir geri planin ortasinda patlatmak Murakami'nin romanlarinda ortak catiymis. Yatagin ayak ucunda biten adami ve sebep olduklarini öyle alalim peki. Arabayi sallayan iki karalti gercek miydi, yoksa baska türlü mü alalim bilemedim. Okuyanlara sordum, onlar da bi yanit vermedi. Ben roman okumayi unutmusum, yanitlari hep disarida ariyorum. Yanitin yazarda bile degil, bende ve romanin kendisinde oldugunu animsamam gerektigini söyledi bana Uyku.

Bi de Kat Menschik'in cizimleri cok güzel, cok etkileyici.

9 Mart 2016 Çarşamba

Kıymetli

Her birimizin icindeki smeagol arada bir de olsa, kendi "kiymetli"sine elestirel bir gözle bakma becerisi edinseydi, baskasinin kiymetlisi belki gözüne bu kadar cok batmaz, dünya da daha senlikli bir yer olurdu. Gibi geldi bana.

5 Mart 2016 Cumartesi

Rus ajani

Günlük üniformasi kot pantolon, beyaz mont. Bi de sag elinde deri bir evrak cantasi. Bir gün gazeteler metroda bir Rus ajaninin yakalandigini bildiren bir haberin kiyisinda resmini yayinlarsa hic sasmayacagim. Ya da metrodaki terörist saldiriyi "pendler"mis rolü yapan gizli bir Rus ajaninin tesadüfen engelledigine dair bir haber de olabilir. Bu türden bir haber hic cikmazsa... Iste o zaman yasamin bazen rolleri dagitirken yanlis metni yanlis ellere tutuşturdugu sonucuna varacagim. Cünkü öyle soguk, cünkü bakislari öyle yere dikili, düsüncesi baska bir yerlere kilitli, saclari öyle düz ve sari, durusu öyle militer egitim almis gibi. Rus ajani degilse yazik olacak.

Her gün ayni trenden indigimizi bir süre sonra farkettim. Metro istasyonuna nasil olup da benden bu kadar önce varabildigini  bir süre cözemedim. Önceleri benim bilmedigim daha kisa bir yolu kullandigini saniyordum. Oysa hayir, benimle ayni yolu kullaniyordu. Sadece trenin ilk kapisindan cikiyor, cok hizli yürüyor ve peronlardan bosalan kalabaligin arasindan benden daha kolayca siyrilabiliyordu. Fisher King'teki metro istasyonu sahnesini animsatiyordu bu bana.

Yine de yasam daima adaletlidir. Senaryoyu yazarken onun icin daha seyrek gecen bir metroyu secmisti. Bense daha sık gecen bir baglanti trenine binebiliyordum :) Iste o yüzden o peronda Rus ajani Rus ajani dikilirken, ben sarsak pendler bir sonraki maceraya dogru coktan yola düsmüs oluyordum :)

--biriktirmeden--

Neye ? - II



67 yasinda. Hintli. Bi doktorun bekleme odasinda karsima cikti. 35 yil demiryollarinda elektronik mühendisi olarak calismis, emekli olduktan sonra da yazilim mühendisi olarak. Sonra da bi gün arabasiyla yol kenarindakileri bastan asagi islatinca (istemeyerek) cok utanmis,  isini gücünü birakmis, karayollarindaki cukurlari tamir edip kapatmaya baslamis. Bugüne dek 1215 asfalt cukurunu kendi kendine tamir etmis. Kücük bir cukuru iki saatte tamir edebiliyormus, büyükler icin 2-3 gün gerekiyormus. Baslarda malzemeyi de kendisi tedarik ediyormus. Simdilerde bi takim devlet kuruluslari da malzeme sagliyormus.

Bir insan ömrünü neye vermeli?




28 Şubat 2016 Pazar

Mumbai uçağına binmek

..."Gate"e dogru yürürken daha cok zamanim oldugunu , beklemem gerektigini biliyordum. Yanimda kitabim ve yiyecek birseyler oldugu icin cok dert etmedim. Ankara kapisindan bir sonraki kapi Mumbai kapisiydi. Ikisinin arasindaki koltuklara agirlikli olarak Hintli ve Türk yolcular yayilmislardi. Bir kac sira daha fazla yürüyüp Mumbai kapisina yaklasmaya karar vedim cünkü hizli bir bakisla Türk yolcularin arasinda aradigima uygun kisiyi bulamamistim. Tahmin ettigim gibi bir huzursuzluk, bir kipirti, bir eylem yogunlugu hakimdi oraya. Sakin bir bekleyis enerjisi ariyordum. Icimdeki huzursuzlugu belki o yatistirir diye umuyordum. Geleneksel kiyafetlerinin icinde, ücüncü gözü noktali (miydi? yoksa ben mi uyduruyorum?) yaslansa da dimdik duruslu, yasli bir Hintli kadindi. Cok sakindi. Seyrediyordu. Tam aradigim kisiydi. Belki de ben onu aradigim icin oradaydi. Basimi kaldirdigimda onu görecegim bir koltuk secip oturdum. Kitabimi okurken zaman zaman basimi kaldirip onu seyrettim. Iyi geldi. Sakinligi, seyretmesi. Cok iyi seyredebiliyordu. Sakinlestigimi, huzursuzlugumun azaldigini hissettim.

Türk yolculara haksizlik mi ediyordum? Iclerinde enerjisi Hintli kadina benzeyen birini bulabilmek icin biraz bakindim. Bir kac adam yakindan bildigim bir yayilisla koltuklara serilmislerdi. Hakim olmak isteyen, rahatmis izlenimi vermek isteyen, mekandan gerek duydugundan fazlasini talep eden bir yayilis. Bir el telefonla mesgul, gözler de ona odakli. Üc kadin vardi, yanyana oturmus. Bana güne giden kadinlari animsatiyorlardi. Ne konustuklarini duymasam da, uzaktan uzaga konusma tarzlarinda , duruslarinda öyle bir sey vardi. Üc saatlik ucak yolculugla güne gidenler var midir, bu isler o kadar ilerlemis midir diye ciddi olarak merak ettim. Birinin ucak yolculugundan korkutugunu saniyordum. Yüz ifadesi sürekli gergindi. Digerlerinin anlattiklarina gülerken bile gergindi. Hep mi böyleydi, yasama gergin mi bakiyordu yoksa ucaktan mi korkuyordu cok merak ettim. Ankara'da ucaktan inerken özellikle aradim onu gözlerimle . Buldum da... Baska türlü gülüyordu artik, ucaktan korkuyordu :)

Kapiya dönelim. 9-10 yaslarinda bir kiz cocuguyla oturan orta yasli bir kadin vardi. Simdi animsamadigim bir sebepten kadinin kizin annesi degil, bir yakini oldugunu saniyordum. Telefonuyla mesguldü. Arada bir telefondan basini cok kaldirmadan cocugu uyariyordu. Ne icin oldugunu cözemedim. Neden kendileri de huzursuzken yetiskinler 9-10 yasindaki cocuklari sakin durmalari icin uyarip durur? Kimseyi rahatsiz etmiyordu oysa. Böyle böyle huzursuzlugumuzu bastirmayi ögrendigimiz sonucuna vardim. Böyle böyle huzurla oturmayi basaramayan, belki kipirtisiz ama disariya huzursuz bir enerji yayan yetiskinler oluyorduk.  Hintliler bu isi baska türlü mü yapiyorlar diye merak ettim. Mumbai kapisina yakin, kendi oturdugum sira ve cevresindekilere baktim. Bi kac genc cift vardi, cocuklu bir iki aile. Elimizdeki örnekleri genellemek mümkün olsa, Hintli genc kadinlarin batili giyindiklerini, uzun, cok güzel siyah saclari oldugunu ve kilolu olduklarini söyleyebilirim :) Karsimdaki ciftin yine uzun, siyah ve cok güzel sacli bir kizi vardi. Kimse uyarmiyordu. Sakin duruslu bir cocuktu. Iki sira ilerideki 9-10 yaslarindak Türk kiz gibi.

Yanima gelip oturan bi Türk kadindan cok umutlandim. Teyzeme benzettigim icin, bi de duru bir yüzü vardi. Hintli kadinin yasinda oldugu icin bi de belki. Keske o telefonu cikarmasaydi hemen cantasindan.  Sanirim onu buradan yolculayanlara veya Ankara'da karsilayacak olanlara kapida oldugunu, ucagi bekledigini, herseyin yolunda oldugunu bildiriyordu. Sanki 65 yasindaki bir kadina bir havaalaninin ucus kapisinda herhangi bir sey olabilirmis gibi... Yok, o degildi. Sadece Hintli kadindi seyredebilen. Sakince, baska hicbir seyle mesgul olmadan, baska hicbir yerde olmadan, arkasina yaslansa da dimdik durarak , endiselenmeden, huzursuzlanmadan seyredebilen bi tek oydu. Karsimda oturan genc Hintli kadin cantasindan bir tarak cikardi. Taragi yasli kadina uzatirkan kizina bir seyler söyledi. Kiz taragi alip yasli kadinin yanina gitti, önüne oturdu. Yasli kadin sakince kizin saclarini taramaya basladi. Konusmadan, sakince... Hepsinin tek bir aile oldugunu ilk kez o zaman farkettim. Kizin saclarinin cocuklugumdaki bir fotograftaki benim saclarima benzedigini de... Annemin saclarimi ben cocukken ayni böyle taradigini da... Belki anneannemin de... Anneannemin de bazen böyle durabildigini o zaman animsadim.

Iste o zaman aglamak istedim. Bütün o "Gate" kalabaliginin ortasinda, fazla yayilan, kipirtili Türk amcalarin, fazla endiseli, fazla uyaran Türk teyzelerin, fazla uzaklarda, fazla baska bir yerlerde insanlarin ortasinda sessiz ve sakince aglamak istedim.

Mümkün olsaydi Ankara ucagini bir tarafa birakip Mumbai ucagina binmek güçlü isteğine galiba iste o an kapilmistim... Rica etsem saçlarımı da tarar mıydı ki?

--biriktirmeden--

Ağustos böceği

...her sabah duragin önünden geciyor. Ya da ben duraga yürürken yanimdan. Hangimizin erkenci olduguna bagli. Baslarda yüzünü göremiyordum karanlikta. Günün daha aydinlik saatlerinde yolda karsilassak taniyamam galiba diyordum; komik geliyordu. Ögrenci oldugunu saniyordum. Ama bisikletini taniyor(d)um. Dislilerinden birinde, zincirinde, ne bileyim bir yerinde bir sorun var. Tamir edilmemis. Belki edilememis. Pedala her basisinda belli bir ses cikariyor. Iste o sesi agustos böcegine benzetiyorum. Pedala bastikca...bastikca...bastikca.. sanki yakinlarda bir yerlerde bir agustosböcegi ötüyor. Sanki kis ortasinda degiliz gibi geliyor. Sanki yaz ortasinda ılık bir aksam gibi oluyor. Sanki ısı birden bir kac derece yükseliyor. Kisacik bir süre icin.... Sonra agustos böcegi uzaklasip gidiyor. Kis geri geliyor.

Thoreau iyilikten ve iyi insandan bahsederken "...kendisine hicbir seye mal olmayan, farkinda bile olmadigi bir özelligi olmali" diyor ya, agustosböcegi yanimdan gecerken hep bunu animsiyorum. Bana yaptigi iyiligin farkinda mi merak ediyorum. Dünyaya bu türden bir iyiligim dokunsun cok istiyorum.

Günler uzadigindan beri yüzünü de biliyorum. Galiba ögrenci degil...

--biriktirmeden--

toplu taşıma

...şık bayanla 'Putzfrau'yu, tulumlu boyaci kalfasiyla züppe beyaz yakayi esitleyen gözünü sevdigimin toplu tasima sistemi...

--biriktirmeden--

Verse auf Leben und Tod - Yaşam ve Ölüm Üzerine Dizeler


Verse auf Leben und Tod
Amos Oz
suhrkamp

Amoz Oz'un daha önce iki kitabini okumustum, cok sevmistim. Bu kitabini onlar kadar begenemediysem de, ilgincti. Yazar (Oz yani) bu kitapta bir denemeye girisiyor sanki. Bir kac saatligine görülmüs insanlar üzerine, toplamda yaklasik 8 saatlik bir süreyi  anlatan bir roman yazilabilir mi? Yazilabildigini görüyoruz. Yazar ( Oz degil, kitabin baskahramani olan yazar) yeni kitabinin tanitildigi bir söylesiye katiliyor. O aksam söyleside gördügü, tanidigi kisiler üzerine kafasinda kurdugu hikayelerden olusuyor kitap. Bir noktadan sonra gercekle yazarin kafasindaki hikayeler birbirine karisiyor. Yazar söylesiden sonra gercekten kitabindan pasajlar okuyan kadinla merdivenlerde sohbet etti mi? Sokaklarda kücük bir yürüyüs yaptilar mi gercekten? Yoksa bunlar da mi hikayelere dahildi?

Amos Oz'un diger kitaplari oldugu gibi bu kitabi da Israil'den insan manzaralari sunuyor. Az bilinen bir dünyadan bize benzer insanlarla tanismak firsati... Özellikle degisik ülkelerin edebiyatlarina ilgi duyanlara önerilir.   Ingilizcesi "Rhyming Life and Death", Türkce'ye henüz cevrilmemis.

Aylak Adam



Aylak Adam,
Yusuf Atilgan
YKY

Aylak Adam'i cözebilmem biraz zaman aldi. Birinci bölümde birinci tekil agizdan konusan kisi ile, ikinci bölümde anlatilan ücüncü tekil sahis ayni kisiymis. Ama ikinci bölümde anlatilan ücüncü tekil sahis ile, ücüncü bölümde anlatilan ücüncü tekil sahis ayni kisi degilmis. Bunu anlamak icin ücüncü bölümün basinda dönüp kitaba basindan tekrar baslamam gerekti. Kitabi bitirince bazi baglantilari daha iyi anlamak icin dönüp bastan bi kez daha okudum. O kadar mi karisikti? Degildi aslinda :) Benim anlayisi kit bir dönemime denk geldi belki de.

Aylak Adam bir dönemi tanimak icin olsun okunmasi gereken kitaplardan sanirim. Baska bir Istanbul, baska bir Türkce.

Iki bucuk okumadan sonra...Sevdim :)

27 Şubat 2016 Cumartesi

Eldiven

Şık eldivenleri olanlarin ellerinin kışın daha cok üşüdüğünü farkettim.
Bu ayni şık ve marka günes gözlügü olan insanlarin gözünü günesin daha cok almasi gibi bir sey.

Güneş gözlügüm yok, eldivenlerim şık degil ama sevdigim bir berem var. Yani cok güzel degil, bana yakistigi da söylenemez ama seviyorum. Galiba bu yüzden kışın sonuna dogru, havalar biraz isinmaya basladiginda bile sanki kafam herkesinkinden daha cok üsüyor.

Anliyorum.

--biriktirmeden--

Biriktirmeden

Seyrediyorum seyretmesine ama galiba olmasi gerektigi gibi seyredemiyorum.
Yargiya varmadan, etiketlemeden seyredemiyorum her zaman.
Ve bazen seyretmenin beni basbayagi bir eyleme dogru ittigini, bir türden harekete gecmemek icin kendimi güc tuttugumu farkediyorum.

Herhalde bu seyretmek degil.
Ama yine de seyretmeyi seviyorum.

Bi de seyrettigimi anlatmak gereksinimi hissediyorum.
Birikiyor, birikiyorum, yoruluyorum.

Firsat buldukca kisa kisa yazmak niyetindeyim.
Baglamindan, yerinden, zamanindan bagimsiz anlatiyorsam bil ki ben de tam bilmiyorumdur.
Kimbilir nerde, kimbilir ne zaman.
Bil ki seyrederken görmüsümdür.
Ve anlatmam gerektigine karar vermisimdir.
Biriktirmeden.

14 Şubat 2016 Pazar

Trendeki Kız


Trendeki Kiz
Paula Hawkins, Ithaka Yayinlari

"Trendeki Kiz"i trende okumanin ilginc olacagini düsünmüstüm ama trene varamadan dün okuyup bitirdim :) Elimizden birakamadigimiz kismi galiba dogru :)

Rachel'in eskiden oturdugu evin Megan'larin evine cok yakin olmasini biraz fazla tesadüf gibi görmüstüm, neredeyse "Türk filmi" gibi. Hikayenin gelisimi acisindan onun bir önemi varmis, peki.

Yine de trendeki kizin hikayedeki hic kimseyi tanimadigi ve sadece "trendeki şahit" oldugu bir hikayeyi daha heyecanli bulurdum sanirim. Bu türden benzerleri var. Agatha Christie'nin Bayan Murphie'li bir hikayesi var örnegin.

Hikayenin üc kadinin agzindan anlatilmasi ilginc de, ölen kadinin agzindan anlatilmasi biraz tuhaf miydi ne? Sadece Rachel'in agzindan anlatilmasi ilginc olurdu ama teknik olarak galiba mümkün degildi. Acaba yazar kadinlarin agzindan konusmak yerine hikayeyi kendisi, ücüncü tekil sahis agzindan anlatsaydi daha mi iyiydi?

Hikayedeki banliyo kadinlarinin anne olma, kadin olma, birey olma, özgür olma, es olma, kariyer kadini olma, ev kadini olma etrafinda dönen bunalimlari, ne bileyim biraz sıkıcıydı sanki.

Sonuna kadar herkesten süphelendik. Hatta Megan'in kendisinden bile... :) Bu acidan basariliydi. En sona varmadan katili anlamistik ama olsun, o kadar olur :)

Rachel'in aslinda işsiz olan bir commuter olmasi ilginc bir detaydi. Rachel'in Scott'un meslegi ve o kücük oda hakkinda yanilmasi ic rahatlaticiydi.

Bu türün severlerine ve baska türleri okuyanlardan arada kücük bir mola vermek isteyenlere mümkünse yolculukta, özellikle trende okunmasi tavsiye olunan kitaptir :)