24 Eylül 2017 Pazar

Orman


Der Wald, eine Entdeckungsreise
Peter Wohlleben
Heyne, 2016

Peter Wohlleben'in "Das geheime Leben de Bäume" (Agaçların Gizli Yaşamı) adli kitabini varligindan haberdar oldugumdan beri ele gecirmeye calisiyorum. Kitap burada o kadar popüler olmus olmali ki, kütüphanedeki üc kopyasi bir türlü raflara geri dönmüyor. Ben de sabirla her gittigimde kontrol ediyorum. Ayni yazarin Türkce'ye adi "Orman - Bir Kesif Gezisi" diye cevrilebilecek olan bu kitabini ise iste o kitabi araraken gördüm ve benzer bir kitap olabilecegi düsüncesiyle hemen ödünc aldim.

Peter Wohlleben bu kitaba nasil ormanci oldugunu anlatarak basliyor. 80lerde yükselen cevre bilincine paralel olarak "doga korumaci" olmak istiyormus aslinda. Bu amacla Biyoloji okumaya baslamis. Bir gün annesinin  gazetede okudugu bir duyuru ile ormancilik egitimine geciyor oradan; cünkü böylece hayalini kisa yoldan hayata gecirebilecegini saniyor. Ormanciligin Almanya'daki uygulamasinin (ki tahminen dünyanin her yerinde ayni olmali) doga korumaciligin yanindan bile gecmedigini; ormanin bir isletme, ormanicinin da onun kara odaklanan isletmecisi oldugunu anlamasi biraz zaman aliyor. Anladiginda ise en azindan kendi sorumlu oldugu ormanda bu gidisata dur demek icin yapmadigi sey kalmiyor. Kitap biraz bu maceranin hikayesi aslinda. Buna paralel olarak benim de en sevdigim agaclardan biri olan kayin üzerinden ormanda bir agac olma deneyimine dair pek cok sey anlatiyor.

Kitabin icimi biraz kararttigini itiraf etmeliyim. Ormanin ne kadar ince bir dengenin üzerine oturdugunu ve yapilan en kücük müdahalede bile nasil uzun vadeli zararlarin verildigini okuyunca, ormanciligin akillara zarar bir meslek oldugu hissi olustu icimde. Verdigi örneklerden de anlasildigi üzere bugünün pazara yönelik, asiri kara ve büyümeye odakli, yogun tarim ve hayvancilik uygulamalarindan hicbir farki yok ormanciligin. Wohlleben, tahminen ikibin yil öncesine ait Roma atli arabalarinin izlerinin ormanin zemininde hala görülebilir oldugunu ve bu alanlarda orman zemininin neredeyse geri dönülemez sekilde bozuldugunu anlatiyor bir sayfada. Diger sayfada ise bugünkü yaygin ormancilik uygulamalarinda ormana agaclari dakikalar icinde kesip, bicip, transfer edilmeye hazirlayan "harvester" denilen tonlarca agirlikta makinalarla girildigini anlatiyor. Kendi ormanina bu hatayi farkettigi andan itibaren transfer icin at arabalarindan baska bir sey sokmamis.

Ormandan kesilen 160 yillik bir kayin agacinin boslugunda bile aninda büyük bir negatif ekolojik etki olustugunu kayin agacinin döngüsünden okuyoruz ayrica kitapta. Bir büyükanne kesildiginde ve ahsap olmak üzere alinip götürüldügünde on yillardir gölgesindeki büyüyen yavrulara ne oluyor, toprakta neler neler oluyor, komsularina neler oluyor, faunada ne türden etkiler yasaniyor? Monokültür neden yanlis? Ormani parsel parsel yetistirip, parsel parsel harmanlayan bugünkü ormancilik anlayisi neden cikmaz sokak, ahsap kalitesi sebebiyle tercih edilen egzotik türlerle calismak neden büyük hayalkirikligi tek tek anlatiyor Wohlleben. Sürdürülebilirlik neden masala dönüsüyor, ormanlik alanlarda rüzgar gülleri neden büyük bir fiyasko, Almanya ormanlarindaki av hayvanlari ve avcilik gelenegi ormanlara nasil zarar verdi, bu konulara da giriyor. Bize Vietnam savasinin bir benzerinin sessiz sedasiz 70li yillarda Alman ormanlarinda vuku buldugunu, Borneo ormanlarindaki palmiye plantajlarinin bir benzerinin igne yaprakli türler ile Alman ormanlarinda coktan kurulmus oldugunu gösteriyor.  Igne yapraklilarda özel bir sorun yok; sorun Orta Avrupa iklimi icin egzotik kalmalari, aslinda Kuzey Avrupa'nin taygalarina özgü türler olduklari ve sirf ticari, ekonomik avantajlari icin 20. yy.da Orta Avrupa'da da tercih edildikleri icin... Yani yine insan müdahalesi...

Cözüm? Benim okuduklarimdan cikardigim sonuc birincisi ormana insan müdahalesini minimuma indirgemek. Özellikle ormancilik faaliyetlerini... Ormanicinin en büyük aktivitesi gözlemek, gözlemek, gözlemek olmali yazara göre. Günlük rutininin önemli bir kismi agaclari tek tek gözden gecirmekmis. Agaci kökünden tacina dek gözden gecirip degerli isaretleri okuyormus. Bu is cok yorucu oldugundan bir kerede araliksiz iki saatten fazla yap(a)miyormus.

Ama ikinci ve daha önemlisi toplumun enerji ve hammadde kaynagi olarak ormandan elini cekmesi. Sadece yerel ormanlardan degil, küresel olarak tüm ormanlardan. Yoksa yük yerel ormanlardan cekilip dünyanin baska yerlerindeki baska ormanlarin sirtina yükleniyor; fark yok. Yani tüketimin azaltilmasi temel sart. Bu konuda ayni fikirdeyiz Wohlleben ile... En temiz enerji kullanilmamis enerji cünkü. Bu konuda biz ikimiz sanirim M.Ö. 4. yy'da yasamiz bir "cagdas"imizla ayni fikirdeyiz.
  


Peki umutsuz mu yazar? Cizdigi karanlik tabloya ragmen, hayir  umutsuz degil. Amazonlarda büyük alanlarin ormansizlastirilmasi ile cangilin ortasinda ortaya cikmis büyük yasam alanlarinin sasirtici örnegini veriyor. Bu alanlar eskiden insanlarin yogun yasadigi, topragin büyük ölcüde zarar gördügü, ekolojik dengenin "balta girmemis orman" olmanin cok ötesinde bozuldugu yerler iken, doga isi ele aldiginda insan izleri silinebilmis, dünyanin akcigerleri denen ormanlar ortaya cikmis. Simdi insanin hakimiyeti tekrar ele gecirmesi ile yeniden ortaya cikiyor bu gercek. Dolayisiyla insan bilincli olarak ormandan elini cektiginde ve her seyin "yönetilmesi" gerektigi fikrinden uzaklastiginda her seyin yoluna girecegini düsünüyor.

Haa, son bir ilginc detay: Wohlleben'e göre yaygin görüsün aksine orman insanin yuvasi degil aslinda. Insanin asil yuvasi savan. Bütün duyu organlarimiz ve algi becerimiz savana ayarlanmis sekilde. Ormanin bizi öteden beri hem biraz ürkütmesi, hem biraz büyülemesi; mit ve masallarin kaynagi olmasi bu yüzdendir diyor :)



23 Eylül 2017 Cumartesi

Stereogramm ve Anamorphosis

Bu iki sözcügü de o siralar (2017 basi) okudugum ??? Soru Isareti kitaplarindan not etmisim.

Ikinci sözcük Victor Hugenay'in sirrinin konu edildigi bölümdendi  kesin, birinci de bir bilgisayar oyunu ve onu gelistiren adamla ilgili bölümdendi yanlis aklimda kalmadiysa. Insan bu ergen kitaplarindan ne cok sey ögreniyor :) Ve bir kötü karakter olarak Victor Hugenay'i seviyorum. Ve ??? Soru Isareti filme de cekilmis ama kitaptaki orijinal Hugenay karakterinin tamamen tersi bir Hugenay yaratmislar. Bu kadar da olmaz ki! Kınıyorum!

Neyse, notlar:

3D-Resim,Magic Eye, Stereogramm, Silberner Blick : Iki boyutlu ama icinde üc boyutlu figürler saklayan resimler. Bir ara cok ünlüydü, internette Stereogramm diye aratinca geliyor. Silberner Blick, üc boyutlu resmi görebilmek icin gerekli bakis teknigi. Hani böyle dalgın dalgın, şaşı bakış.  Türkce'ye sözcügü sözcügüne cevrilirse "gümüşi bakış" demek. Bazen cangılın kuytusunda saklı gerçeği görmek icin de dik dik değil, böyle şaşı şaşı bakmak gerektirdigini düsündürmüstü bana. Ondan not etmiştim.

Anamorphosis (Hernandez'in teknigi): Bir resme ancak belli bir acidan ya da belli bir yansıtıcı araçla bakildiginda görünebilir olan anlamli sekil. Ressaminin baska türden bir bakis açısıyla çalışmasını gerektiriyor, şaşırtıcı. Bazen bu dünya da anamorphosis calisilmis gibi geliyor mu sana? Bana öyle geliyor. Bakıp bakıp "aa, neg'zel!!" filan diyoruz ama asıl resim o değil ki! Asıl resmi, gerçeği görmek icin özel bir araç gerekiyor: Kalp. Aynı hikaye yine.


22 Eylül 2017 Cuma

Kuzeyden

Ilk nerede gördügümü animsamiyorum. Not defterime

Ragnar Axellson
rax.is
kuzeyden harika fotograflar

diye not almisim.
Linke tiklayinca galeriye girmeli. Insanla doganin romantik olmayan hikayesi.

Not defterimi yenisine tasiyorum bugünlerde. Kalici notlari da buraya tasiyacagim. Bu ilki...

21 Eylül 2017 Perşembe

Hipliyoruz, Hopluyoruz

Eskiden, cook eskiden bu blogda sincapla dinlediklerimiz ve söylediklerimiz diye bir etiket vardi. Bir okul öncesi cocugun müzik zevklerine eslik etmekteydim, belki Almanya'da yasayan baska Türk anneler de ilgilenir diye not düsmekteydim.

Sonra o sincap büyüdü, bir Italyan Gezi rehberi oldu :) Zevkler degisti, hem de kac kez :)
Gecen yeni okulundaki ilk müzik dersine giderken serzenisle dedi ki "anne, ilkokulda biz müzik dersinde hep klasik müzik gördük yaa, bakalim bu yeni okulda nasil olacak?"

Yeni okulundaki ilk müzik dersinden döndü, cok ilginc bir müzik dinlemisler, cok sevmis, youtube'dan aradi buldu:

 

Simdi sabah aksam döne döne bu panda maskeli arkadasin kiz arkadasina vadettigi tatli dünyayi dinliyoruz. Hipliyoruz, Hopluyoruz, zipliyoruz, dansediyoruz filan.

Efenim? Birisi "cocugum kaliteli müzik dinlesin? Hip hop neymis? Rap mi ? Iiiii!" mi demisti?

Komm, baby, komm! Güzide egitim sisteminin degerli müzik ögretmenleriyle el ele verdik; surada bir anneye söylediklerini yediriyoruz, mach dir niiiee mehr Sorgen :D Ama benim egitim sistemine güvenim tam, hip-hop'dan girip klasikten cikacaklarini tahmin ediyorum. Evet evet... Iste bu ara "sincap"la bunu dinliyoruz :)


Boş günlerimin dolu işleri



Bos günlerimin dolu isleri :)
Her sabah baştan hazırlamaktan sıkıldım, kendime a la Hindiba müsli karisimi yaptim.
A la Hindiba demek  "duyan gelmis"  veya "evde ne varsa o" demek. Müsli temeli olarak yulaf ezmesini gidip aldim, onun disindakiler evde vardi ve tüketilmeleri gerekiyordu.

Asagidan yukariya sirayla:
Yulaf ezmesi
Chia tohumu (azicik kahverengi)
Hashas tohumu (daha cok mavimsi)
Hindistan cevizi
Ögütülmüs üzüm cekirdegi (kakao gibi görünen ince tabaka, demir deposu)
Keten tohumu
Kabak cekirdegi

Üstüne günlük olarak keyfe bagli olarak badem ceviz vb, tatlandirmalik kuru üzüm gelebilir ama böyle bile lezzetli.

Chia gibi egzotikler, üzüm cekirdegi unu gibi yeni trendler icin olmazsa olmaz demiyorum. Evde vardi :) Evde niye vardi? Chiayi benim bey alip gelmis ona sormali; üzüm cekirdegi unu oglana gizliden gizliye demir takviyesi yapmak gibi talihsiz bir procenin bileseniydi, ondan.  Keten tohumuna bayiliyorum. Hamsi bilmez memleketin gurbetcisiyim. Arada canim cok hamsi cekerse bu keten tohumunu yagsiz tavada hafifce kavurup salatalara serperek yiyorum, hamsi tava yaninda marul salatasi gibi oluyor. Iste bunlar hep Omega 3.

Haa, evet kavanozu nerden aldigimi soracaksiniz tabii, biliyorum :) Koska pekmez kavanozu ya da tahin, emin degilim simdi :) Her markette var :) Tahin-pekmez yaninda bonus veriyorlar ;)

Yaaa, evet, yine supliminal eleştirel mesaj veriyorum. Böyle sevin beni :)

20 Eylül 2017 Çarşamba

Yaşam Nedir?


Was ist Leben?
Die lebende Zelle mit den Augen des Physikers betrachtet
Erwin Schrödinger,
Piper,2011

Orijinali: "What is Life?" , Cambridge University Prss, 1944

Türkce'ye de 'Yaşam Nedir?' adıyla cevrilmis olan bu kitabi One Mind'da epey söz edildigi icin merak edip okudum. 20.yy'in önemli kuantum fizikcilerinden Nobel ödüllü Erwin Schrödinger bu kitabinda bir fizikcinin gözünden biyolojinin önemli bir konusuna, yasamin ne olduguna bakiyor ve yasamin fizik kurallariyla aciklanabilip aciklanamayacagi sorusuna yanit ariyor.

Capi kücük, icerigi oldukca dolu bir kitap. Youtube'un popüler deyisiyle "One Mind'dan gelenler" kitabin sadece son bölümünü de okuyabilir ama orada alintilanandan daha fazlasini da bulamaz sanki. Fizik veya biyoloji okumuslar icin oldukca anlasilir yazildigini tahmin ettigim kitap, benim gibi ne fizik, ne biyoloji okumuslar icin bundan daha fazla enerji sarfedilmeyi gerektiriyor ama buna degecektir de kuskusuz.

Kendi kafami da toplayabilme adina kitabin bölümlerinin  kisa birer özetini gecmek istiyorum ama tamamen kitabi okumanin yerine gecmeyecegini de belirtmeliyim:

1. Bölüm: Klasik fizikcinin cözüm cabasi
Ilk okudugumda bana kücük cocuklarin sorularini animsatan bir soruyla basliyor Schrödinger:"Atomlar neden bu kadar kücük?" ya da bir baska deyisle "neden vücutlarimiz atoma göre bu kadar büyük?"
Buna verdigi yanit su: Bütün atomlar sürekli olarak, tamaman düzensiz ve rastgele bir isil hareket gerceklestiriyor. Atomik düzeyde her sey öngörülemez, kaotik bir titresmeden ibaret. Az sayida atomdan olusan bir fiziksel yapida tanimlanabilir ve öngörülebilir bir düzen, bir fizik yasasi olusamaz. Ancak cok cok büyük sayida atom bir araya geldiginde davranislarinin ortak bilesiminden istatistik acidan anlamli , öngörülebilir ve düzen diye tarif edebilecegimiz fizik kurallari ortaya cikar. Yani bir organizmanin, kendisinde asina oldugumuz türden düzenli, tahmin edilebilir ve kaotik olmayan bir yapi gösterebilmesi icin cok cok büyük sayida atomlardan olusmasi, cok büyük olmasi ve atomlarin da bu oranda kücük olmasi gerekir.

Nasil yanit ama? Ilk basta 2 yasindaki "neden? neden? neden?" döneminden gecen bir cocugun sorusunu animsatan, "iste ondan/iste öyle cocugum" deyip gececegimiz bu soruyla Schrödinger gercek bilimin iki yas merakiyla basladiginin da bir örnegini veriyor sanki.

2. Bölüm: Kalitim Mekanizmasi
Ilginc soruya ikna edici yaniti almis, tam kösemize cekilmekteyken Schrödinger bu kez "ama nasil oluyor da oluyor?" türünden bir ergen karsi sorusuyla bizi ters köseye yatiriyor. O vakitler Kuantum fizigiyle beraber emekleme seviyesinde bulunan genetik biliminin ilk bulgularina göre kromozomlar (ki bunlar genlerden olusuyor, ki genler de bir tür moleküler yapi) organizmalarda son derece yasamsal rol oynayan yapilar. Ancak bir gende  bir ila bir kac milyondan daha fazla atom bulunamayacagi fiziksel acidan kesin olarak kanitlanabiliyor ki, bu birinci bölümdeki argüman göz önüne alindiginda fizigin klasik, istatistiksel kanunlarinin isleyemeyecegi kadar düsük bir sayi. Ama buna ragmen kromozomlar sadece tutarli ve düzenli, belli kurallarin isledigi yapilar degil, hemen hemen bütün biyolojik varliklarin da temel yapi taslari. Eee...yani... nasil oluyor da oluyor?

3. Bölüm: Mutasyonlar
Burada Darwin'in evrim yasasina ufak bir düzeltme getiriyor Schrödinger; fizikci gözüyle. Darwin bir türdeki kalici degisikliklerin son derece uzun zamana yayilan, cok kücük, rastgele ve belli sinirlar olmadan birbirinin icine gecmeli degisiklikler, varyasyonlar seklinde meydana geldigini ileri sürmüstü. 20. yy. basinda Hollandali bilim adami De Vries evrime konu olabilecek degisikliklerin Darwin'in tarif ettigi gibi degil, az sayida ama ani atlamalar seklinde meydana geldigi yönünde gözlemlerde bulundu. Degisiklikleri ani atlama olarak tarif etmesi cok dikkat cekici, gözle görünür degisikliklere sebep olmasindan degil; önceki ve sonraki formlar arasinda, gecisme ya da ara form denebilecek bir adimin bulunmamasindan dolayi idi. Bu türden evrim özellikle o dönemin fizikcilerine kuantum sicramalarini animsatmisti ki, daha sonra Max Planck bu benzesmenin sadece görünüste olmadigini, De Vries'in "mutasyon" adini verdigi bu ani genetik sıçramaların, atomik seviyedeki kuantum sicramalarindan kaynaklandigini ileri sürdü.

4. Bölüm: Kuantum Mekaniginden Kanitsal Malzemeler
Bu bölümde Schrödinger mutasyonlarin kuantum sicramalariyla nasil aciklanabilecegini ve kromozomlarin nasil olup da 2. bölümde aktarilan celiskiye ragmen stabil moleküler yapilar olarak varliklarini devam ettirebildiklerini anlatiyor.

5. Bölüm: Delbrück Modeli'nin Görüsülmesi ve Gözden Gecirilmesi
Bana son derece karmasik ve teorik gelen bu bölümden harika bir Spinoza sözü disinda bir sey not alamasam da, bunu kitabin kalan kisminin anlasilirligi acisindan büyük bir engel olarak görmemek gerek.

6. Bölüm: Düzen, Düzensizlik ve Entropi 
Delbrück Modeli'nden bu kitabi yazmasinin biricik sebebi olan bir sonuc ciktigini söylüyor Schrödinger : yasayan varliklar ve genetik malzeme su ana (yani kitabin yazildigindaki döneme) kadar bilinen klasik, istatistik fizik yasalarina uymuyor. Ama tahminen henüz bilmedigimiz baska fizik yasalarina uygun olmali. Schrödinger yanitin fizik disi ve hatta fizik ötesi olabilecegi fikrine mesafeli duruyor ve  fizigin temel "Düzensizlikten düzen cikar" kurali disinda, en belirgin örnegi canlilar olan "Düzenden düzen cikar" veya "Düzen düzenden cikar" türünden bir kural daha olmasi gerektigini ortaya koyuyor. Bu bölümde epey termodinamik yasalari ve entropi var. Entropi öyle muglak bir kavram degil, düzensizligin somut ölcüsü:

Entropie = k log D (k=Boltzman sabiti, D=atomik düzeydeki düzensizligin nicel ölcüsü)

Yani ne kaa... cok düzensizlik, o kaa.. cok entropi. Ve evrende entropi sürekli artiyor. Ve evren kaosa sürükleniyor. Yasayan organizmalar icin düzensizlik, cözünme ve ölüm demek. Ama hemen ölmüyoruz. Biraz yasiyoruz. Nasil oluyor da oluyor? Yok söylemem, spoiler olur, kendin oku.

7.Bölüm: Yasam Fiziksel Yasalara mi Dayaniyor?
Özetle iki türlü düzen yaratma usulü var. Biri düzenden, digeri düzensizlikten. Ben daha cok ikinciyle ilgileniyorum. Oglanin odasindaki düzensizlikten bir düzen cikarmak mümkün mü? Schrödinger yasami birinciye bagliyor. Ya  bunu kabul edecegiz, ya da fizik ötesine adim atacagiz diyor.

8.Epilog:
Iste "One Mind" kismi. Schrödinger 7 bölümde ettigi bir alay laftan bu sonuca nasil vardi, anlamadim; ama vardi. Ama güzel. Determinist bir dünyada özgür irade nasil olabilir, iste böyle olabilir. Dedi. Sanirim.

Bilinc daima tekildir. Dedi. Kantçı bir dünya degil burasi. Dedi. "Ben" anı ve deneyimler degildir, onların üzerine yazildigi malzemedir. Dedi. Bellegimizi yitirdigimizde öldügümüzü düsünmeyiz. Dedi. Dedi bunlari.  

Bütün kitap boyunca en hosuma giden sey yazarin mütevaziligiydi. Ne kadar cok acikmisiz "..mış gibi" yapmayan gerçek mütevazilige.

Kitap neden bir fizikci olarak biyoloji alaninda bir kitap yazdigini anlatarak ve bu cüreti icin özür dileyerek basliyor. Su ve benzeri cümlelerle devam ediyor:

"Okuyucudan bana su konuda inanmasini rica etmek durumundayim ki...."
"Fizik biliminin mütevazi bir temsilcisi olarak...."

Epilogun sadece kendi fikirleri oldugunu bildirerek bitiyor.




17 Eylül 2017 Pazar

Ben bu oğlanı şair mi etsem?


Bana not yazmış, tam anımsamıyorum hangi vesileyle; "Bir gökkuşağından daha güzelsin" diyor. Vallahi o kadar güzel degilim, iste kuzguna annesi de anka görünüyor.

Bi keresinde de ben mutfakta ugraşıp dururken ve ortada hiç bir sebep de yokken gelip "Seni görünce içimde çiçeklar açıyor. Hatta sen bana kızdığında bile" demisti :)

Ben bu oğlanı şair mi etsem? Yoksa çoktan olmuş mu?


16 Eylül 2017 Cumartesi

Kefir taneleri, Çalıkuşu, dışarlık, vb.



Benim gecmis yillarda Türkiye'den alip getirdigim kefir taneleri, sütün dibine cöker, islerini derinde görürdü. Bu tanelerin huyu baska cikti. Zeytinyagi gibi yüzeye cikiyorlar. Bi açıklık, bir saydamlık.. :) Gelip gidip nefes alip vermelerini izliyorum. Kefir tanesi dediginin bile türlü türlü huyu var :) Meger benim eski taneler pek "dışarlıklı"ymış :))

Bu dışarlıklı lafı da aklımda yıllaaar yıllar önce okudugum Çalıkusu'ndan kalmis. Orada Feride uzun zaman tasrada yasadiktan sonra Istanbul'a döndügünde kuzeni ona "Cicim! Sen ne kadar dışarlıklı olmuşsun" diyordu. Anlamını doğru mu anımsıyorum diye gidip TDK'nin sözlügünden baktim, orada da aynı örnek veriliyordu. Anlaşılan aramızda "dışarlıklı"sözcügünü kullanan Reşat Nuri Güntekin'den baska kimse kalmamis. Ayh! Hepimiz yüz sözcükle Türkce konusur olduk! Sıkılmıyor muyuz?

14 Eylül 2017 Perşembe

Biz


Wir
Jewgenij Samjatin
KiWi, 2008

Yevgeni Zamyatin 'Biz'i 1920'de yazmış. Kitap hemen bir yil sonra Rusya'da yasaklaniyor. Ilk kez 1924'de Ingilizce cevirisiyle okuyucuyla bulusuyor. Kendi ülkesinde yayinlanmasi ise ancak 1988'de. Neden ? Cünkü ögrenciligi sirasinda Bolşeviklere katılmasına ve 1917 Bolşevik Devrimi'nde de aktif rol almasına karşın, hemen üç yıl sonra sıkı bir sistem eleştirisi yapıyor bu kitapta Zamyatin. Rusya'da bilinmesi ve okunmasi epey zaman alsa da, Bati'da epey ses getiriyor ve iz birakiyor 'Biz' ; ona daha sonra geleceğim.

Kitap kimi yorumculara göre 26.yy, kimilerine göre zamanimizdan 1000 yil sonra (ben hesabin icinden cikamadim) gezegenimizde gecer. Uzun süren mücadeleler ve ünlü 200 Yil Savaslari'nin sonunda dünya genelinde birlik saglanmis, tüm otorite "Tek Devlet"te toplanmis, tüm insanlar ve bu arada kahramanimiz D-503  kirilmaz cam duvarlar ve elektrik akimindan bir kubbeyle izole edilmis , yüksek teknoloji ve pek cok sosyal düzenlemeyle düzene sokulmus tek sehirde mutlu mesut yasamaktadirlar. Bütün insanlar artik birer numaradir. Kadinlar sesli harflerden, erkekler ise sessiz harflerden bir ön kod tasirlar. Taylorist bir dünyadir bu. Öyle ki D-503 Taylor dururken, eskilerin nasil olup da Kant denen birini göklere cikardigini anlayamaz. Eskilerin yazdigi en büyük eser de zaten "Tren Tarifesi" olmalidir. Cünkü bu yeni dünyada da tüm gün dakika seviyesinde planlanmistir. Sabah kahvaltisinda yenen yapay besinin (nafta besin) kac kez cigneneneceginden, cinsel yasama kadar devletin düzene koymadigi hicbir alan yoktur. Din devlettir, kutsal kitabi kanun, tanrisi devletin basindaki "Velinimet"tir. Sadece annelik ve babalik normuna uygun yetiskinler cocuk yapabilir ama cocuklar devletindir ve devlet tarafindan yetistirilir.

Kitap D-503'ün günlügüdür bir anlamda. D-503 Tek Devlet'in teknolojide erisiigi son düzeyin sembolü olan bir uzay gemisinin (adi Integral) bas mühendisi ve örnek vatandastir. Integral ile uzaya gönderilecek  ve baska dünyalardaki akilli canlilara dünyadaki üstün yasami anlatacak metinlerden biri olmasi niyetiyle yazdigi bu günlükte gayet dürüsttür, hicbir detayi carpitmaya girismez bas mühendisimiz.

Böylece günlerden birinde rutin yürüyüsünde (tabii ki marslar esliginde ve uygun adim) I-330 ile tanisir. I-330 düzenin disinda isler yapan bir kadindir; sigara ve icki icer, devletin izin verdigi gülpembe biletleri takmadan cani istediginde seks yapar, belirlenmis calisma saatlerinde calismayip vaktini "Eski Ev" denen müze gibi antik bir evde gecirir; yavas yavas D-503'ümüzün de dengesini bozar.  Baslangicta sair arkadasi R-13'ün esprilerine bile dayanamayan ve "her espri belirsiz bir fonksiyon, yani bir yalandir" diyen, sevgilisi O-90 ile gülpembe biletleri olmadigi zamanlarda matematik bilmeceleri cözerek vakit geciren ve dili gayet matematiksel  olan mühendis bey artik hastadir. Evet, hatta doktor bile onaylamistir hastaligini: "Kötü,  kötü... Anlaşılan bir 'ruh' gelişmiş sizde". "Tehlikeli midir?" diye sorar D-503; doktor yanitlar: "Tedavisi yok" .

Bundan sonra olanlari hem özetlemek mümkün degil, hem spoiler sayilir.

Kitabin biraktigi izlere gelince... Kitap boyunca  hem Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sini, hem de George Orwell'in 1984'ünü animsadim. Huxley 1962'de bir arkadasina yazdigi mektupta "Biz"i "Cesur Yeni Dünya'yi yazdiktan cok sonra duydugunu belirtirken; Orwell "Biz"den haberdar, cok etkilenmis, hatta 1946'da Tribune'e kitap hakkinda bir degerlendirme de yazmis. Bütün bunlar kendi distopisini yazmasindan öncedir ve 1984'ü yazarken ondan esinlendigini acikca söyler; hatta ona kalirsa Huxley de etkilenmistir Biz'den.

Biz'in oldukca öngörülü oldugunu söylemek de mümkün ve pek cok kaynakta da söylenmis. Stalin döneminden, Nazi Almanya'sindan,  II. Dünya Savasi'ndan, teknolojinin yardimiyla tek tiplestirilen modern insandan  önce yazildigi düsünülürse... Okudugum baskinin son sözünü yazan Jürgen Rühle ayrica kitabin roketler ve uzay gemilerinin, beyin cerrahisinin , elektronik müzigin, demir perdenin, gizli polisin, göstermelik secimlerin, toplama kamplarinin ve gaz odalarinin olmadigi bir dönemde yazildigini ve bunlari da ön gördügünü not düsmüs.   

Kitapla ilgili bana ilginc gelen bir konuya gelince...
Birincisi, sık sık yaşadığım bir seydir; ardarda okudugum bazi kitaplar birbiriyle cok kopuk gibi görünseler de ince, görünmez baglarla bagli olduklarini farkederim. Bir önceki okudugum kitap Kendini Savunan Insan'in savundugu bireysellik, iste bir noktada  I-330 ve arkadaslarinin mücadelesini verdigi bireysellikti ve kitaba adini veren "Biz" Devleti, ondan da önce okudugum kitaplardan "LTI: Nazi Almanya'sinin Dili"nde bahsedilen dili kullaniyordu birebir. Hemen bir iki örnek:

Kitabin basinda D-503'ün sabah sabah okudugu devlet gazetesindeki Integral ile ilgili haberde "büyük ve tarihi an"dan,  "kahraman atalar"dan, yurttaslarin "görev ve sorumluluk"larinden bahsedilir. D-503 günlügüne sunlari yazar:"Homo sapiens ancak gramerinde soru isareti bulunmadiginda ve bunun yerine sadece ünlem, nokta ve virgül kullandiginda kelimenin tam anlamiyla insandir". Sanki Zamyatin 1920'lerde yazdigi Biz'de 1946'da yazilmis LTI'den esinleniyor :)

Arada okudugum bir kitap daha vardi: One Mind. Peki onun savundugu "Biz"'i ne yapmali? Öyleyse iki türlü "Biz" ve iki türlü "Ben" var; yoksa bu isin icinden cikilmaz. Söyle bir tablo var sanirim:

Biz 1: A la Zamyatin
Biz 2. A la One Mind
Ben 1: A la Fromm (Kendini Savunan Insan)
Ben 2: A la Tolle veya Mucizeler Kursu (Ego)

Bu kitaba dair yazacak daha cok sey var aslinda.
 Daha D-503'ü cileden cikaran kare kök eksi bir ve onun üzerinden vardigi Platonist fikirler var. D-503 Sokrates'i bildigine göre Platon'u da biliyor olmali. Vardigi noktanin farkinda mi?
Daha I-330'un ona sonsuzluk üzerine söyledikleri ve daha sonra komsusunun ona metroda evrenin sonlulugu üzerine söyledikleri var. Daha da önemlisi bunun üzerine D-503'ün sordugu soru var; ki yanitini alamadigi bu soru ömrünün son sorusu olacak tahminen.
Daha arkadasi R-13'ün ve kitabin sonlarina dogru Velinimet'in cennet hakkinda söyledikleri var.

Özetle "Biz"de cok sey var. Distopi severler basta olmak üzere tavsiye :)

7 Eylül 2017 Perşembe

'Gerçek' kaç tane sahi?

Himm, evet...
Iste o gerçek İslam degilse, bu da gerçek Budizm degil.
Zaten gerçek Hristiyanlık'la, gerçek Musevilik'i de kol kola girmiş, tası tarağı toplamış, bi uzak diyara giderken görenler olmus.

Asıl konu şu ki, 'gerçek' dilimlere bölüp mü ağlar? Dilimlere bölüp mü sevinir?
Gerçek dilim dilim mi sever? Nefreti dilim dilim midir?
'Gerçek' kaç tane sahi?

(Bağlamı yazmaya herhalde gerek yok.
Nasıl ki bugün hep beraber biliyorsak,
yarın da hep beraber unutmus olacagiz.
Gerçek baki...)

4 Eylül 2017 Pazartesi

Çok oldu, gerçekten çok oldu.


Çok oldu, gerçekten çok oldu.
Daha da güzel olanı, burada çok az kimsenin kızılcıkların yenebildiğini biliyor olmasıydı ;)

Hemen yanda ise (fotografta sol alt köşede) yenemeyen, zehirli bir meyve bulunmaktaydı.
Yeridir deyip hemen oğlana gösterdim. Bak bu yenir, bu da yenmez. Her kırmızının meyvesi yenmez. Kırmızı doğada bazen 'olgunum, yararlıyım' demek, bazen de 'uzak dur, başın belaya girer' demek.
"Off, tabii ki biliyorum anne!" deyip elinde bir avuc kızılcıkla yoluna devam etti.

Off, ne zaman ögrendin bütün bunlari sen?
Off, ve bazen ne kadar da tekrara düşen bir didaktigim ben?

2 Eylül 2017 Cumartesi

Kendini Savunan İnsan


Kendini Savunan Insan (Man for Himself)
Erich Fromm
Ilk Basim Yili: 1947

Erich Fromm'u ilk kez üniversitede bir hocamin tavsiyesiyle tanimis, o ara sanirim Türkce'ye cevrilmis, ele gecirebildigim tüm kitaplarini okumustum. Nasil ki Richard Bach'in "Marti'nin yazari" olarak tanitilmasini anlayamiyorsam (Mavi Tüy varken?) Erich Fromm'un da "Sevme Sanati'nin yazari" diye tanitilmasini bugün bile anlayamiyorum. Bi Sahip Olmak ya da Olmak; bi Özgürlükten Kaçış, bi Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, ay ne bileyim bi Rüyalar, Masallar ve Mitoslar varken? I ıh, hala anlayamıyorum...

Her neyse, bu kitap da o günlerden kalma. Giriş sayfasına "Şubat 94" diye not düşmüsüm. Demek ki okumuşum. Cünkü o zaman da kitaplari aldigimda degil, okudugumda ilk sayfalarina tarihi not düsüyordum. Simdi blogda yaptigim gibi. Ama tek bir cümlesini bile animsayamadim. Yarim bırakmış olabilir miyim? Çünkü bu kez de okurken cok zorlandım. Hatta Fromm'un tarzını, fikrini temelden çatıya sözcük sözcük örüşünü, okuyucuya ve onun anlama kapasitesine duydugu saygıyı cok sever, cok takdir ederim ama bu kitap en zor okudugum Fromm kitabıydı. Kismen cevirinin beni zorladığını sanıyorum. Hayır, kötü bir çeviri degildi. Elimde e-book formunda kitabin Ingilizce'si de vardi, yer yer açıp anlamak icin Ingilizcesi'nden de okudum :) Ve diyebilirim ki cevirmen Necla Arat cok özenli çalışmış. Asıl sorun inanilmaz "Öztürkce" çevirmiş olması. O yıllarda özellikle felsefe kitaplarinda güclü bir akimdi bu ve o zamanki Hindiba'nin felsefe kitaplarindan kacinmasinin bir sebebiydi sanirim bu. Simdiki Hindiba daha azimli bi tip, hemen vazgecmiyor. Sonuna dek, dikkatle okudum, yeri gelince Ingilizce orijinalinden yardim alarak :) Hay bin kunduz, niye Ingilizce'sinden okumadim öyleyse? Bilmiyorum, elim ikisi arasinda gidip geldiyse de sonunda sararmis eski sayfalardan, kursun kalemle altini cizerek okumak tüm Öztürkce güclügüne ragmen daha cazip geldi.

Simdi bu emeğin sonucu olarak o zamanin Hindiba'sina ve bugünün belki okurlarina bir Öztürkce'den bugünün Türkce'sine "mini" felsefe/psikoloji sözlügü sunacagim :)

ahlak felsefesi = etik
insanci = hümanist
dirimbilimsel = biyolojik
saltık = mutlak
 yetke = otorite
yetkeci = otoriter
ussal yetke = rasyonel otorite
ansal = mental, zihinsel
özdek = madde
özdeksel = maddi
yeğin = yoğun
özyapı = karakter
devimsel = dinamik
törelbilinc = vicdan
ağızcıl = oral
dışkıl = anal
imgelem = düşgücü
istem = talep
sunu = arz
düzeneksel = mekanik
uyutum = hipnoz
vb..vb..vb..

Bu konu aklima bir kac yil önce "Türkce felsefe yapilabilir mi? yapilamaz mi? " tartismasi sirasinda Türkiye Felsefe Kurumu Baskani Ionna Kucuradi'nin Türkce felsefe yapilabilecegini ve yapildigini ve Türkce'nin felsefeye elverisli bir dil oldugunu acikladığını getirdi. Bilmiyorum, Türkce felsefe yapma konusunda, ya da Türkce bilim yapmak konusunda  yeterince caba harcamadik, emek vermedik gibi geliyor bana. Öztürkce sözcükleri tuhaf, ayrıksı, ne bileyim alışılması zor bulanlar var. Ama sözcüklerin kendilerine ait , özlerinden gelen (bak bunun da felsefe Öztürkcesinde bir karsiligi vardi ama unuttum simdi)  güzellikleri ya da cirkinlikleri olduklarindan süphe duyuyorum ben. Internet üzerinde takip ettigim tartismalarda "kıymetli" sözcügünü "değerli" den daha cok seven ve tercihen kullananlara da rastladim; "yaa, 'anımsamak' ne güzel değil mi? 'Hatırlamak'ta onun güzelligi yok" diyene de... Ama bütün bunların ögrenilmis ve sonradan edinilmis tercihler oldugunu sanıyorum. Annemiz bizimle "Bu kadar düzeneksel düsünme, biraz esnek ol. Törelbilincine kulak kabart. Özyapının geliştiği yaşlardasın, arkadaşlarına dikkat et, salt görünüşlerine bakarak secme, ay bu corba da ne kadar yeğin oldu bu arada,  bak seninle konuşacağım derken, huuu kime diyorum çocuğum??!!! " felan diye konuşsaydı, bugün bu sözcükleri garipser miydik?

Neyse, kitabin konusuna dönelim. Özetle söyle bi sey diyor Fromm. O yüzden arada törelbilinci pat diye bir sey söyleyip giden bugünkü Hindiba'nin, Fromm'u o zamanki Hindiba'dan daha iyi anladigini saniyorum :) Kendini savun diyo, bireyselligini savun diyo, topluma karsi, cogunluga karsi, otoriteye karsi, sisteme karsi kendini savun, cünkü böylece insanligini savunmus olacaksin. Böylesi bir savunma egoistce bir savunma degil diyo. Özetle. Tamam, anladim ben onu.

Haa, bi de dip not: Kendini Savunan Insan, Özgürlükten Kaçış'ın devami gibi okunabilirmis. Dolayisiyla bir Fromm okumalari kisisel procesi söz konusuysa, önce onu sonra bunu okumak daha iyi olabilir. Sart degilse de...




Solucanlara Piyano Çalan Adam ve Uçun Kuşlar, Uçun



Doğal tarih yazilarini (isimleri buymus megerse, ben de bilmiyordum) sevdigimi bilen bir arkadasim bana ilkin Sargun Tont'un Sulak Bir Gezegenden Öyküler kitabini getirmisti. Simdi de ayni yazarin Solucanlara Piyano Calan Adam ve Ucun Kuslar, Ucun'unu getirdi. Hepsi benzer konularda ve yer yer cakisan bilimö ekoloji ve dogal tarih yazilarindan olusuyor. Tont'un dili neseli ve mizahi, sectigi konular ilginc, elestirirken bile dili olumlu. Keske ben Türkiye'de olsaydim, keske üniversitelerdeki derslere öğrenci olmayan meraklilari da girip dinleyebilse, keske ben Sargun Tont'un derslerine girebilseydim dedirtti :) Bir dolu not, bir dolu referans, bir cok okunacak yeni kitap, hafif ve serbest bir enerji birakti arkalarinda bu kitaplar. Doga ve bilim konularinda okumayi sevenlere tavsiye...

29 Ağustos 2017 Salı

One Mind


One Mind
How our individual mind is part of a greater consciousness and why it matters
Larry Dossey, 2013

Ilginc ve hakkinda uzun zamandir okumak istedigim bir konuda, konunun icini nispeten daha az dolduran bir kitap. Aslinda cok iyi basliyor. Yalniz ortalarda paranormal fenomenlere paranormal aciklamalar gibi bir havaya bürünüyor. Hayvanlarda sürü davranisindan, ölüme yakin deneyimlere (near death experience), ikizlerin gizemli davranislarindan, uzaklardan evine geri dönebilen kayip köpeklere kadar bir cok konuyu "One Mind" konsepti ile aciklamaya girisiyor. Madem öyle neden aile dizimini de buraya baglamadi yazar, merak ediyorum. Saka bir yana, keske o harika girisi devam ettirseydi. Keske Eisenstein'in "Kutsal Ekonomi"sinin tellerine baglasaydi, keske komsumuzu neden sevmemiz gerektigine baglasaydi sayin yazar. "Zaman ve mekandan bagimsiz tek bilinc" mevzusuna nörobilim ne diyor? Kıyısından köşesinden olsun hicbir sey demiyor mu? Tamamen muhalif mi? Bunlardan bahsetseydi keske biraz da... Fakat sonlara dogru tekrar toparliyor. Konu ilgi alaninda olanlar yine de okuyabilir,
ya da okusa iyi olabilir,
ya da okusa bilir,
ya da öyle bi sey iste...

Dur ben yine de o baslangictaki harika Carl Friedrich von Weizsäcker alintisini yazayim buraya. Konunun girisi buradan:

" ...[herhangi bir büyük buluşta] sıklıkla su rahatsız edici  ve mutluluk verici deneyimle karşılaşırız: 'O ben degilim, bunu ben yapmadim'. Yine de belli bir sekilde o benim - ego degil- ... fakat daha genis kapsamlı bir ben..."

...çıkışı bilmiyorum nereden.

27 Ağustos 2017 Pazar

LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili



Almanca :  LTI : Notizbuch eines Philologen
Ingilizce :   LTI : The Language of the Third Reich
Türkce:      LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili

Victor Klemperer'in alaninda klasik haline gelmis bu kitabini okumayi aklima koydugumda bizim oglan 2 yasindaydi, simdi 10 yasinda. Ne kadar disiplinli bir okuyucuyum buradan anlasiliyordur. Ama bir kez listeme ekledim mi, okurum arkadas, on sene sonra bile olsa!

Kitabi okumakta biraz gecikmissem sebebi kendisine erismemin biraz(cik) uzun sürmesidir. Azimle Almanca'sindan okumayi aklima koymustum, ama baktim ki bulmasi uzuyor, internette buldugum bir Ingilizce cevirisinden okudum. Evet, zor oldu. Iki sebeple zorlandim kitabi okurken. Birincisi Ingilizce'sinden okudugum icin. En akici Türkce okuyabiliyorum, hayatta ikinci ögrendigim dil Ingilizce olmasina ragmen ikinci akici okuyabildigim dil ise Almanca. Ki bu kitabi biliyorsa insan yazarin ana dilinden ve kitabin konusu olan dilden, Almanca'dan okumali. Ikinci zorlanma sebebim ise Nazi dönemini az bilmem. Bu konunun canlı sevimsizligi sebebiyle kacinildigi bir ruh halinde yasiyorum. Son on , on bes yildir Dürr'ün spritüel ve Heisenberg'in bilimsel günlükleriyle , Etty Hillesum'un günlüklerini saymazsak (ki o da dönem Hollanda'sini anlatiyor daha cok) bu konuya direk deginen herhangi bir sey okudugumu animsamiyorum. Benim icin sıkı bir giris kitabi oldugu söylenebilir.

Klemperer bir dilbilimci. Kitap daha öncesine de deginerek, özellikle 1939-1945 yillari arasinda tuttugu notlara dayaniyor. Asil uzmanlik alani Fransizca imis. Fakat Nazi Almanya'sinda önce mesleki yasami, ardindan da günlük yasami Musevi olmasi sebebiyle asama asama kisitlaninca Klemperer'e dönemin dili hakkinda gözlemlerini yazdigi bir günlük tutmaktan baska bir sey kalmiyor. Nazi döneminin dilini, sadece bu rejimin düsünsel cercevesini cizen kitaplardan (örnegin Rosenbergin ünlü Mythus'u, ki onu suradan taniyoruz zaten) konusmalardan veya Goebbels'in propaganda yazilarindan degil, gazetelere verilmis ölüm ve dogum ilanlarindan, marslardan, duvarlara veya dükkan vitrinlerine asilmis duyurulardan, sokaktaki insanlarin konusmalarindan,  eski tanidiklarinin dilindeki dönüsümden, hatta savasin ilerleyen yillarinda kaldigi "Judenhaus" (Yahudilerin toplandigi evler) veya zorunlu olarak calistigi fabrikadaki Musevilerin dilindeki dönüsümden takip ediyor Klemperer.

Kitabin adindaki kisaltma LTI ( Lingua Tertii Imperii -  Latince Ücüncü Imparatorlugun Dili demek) de bir kara mizah örnegi. Nazi Almanyasi kendisine Dritte Reich (Ücüncü Imparatorluk) adini veriyor ve "Nazi", SS, vb. pek cok örnekten bilindigi gibi bu dilin en sevdigi seylerden biri kisaltmalar. Bunun disinda
Nazi döneminde cocuklara verilen isimlerde ne tür dönüsümler oldu?
En sevilen imla isareti ne idi?
En sevilen, en yaygin kullanilan sözcükler nelerdi?
En sevilen metaforlar hangi alanlardan secilirdi? gibi pek cok ilginc soruya da yanit veriyor yazar.

Bahsettigim sebeplerle okumakta zorlansam da aslinda tüm trajediye ragmen sık sık mizahilesen diliyle kitap kendini okutuyor. Dilin özellikle totaliter rejimlerde nasil sekillendigine ve gelisen olaylara göre nasil dönüstügüne (kitabin son bölümlerinden birinde verilen gehören/hören örnegi!)  dair ilginc bir calisma LTI.

Kitabin basindaki sicacik 'ithaf' kismi özellikle dikkatimi cekmisti. Kitaplarin basindaki ithaflara dikkat edenlerden misin? Ben dikkat ederim. Cogu kisa ve klasiktir. "Anneme", "Babama" , "Julia ve cocuklara"... Son okudugum kitaplardan birininki de "Her zamanki gibi Barbara'ya" idi örnegin. Klemperer de kitabı karisina ithaf ediyor. Fakat farkli bir sey var. Sebebini ithafin hemen ardindan gelen Kahramanlik (Önsöz yerine) adli bölümde anliyoruz. Anliyoruz  ve bir yandan kahramanlik üzerine uzun uzun düsünüyoruz. "Kahraman" Nazi dilinin en sevdigi sözcüklerden biri.

Kitabin (bana) en darbe vuran bölümü "Ona inaniyorum" basligini tasiyordu. Baslayisi degildi darbe vuran, bitisiydi. Söyle bitiyordu: "Ona hala inaniyorum".

Şunların hepsi de bir haftada oldu günlükcüm;


Aynı günde elim hem hamura hem topraga degdi.
Aynı günde hem çamaşır yıkayıp hem futbol oynadım.
Aynı günde 'bugün de dışarıda yiyelim' deyip ev halkini bütün sehirde yürütüp sonunda yine evde yemeyi basardim/basardik.
Aynı günde hem mücver yapip hem perde yikadim.
Aynı günde hem kitap okuyup hem tuhaf kurallarla kizma birader oynadım.
Aynı günde hem perde kornişi kilidi bulabildim, hem postaya bir zarf verebildim, ki cok istisnai bir gündü.
Aynı anda hem evi toparlayıp hem amiral battı oynayabildim.
Aynı haftada ardarda okudugum birbirinden son derece farklı iki kitapta da Schrödinger'in 'Was ist Leben?' (Yaşam Nedir?) adlı kitabından bahsedildi. E, demek ki, vakti gelmiş, demek ki öğretmenim şimdi bu kitabı koyuyor önüme, demek ki okunacak.

Bu hafta içinde tatil yapma anlayışımı bir kez daha gözden geçirdim, aklıma gelen soruyu anneme dün telefonda sordum: 'Anne, benim göbek bağımı ne yaptınız?'

'Ay, inanır mısın yıllardır evde, sandığın birinde duruyormuş, yakın zamanda buldum da çıkardım evden. Neden sordun?' diye yanıt verdi.

'Hiiiiç, biliyordum...' dedim. İnsan tatile çıkmayı büyük yorgunluk, tatili evde geçirmeyi (perde yıkayıp mücver yapmak dahil) derin mutluluk sayıyorsa başka ne açıklaması olabilir? Annem benim gibilere (ve tabii kendisi gibilere) "ev kosisi" der. Bunca yil neden merak etmemisim? TDK'nin Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü'nden baktım, "kosi" Rize yöresinde "kuluçka tavuk" anlamında kullanilirmis. Hayır, annem Rizeli degil. Evet, memur aileleri Anadolulu'dur, Edirne'den Kars'a gezer, her ağızdan bir söz kapar :)  Ve evet, laf yerini bulmus.

Bugünü de hem bloga iki satır yazip, hem de yaprak sarma yapabildigim gün olarak tarihe not düşelim günlükcüm, yarina Allah kerim.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Bunların hepsi tek bir günde oldu sevgili günlükcüm

Bazı şeyler var ki, benim bunlarin hepsinin tek bir günde oldugunu animsamaya ihtiyacim var. Bu kadar cok güzel sey tek bir günde... diye düsünmeye ihtiyacim var. Daha sonra... Herhangi bir günde... Örnegin kış ortasinda... örnegin hava cok soguk ve cok gri iken...  Cok ters bütün seyler ayni gün olmusken ve kirk carsamba bir pabuca sigmisken (öyle miydi o?) Adı 'bütün bunlar bir günde oldu sevgili günlükcüm' olan bir yaziya ihtiyacim var benim sevgili günlükcüm. Adi 'her şey bugün oldu/olur'  (Alles geschieht heute / Everything happens today) olan bir kitap var, biliyor musun? "Gercek bir kuyudur, derindir, dipsizdir" diyen bir adam yazdi. Ben hala okumadim. Orada, kütüphanenin bir rafinda...duruyor. Dur bakalim, onu da okuyacagim. Bir gün. Ama asil konu bu degil. Ya da tam olarak bu. Yani demem o ki, her sey bugün oluyor, bütün bu güzel seyler. Farkinda misin günlükcüm?


12 yil sonra bir Agustos günü ben yine bir cayir turnagagasina rastliyorum. Her Agustos oldugu gibi. Ne olaganüstü degil mi?


Bu ates böcekleri, annesi, babasi , genci yaslisi, dedesi bebesi yine bir ihlamur agacinda toplasiyorlar. Ne tuhaf degil mi?

O ihlamur agacinin bazi meyvesi ve bazi yapragi "artik geç yaz, artik sicak cok" deyip kendini birakmis yere, orada onlarin toprak olmaya dönüstügü yerde betondan bu sinir otu cikmis. Hiç adı gibi degil (Zaten adı da o demek degil). Ne kadar cool, ne kadar calm.. 
Ne kadar sakin degil mi? 


Evet, Agustos'un yarisi sonbahar oldugu icin, simdi artik orada burada mantarlar cikmaya basladi yine karsimiza. 
Ne kadar kamufle, ne kadar pıtrak, degil mi?


Bazen yürüdügümüz yollar ne kadar gölge, ne kadar günes degil mi? Dondurmacinin tatile cikmasi gerçi bize kötü oldu ama bi memleketini görüp gelecek, 
onun icin ne güzel degil mi?


Ihlamur agacinin bağrında büyümeye kalkışan şu porsuk agacı gözümüze ne saşkın degil mi? Belki de o bizi saşırtır, ıhlamur göçer, yol göçer, biz zaten göçeriz, o yüz yaşına basar. 
Bazen ne kadar şaşkınız, değil mi?


Arnavut kaldırımında karşımıza çıkan 'Çiçeğinden (gülünden?) sen sorumlusun' ne kadar da tanıdık değil mi? 


'Lütfen... bana bir koyun çiz' diyen arnavut kaldırımı.... 

... ve 'Evcilleştirmek ne demektir?' diye soran arnavut kaldırımları ne hoş ve onları gölgeleyen ve onların ne olduğunu bilen İtalyan gezi rehberim ne birlikte gezilesi, değil mi?

Kütüphanede ona bulduğumuz kitaplar ve kitapçıda bana bulamadığımız 'Der Analog' varlıkları ve yokluklarıyla nasıl da yüreklerimizi pir pir ettiriyor degil mi? 

Sonunda
En sonunda
 hep eve dönmek ne güzel degil mi?


Evde yeni fikirler olmasi... 
kimisi parlak
 ve pembe
 ve uzaklara gitmeli...


Kimisi soluk 
ve sütlü kahve
 (ve ip yetecek mi?)
ve evde kalmali 

Ve bu günes
ve bu gölge
ve bu patlican ve bu pilav 
ve bu karamelli bonbon agzimda
ve bu bazen karamelli bonbon gibi olabilen dünya cebimde...
ne güzel
degil mi?

20 Ağustos 2017 Pazar

Yeni keşfim: kefir ayrani..

Uzun zamandir kefir tanesiyle kefir mayalamaya ara vermistim. Eskiden Türkiye'den getirirdim sonra bir noktada cok yorucu ve zahmetli oldugunu farkedip vazgecmistim. Arada bir alternatif dükkandan "kefir fermenti" aliyordum ama onlar da en fazla 20 tekrardan sonra kefir üretmiyorlar.

Derken gecen gün "ünlü" komsum bana sohbet sirasinda durup dururken "Frau Hindiba, siz kefir iciyor musunuz?" diye sordu. Aaa, icmez miyiz, bulunca iceriz tabii, hem de seve seve... Bir tanidigi cok bilinen bir Alman tibbi teknik firmasinda calisiyormus. Bu firma kefir tanesi de üretiyormus. Tanidiginin zarfla gönderdigi bu firmadan cikma taneler kısa zamanda cok büyümüs ve cogalmis, dagitacak birilerini ariyormus benim komşu. Ister misiniz? diye sordu, istemez miyiz? :)) Yine bir "birbirimize tesekkür ede ede bir hal olduk" anı yaşandı :)

Neyse, asıl anlatmak istedigim şu. Biz kefiri seviyoruz ama, taneler canli kalsin diye sürekli üretince tüketmekte bazen güclük cekiyoruz. Bu kez yaz sicaginin verdigi ilhamla yeni bir tüketim sekli kesfettim. Kefire biraz su (ve hatta bazen maden suyu), biraz da tuz ekliyorum, bir tür "kefir ayrani" yapiyorum. Ben tuzlu ayrani cok severim, bu sekil en sevdigim kefir tüketme sekli oldu son zamanlarda... E kis gelince de ekmek yapariz, kek yapariz, çaya çorbaya katarız? Tüketiriz bu kefiri biz!

Bakalım bu kez ne kadar canlı tuttabileceğiz taneleri... Kendime komsu secerken  poğaça pişirip veren, değişik mücver tarifleri ile bahçe kabağını aynı torbanın içine yerleştirip gönderen ve hatta kefir tanesi tedarik edebilenini dilememiştim. Çok şey istemek olurdu. Fakat komşum sürekli çıtayı yükseltiyor. Kendisine su kefiri aradığımı da çıtlattım ;) Kim bilir ;)

19 Ağustos 2017 Cumartesi

...erik de çok oldu...



Erik de çok oldu. Hem de nasıl çok. Bu cinse burada 'Mirabelle' deniyor. Pastası, marmelatı yapılıyor. Asıl merak ettiğim ağaç meyvelerini yere saçarken aşağıda toprak değil, beton olduğunu biliyor mu? Çekirdeklerin çok büyük kısmının asla toprakla buluşamayacağını biliyor mu? Biliyor da çaresiz mi? Biliyor da aldırmıyor mu? Biliyor da benimkinden daha derin bir hesabı mı var? Biliyor da benim bilmediğim bir şeyi mi biliyor?

Aklıma bir Turgay Fişekçi şiiri, bir Yeni Türkü şarkısı geliyor. Ne bileyim, belki de yitik değildir.

17 Ağustos 2017 Perşembe

gidip baktım...gibi geldi...

Farklı farklı zamanlarda kediyi öldüren merakima yenildim, gidip baktim.
Meğerse "Hamdolsun" ile "Hallelujah" ayni anlama geliyormus.

Bu ikisini söyleyen dilleri barıştırmayı bir başarsak, "Tanrı'nın Krallığı"yla "Cennet" birbirine misafirliğe bile gidip gelir gibi geldi. Arada "Nirvana" da katılır onlara gibi geldi. Hatta ne güzel olur gibi geldi...

Sen de kediyi öldüren merakına yenil.
Elimizde ondan başka bir şey yok.



16 Ağustos 2017 Çarşamba

Çok bol oldu kızılcık


Çok güneşli oldu o yıl.
Olsa olsa ev yapımı pratik limonata (maden suyunun içine misket limonu sıkmaca) içilmiştir. Çok.
Ve çok bol oldu kızılcık.
Şair kusurumuza bakmazsa...


PFAPA - Sıkça Yanıtladığım Sorular

PFAPA hakkında tam 7 yıl önce yazdığım yazı bu blogun en çok ziyaret edilen yazılarından biri. Epeyce soru da sorulan bu konuda bir ara rapor da yazmıştım ama yorumlarda ve özelden hala tekrarlanan sorulara kısa öz yanıtlar içeren, ek bilgiler veren bir tür SSS(Sıkça Sorulan Sorular) yazısının da gerekli olduğunu fark ettim.  Bu yazı işte o yazı:


  • Yorumlarda veya özelden sorulan sorulari yanitlamak beni yormaz, zorlamaz. Zamanim elverdikce tekrar tekrar, severek yanitlamaya calisiyorum ve yanitlarim da. Ancak blogda yayinladigim PFAPA yazilarini tam olarak okuyup, yanitlar orada yoksa sormak soru sahiplerine zaman kazandirir diye düsünüyorum. Bazen bir ateş atağı gecesinin köründe anne-babanin aklina düsen bir soruya hizla yanit alabilesinin ne demek oldugunu iyi bilirim. 
  • Uzman degilim. PFAPA cok cesitli görünüsleri olan bir hastalik (aftli, aftsiz, karin agrili, karin agrisiz, 3 haftada gelen, 6 haftada gelen ates ataklari vb. vb). Sadece oglumun PFAPA vakasi hakkinda uzmanim diyebilirim. Bilgilerim güncel degil. Son 6 yildir bilimsel PFAPA literatürünü takip etmeyi biraktim. Son gelismelerden haberim yok.  
  • Son gelismeleri takip etmek, bilimsel makalelere ulasmak istiyorsaniz bunlara internet üzerinden direk erisim olmadigini farketmissinizdir. Fakat dünyanin dört bir yanindaki pek cok üniversitenin internet aglarindan (ister tip fakültesi olsun, ister olmasin) bu makalelere özel erisim hakki var. Herhangi bir üniversitede calisan ve hatta okuyan tanidiklarinizdan yardim isteyebilirsiniz. Ben öyle yapmistim. (Elsevier ve denklerine özel not: Kusura bakma ama o makale seninse,  bu da benim cocugum! Senin de dedigin üzere "Non Solus"...)
  • Özel olarak sorulmak istenen sorularda e-mail adresim Blogger profilimde ve ilk PFAPA yazisinin sonunda var. Hem Almanya'da yasadigim, hem de internet üzerinde anonim kalmanin önemine inandigim icin birakilan telefon numaralarini geri aramam sözkonusu degil, üzgünüm. 
  • Ilk PFAPA yazisinin bir öncesindeki ve bir sonrasindaki yazilar da cok tiklaniyor, ki konuyla bir ilgileri yok. Sanirim bu konuda blogda baska yazilar da var mi diye ariyor okuyanlar. Var, ama onlara en kisa yoldan PFAPA etiketine tiklayarak ulasmak mümkün.    
  • Tekrar özetlemek gerekirse, oglum ilk kez 1 yasindayken ates ataklari basladi. 4 haftada bir tekrarlayan ataklara dair PFAPA teshisi 3 yasinda kondu. 4 yas civarinda ates ataklari kendiliginden gecti. Bademcik ameliyati olmadi, bademcikler alinmadi. Teshis icin verilen bir doz disinda hic kortizon (prednisol) almadi. Oglum su anda (Agustos 2017) 10 yasinda. 
  • Dolayisiyla kortizon veya bademcik ameliyati konusunda kendi deneyimimize dayanan bir görüs bildirmem mümkün degil. 
  • Her PFAPA vakasinda cocugun ve ailenin kendine özgü durumlari (yasadiklari yer, acil durumda doktora erisebilme durumu, atak sıklığı, cocukta havaleye yatkinlik, yüksek ates toleransi, ailede havale gecirme hikayesi, vb, vb, vb..) farkli farkli oldugundan hic kimseye kendi tercihlerimizi bu işin tek dogrusu gibi tavsiye edemem; herhangi bir tedavi tavsiyesinde bulunamam. Bizim yaşadıklarımıza ve tercihlerimize dair soruları memnuniyetle yanıtlarım.  
  • Oglumun tüm PFAPA hikayesi boyunca yurtdisinda yasiyorduk. O sirada götürdügümüz ilk doktorlar ne olup bittigini anlayamadiysa da en azindan antibiyotik konusunda daima cekimser davrandilar. En agir gecen ataklarda bile antibiyotik kullanmadik. Teshis Almanya'da kondu. Bu sebeple Türkiye'de PFAPA konusunda uzman bir doktor bilmiyor, tanimiyorum. Maalesef herhangi bir sehirde önerebilecegim herhangi bir doktor yok. Tek bildigim, genel olarak cocuk doktorlarinin PFAPA'yi , KBB doktorlarindan veya baska uzmanlardan daha iyi tanidigi...Cünkü bu bir cocuk hastaligi. 
  • Benim bilgime göre PFAPA oto-immun bir hastaliktir; yani bagisiklik sistemi ortada bir sebep yokken asiri tepki vermektedir. Yani aslinda vücutta atesin yükselmesine sebep olacak bir virüs ya da bakteri ile bunlarin yol actigi bir enfeksiyon bulunmamaktadir. PFAPA ates ataklarinin 3-6 gün icinde, antibiyotik kullanilmaksizin, kendiliginden gectigi (elbette ates düsürücü destegiyle) tıp çevrelerinde bilinen ve kabul gören gercektir. Ve hatta tekrarlayan ateslerde doktorun aklina PFAPA'yi getiren önemli bir olgudur. Dolayısıyla PFAPA teshisi kondugu andan itibaren bir cocuga ates ataklari sirasinda kortizon ile veya tek basina antibiyotik veren doktora ben olsam (ve benim cocugum olsa) sebebini mutlaka sorardim. Bana bu resimde ya teshis, ya tedavi sorunlu görünüyor. Kisisel fikrimce PFAPA cocuklarina yapilacak en büyük iyilik, atesi kontrol altinda tutmayi basardiktan sonra, gereksiz antibiyotik almalarini en aza indirgeyebilmektir.
  • Oglumun ates ataklarını sadece ates düsürücü kullanip kontrol altinda tutarak kendiliginden gecmesini bekledik. Bu sirada yaygin kullanilan ates düsürücü Paracetamol tek basina yetmedigi icin (ki sürekli kullanimda yan etkileri de artik yüksek sesle konusuluyor),  Paracetamol ve Ibuprofen'i kombine ederek kullandik. Bu iki ilacin nasil kombine kullanilacagini mutlaka doktorunuza sorarak ögrenin, kendi kararinizla kullanmayin.
  • "Ates bagisiklik sisteminin normal ve saglikli bir tepkisidir; yararlidir, o yüzden hemen ilac verip düsürülmemelidir. Atesin enfeksiyon ile mücadele etmesine zaman taninmalidir" diye bir görüs var ve ben de dogru olduguna inaniyorum. Bu yüzden normal enfeksiyonlarinda mecbur kalmadikca ve ates asiri yükselmedikce ates düsürücü vermemeye calisiyorum ogluma. Fakat PFAPA bundan farkli bir sey, vücutta aslinda mücadele edilmesi gereken bir faktör yok, bagisiklik sistemi bilinmeyen bir sebeple kendi kendine ve asiri tepki veriyor. Bunu (gec de olsa) anladigim zaman oglumun fazla hirpalanmamasi icin PFAPA ataklarinda nispeten düsük ateste bile ("nispeten düsük ates" cocuktan cocuga degisir ve doktorla görüserek verilmesi gereken bir karardir) ates düsürücü kullandim. Elbette asiriya kacmamaya özellikle dikkat ederek. 
  • Blogdaki cesitli PFAPA yazilarindaki bazi linklerin gecerliligini yitirdigini ve kırılmış olduğunu farkettim. Zaman buldukca yenilemeye calisacagim. Bu tür linkleri bildirdiginiz taktirde hizla güncellemeye calisirim.
  • ...

(Bu yazi herhalde güncellenmeye devam eder.)

15 Ağustos 2017 Salı

Deli kızın battaniyesinde mutlu son


Eli tığ tutanların 15 Ağustos Granny Square Günü kutlu olsun  Bu vesileyle içimdeki granny'i uyandıranlara , başta Funda, Yaban Elma ve canım harunlar olmak üzere teşekkürü bir borç bilirim. Kare olmasa da granny olan "deli kizin battaniyesi"ni de yine bir delilik ederek sökmeyip sonunda dün aksam bitirmem ayrica bir hos tesadüf oldu. Geçmiş vakalarım malum olduğundan, son ana dek sökerim diye kendimden korktum doğrusu. Nihayet aferin bana 

Her ne kadar battaniyede 'deli kız' ekolünü takip etsem de, battaniye kenarında favorim @mrsssnufflebean'dir. Ördüğü battaniyelerin o derli toplu bitişlerine bayılıyorum :)  Kare kafama fazlasıyla hitap ediyor. Instagram'daki hesabına bir göz atın derim. 


13 Ağustos 2017 Pazar

Kur'an'da Tanrı ve İnsan


God and Man in the Qur'an - Semantics of the Qur'anic Weltanschauung
Toshihiko Izutsu
1964

Okudugum cogu kitap gibi bunun da bir ön hikayesi var. Bir arkadasimi Kur'an'da gecen kimi sözcüklerin kaynagi, kökeni, Kuran öncesi veya onun indigi dönemdeki anlamlari, kullanim sekilleri vb. üzerine taciz etmekteydim ki, careyi bana Izutsu'yu tavsiye etmekte buldu. "Izutsu da kimdir?" diye sorulacak olursa, 1914-1993 yillari arasinda yasamis Japon Islam bilimcisi, felsefeci ve dilbilimci. Erisemeyenler icin su bilgiler de Wikipedia'dan: Eski Ahit'i okuyabilmek icin Ibranice ögrenerek baslamis ise. Sonra Almanca bir ders kitabindan (demek ki bu arada Almanca da biliyor) Arapca ögrenerek devam etmis. Yaklasik ayni siralarda Rusca, eski Yunanca ve Latince ögrenmekteymis. 10 dili otodidaktik yöntemle kendisi ögrenmis. Toplamda 30 dil biliyormus. Aralarinda Türkce'nin de olmasi da olasi. Cünkü kitapta Türkce üzerinden örnekleyerek yorum yaptigi bir kac satir var. Bu paragrafi "Vay be" diyerek bitiriyoruz.

Hikaye Izutsu kitaplarinin eyalet kütüphaneler aginda bulundugunu farketmemle devam etti. Iclerinden birinin kapagina dokunabilmemin bir siparise baktigini bilmek güzel bir duyguydu :) Fakat cesitli sebeplerle bir türlü siparis edemedim. Aklimin bir kösesinde ve okunacaklar listemin üst siralarinda beklemeye devam etti Toshihiko Bey.

Sonunda Oz Büyücüsü'nü ararken listemde gözüme carpmasiyla bu kitabini da Internette .pdf formatinda buldum. Ne yazik ki .pdf formatli e-kitaplarla bir sorunum var. Ekranda beliren minicik harflerle epeyce savasarak 50. sayfasina dek eristim (ki okurken nadiren sayfa sayarim), daha sonra buldugum ara cözümle de biraz rahatlayarak bitirmeyi basardim.

Türkce'ye (eger internet arastirmam beni yaniltmiyorsa) "Kur'an'da Allah ve Insan" ve "Kur'an'da Tanri ve Insan" adlariyla iki ayri yayimevi tarafindan iki kez cevrilmis olan kitap, önsözünde de belirtildigi gibi "Kur'an'in Semantigi" gibi bir isimle ve bu bakis acisiyla da okunabilir. Fakat   Kur'an'da kullanilan kimi temel kavram ve terimler (örn. Allah, takva, küfr, kafir, vahiy, nebi, hak, batil...) üzerine yogunlasirken, bir yandan da Tanri ve insan arasindaki iliskinin bu dinin kutsal kitabinda (ve dolayisiyla dinin kendisinde) hangi cercevede tanimlandigini kelimelerin kullanilmalarini analiz ederek yorumluyor. Ayrica pek cok cizim ve aciklamayla dilbilim ve özel olarak da semantik biliminin herhangi bir metni analiz ederken nasil calistigina dair de fikir veriyor.

Kitabin güzel yani, bize Kur'an'da özenle belli sekillerde ve anlamlarda kullanilmis ve artik din dilinde birer kavrama dönüsmüs sözcüklerin Kur'an öncesi hikayesini de anlatmasi. Cünkü biliyorduk ve o yüzden kimi arkadaslari taciz ediyorduk ki, bu sözcükler bu kitapla beraber ve zembille gökten Arap yarimadasina inmediler; belki baska anlamlarla, belki ince nüans farklariyla o  dönemde o cografyada zaten kullanilmaktaydilar. Iste Izutsu bunlara dair -bir teknik terim olarak- "Cahiliye" (yani Islam öncesi) dönemindeki sözlü edebiyat ve siirlerden örneklerle bize hangi sözcüklerin politeistik bir kültürde baska anlamlarda kullanilirken, Kur'anla birden tartisilmaz bir monoteistik cercevede kullanilmaya baslandigini (örn. "Allah"), hangi sözcüklerin dini dünyanin disinda, nispeten dünyevi, nispeten somut anlamlarla kullanilirken Kur'an'da soyut, ruhani ve dini anlamda kullanilmaya baslandigini (örnegin "takva") gösteriyor. Bizi cesitli örneklerle 6. yy. Arap Yarimadasi'na götürüyor, sehirlerinin sokaklarinda veya cölde Bedevi cadirlarinin arasinda dolastiriyor. O toplumun o dönemdeki ruh halini sözcükler üzerinden iz sürerek anlatiyor bize. Iste böylece bir kitabin ne yazik ki -belki de böyle olmasi bilincle tercih edilerek- adeta vakumda asili kalmis cümlelerini bir cercevenin icine, bir geri planin önüne yerlestiriyor. Bizi bir tiyatro sahnesinin önüne oturtuyor adeta Izutsu; "iste bak bu "kafir", bu da "takva sahibi" diyor. Cümleleri sahiplerinin agzindan duyuyoruz. Kur'an'da yer almayan, daha önce siirlerde söylenmis cümleleri, replikleri duyuyoruz . Kur'an'in neye cevap oldugunu daha iyi anliyoruz böylece. Yüzümüzü dekora ceviriyor, "bak bu sırâtel müstakîm (dogru yol)" diyor örnegin. Bize cölde "yol"un anlamini anlatiyor. O zaman anliyoruz "yoldan sapmak" bir Arap'in dünyasinda ne demektir. Bize "ayat"in bildigimizi sandigimiz ikinci anlamina (isaretler) baska bir gözle bakmayi öneriyor. Bizi sessiz ve tepkisiz bir Tanri'nin evreninden alip;  her an, her saniye bizimle konusmakta olan bir Tanri'nin evrenine savuruyor. Sevincle doluyoruz. Bize Karl Jaspers usulüyle varolusculuk örneginde oldugu gibi yeni kitaplar, üzerine düsünecek yeni fikirler veriyor Izutsu. Sükranla doluyoruz. Disarida böyle insanlar ve böyle insanlardan haberdar eden insanlar oldugu icin mutlulukla doluyoruz...
Bi sey okuyordum...
da birden aklima geldi.

Satürn evlatlarini hep kahramanlik sosuna bulayarak yiyor.
Çünkü bir taraftan uyuşturup ağzına götürürken debelenmelerini önlüyor bu sos evlatlarin, diğer taraftan da lezzete lezzet katiyor.

Yep, dolambaçlı bir cümle oldu. Üstelik de dam üstünde saksağan.
Kendime not: Bir ara "saksağan"ın etimolojisini de çalışmalı...

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Aralık'a örüyorum



Sökmedim, hala örüyorum :)
Ağustos'un sıcağında, Ağustos'un sıcağını,  Aralık'a örüyorum.
İçimde renkler...

Yalniz bugünden itibaren hava da iyice sogudu. Annem "Eylül'ün yarısı kış" der her zaman; buradaki yaşıtı teyzeler ise "Ağustos'un yarısı kış" diyorlar. Bundan sonra belki de sadece bir Golden Oktober umabiliriz. Daha perdeleri yıkayacaktım ama ben ya.... :(

10 Ağustos 2017 Perşembe

Her sabahin 06:56'si


Tarlalarda hasat,
ray kenarlarinda esekotu zamani...

Bu arkadaslar 17. yüzyıla dek Eski Dünya topragi görmemisken, bu tarihten sonra Kücük Asya eşekleriyle hangi türden bir tanisikligi olustugunu merak ediyorum.

Bitkilere belli coğrafya ve kültürlerde verilen isimlerden o kültürlere iliskin cikarimlarda bulunabilmenin ihtimali, teorisi, bilimi üzerine hic arastirma, calisma, doktora tezi vb. var midir, eger yoksa bu neyin isaretidir diye merak ediyorum.

Cocuklugumun bazi yazlarinda en büyük eglencelerimden biri, aksam yemeklerini cala kasik bitirip tam günes batmaya yüz tutmusken bahceye kosup, iste bu arkadas veya bir kuzeninin gözle görülebilir acilisini izlemekti; cünkü esekotu falan degil, "aksam sefa"mizdi o bizim. Bu fotografi bir sabahin 06:56'sinda nasil cekebildigimi merak ediyorum.

Her sabahin 06:56'sinda bunca merak edilecek konuyu bize sunabilen bir dünyadan böylesine kapali gözlerle nasil gecip gidebildigimizi ayrica merak ediyorum.


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Natürvital kompozisyon



Bazen doganin kendine özgü kompozisyonlari var, bizimkini kat kat aşar...
Üstelik natürmort da değil, gayet 'natürvital'...
Öyle zamanlarda kareleyip deklanşöre basmakla yetinirim, haddimi bilirim.
Sağ üst köşedeki arkadaşa annem terlik papuç alacaktı, biraz bekle de büyüsün, ayak numarası kesinleşsin dedim... Böyle de netim. 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Oz Büyücüsü


The Wonderful Wizard of Oz, L.Frank Baum, 1900

Hic parantez acarak kitap okur musun? Ben yeni bir kitap okuma teknigi olarak görmeye basladim bunu. Okudugun kitapta bir baska kitaba ilginc bir referans varsa, ara verip referans verilen kitaba bir parantez acmak, mümkünse önce onu okuyup bitirmek, sonra parantezi kapatip kaldigin yerden ilk kitaba devam etmek...

Bazi kitaplarda (örnegin Sedlacek'in Türkce'ye "Iyi, Kötü ve Ekonomi" adiyla cevrilmis kitabinda) bunu yapmadigima bugün pismanim.

Ve bu yüzden David Graeber'in  Borç:Ilk 5000 Yil adli kitabini okurken Amerikan cocuk edebiyatinin önde gelen hikayelerinden Oz Büyücüsü'nün aslinda allegorik bir kitap oldugunu; cocuklara anlattigi yüzeydeki hikayenin altinda biz yetiskinlere de para ve ekonomi üzerine 1900'lerin Birlesik Devletler'inden bir hikaye anlattigini okuyunca "iste burasi parantez acmaya uygun bir yer" diye düsündüm. Cünkü Borc: Ilk 5000 yil;  Iyi, Kötü ve Ekonomi ve Kutsal Ekonomi gibi kitaplar bence böyle okunmali, yoksa eksik olacaklar.  

Dönelim Oz Büyücüsü'ne... Gerci yazari Baum hicbir zaman kitabi bir allegori olarak yazdigini söylememis. Fakat Graeber ve baskalari Dogu ve Bati'nin Kötü Cadilari'inin, Oz Büyücüsü'nün, Teneke Adam, Korkuluk ve Aslan'in, Zümrüt sehre giden sari tugladan döseli yolun, Dorothy'nin gümüs ayakkabilarinin...hepsinin birer simge oldugunu söylüyorlar.

Evet, bilerek ve buna dikkat ederek okununca bir allegori var gibi gercekten. Konuyu ilginc bulanlar Oz Büyücüsü'nün hemen ardindan 1964 yilinda Henry M. Littlefield tarafindan yazilmis "The Wizard of Oz: Parable on Populism" adli makaleyi de okuyabilirler; internette PDF olarak var.

Hizimi alamayip bir de "The Wizard of Oz and Philosophy" adli kitabi okumaya baslamistim ki,  hayal kirikligina ugrayip yarim biraktim.  Yüzlerce sayfalik bir kitap, 2008 yilinda yazilmis, "herhalde epey bir arastirmaya dayanmistir" varsayimiyla eline aliyor insan ama orijinal kitaptan cok 1939'da cevrilmis filmine dayandigini ve allegorik yapisindan habersiz göründügünü, bu konuda tek bir söz bile etmedigini ve örnegin Littlefield'in son derece basit ve akla yakin aciklamalar getirdigi temalar icin onlarca sayfa boyunca, cok da aklima yatmayan sekilde "felsefe yaptigi"ni anlayinca okumak icin bir istek birakmadi bende.

Haa bir de, 1939'da cevrilmis ve neredeyse klasik haline gelmis olan filmi su veya bu kanalda bir kac karesini görmenin ötesinde seyretmemistim ben. Bir kitabi daha filmini seyretmeden okumayi basardim :) Oz Büyücüsü'nü ilk baskisindaki gibi W.W. Denslow'un cizimleriyle okumak ise ayri bir zevk oldu:



Simdi parantezi kapatip Borc:Ilk 5000 Yil'a geri dönebilirim :)


6 Ağustos 2017 Pazar

Hindibanin ebeveynlik halleri - no. 127453



Temmuz sonu itibariyle ilkokulu bitirmis bir cocuga sahibim :) Ve gecen dört seneye, üc yillik anaokulu deneyimini de eklersek, kendimi Almanya'da (en azindan belli bir eyaletinde) (ilk)okul sistemi üzerine üc bes laf etmeye yeterli gördügümü söyleyebilirim :) Türkiye'nin seksenlerinde ilkokul okumus biri olarak da birazcik karsilastirma yapabiliyorum.

Bazi seyler cok farkli. Örnegin elisi derslerinde cinsiyet ayrimi yok. Erkekler ve kizlar bir arada kille calismakla kalmadilar, kizlar ve erkekler bir arada cekic kullanip marangozluk yaptilar ve bir arada tığ kullanmayı öğrenip sıkı iğne teknigiyle fotografta görülen eseri calistilar. Yani? Simdi hem cekic, hem de tığ kullanmayı biliyorlar, yetişkin yaşamlarında hangisini kullanmaya devam edecekleri kişisel tercihlerine bırakılmış.

Bazi seyler ise ayni :) Örnegin eli isi ögretmeni sinifta üc bes sıra örmelerinden sonra eseri eve gönderdi, bir hafta sonra 8 cm. örülmüs olarak geri getirmelerini istedi ve acikca söylemese de 8 cm.yi kimin ördügünü önemsemedigini, ebeveynin de yardim edebilecegini ima etti. Ev Ekonomisi dersinde ördügü dantel isini bitirmesi icin annesine götürmüs bir cocuk olarak hic garipsemedim, hic yabancilamadim... Yalniz bu ögretmen "ebeveyn"in yardimini ima etti dikkat, "anneniz örsün" demedi :) Anneniz önümüzdeki hafta parçacık teorisiyle ilgili çok önemli bir uluslararasi kongreye katilacagindan azicik mesgul olabilir, degil mi? Babaniz ilkokuldayken sinifin en iyi tığ kullanılanı seçilmiş olabilir, değil mi? Neyse ki yillardir kullanmaya kullanmaya unuttugum tığı son bir kac yildir tekrar kullanmaya baslamistim da, ögretmen eve elisi ödevi gönderince alnimin akiyla ciktim bu 8 cm. meselesinin icinden :)

Fotograf ayni zamanda bir itiraftir :)

Aslinda Almanya'da ilkokul sistemi üzerine edilecek daha bir araba dolusu lafim var, ama onlar da baska fotograflarin altina kalsin bakalim :)


5 Ağustos 2017 Cumartesi

Engerek/kafası/otu/vb.



Temmuz ayından kalma bu 'tutunan', bir doğumgünü kutlamasina giderken durakta karşımiza çıktı. Ilginc olan su ki, hep ayni arkadasimla bulusmaya giderken karsima cikiyor (bu kez dogum günü cocugu o)  ve hep günese vermis oluyor kendini; ben fotograflamakta güclük cekiyorum hep. Bu kez oglumdan rica ettim gölge etmesini fakat cok da ise yaramadi bu ihsani.

Echium, ve herhalde vulgare. Almanca'da 'Natternkopf' diyorlar, ki 'Engerek kafası' demek. Kaldı ki Türkçe'de de 'engerek otu' diyorlar. Ve zaten "Echium"un da Yunanca engerek olduğunu okumak mümkün. Ingilizce'sine, Fransizca'sina, Ispanyolca'sina filan bakmiyorum artik, vaktim yok, ama baksam eglenceli olacak kesin :)

Niye?
Çünkü
a) rivayet o ki, engerek sokmasina karsi kullaniliyor eski Yunan'da
ve
b) tohumlari engerek kafasina benziyor
ve
c) belki de ikisi birden

Bitkilerin "tutunan"ını ve isimlerinin etimolojisini çağın engerek sokmasından beter yaralarına yara bandı diye kullanıyorum, belki biliyorsun. Geniş bir yara bandı repertuarım var, belki bilmiyorsun.

Ondan bu sinirlerimi aldırmış hallerim...


  

3 Ağustos 2017 Perşembe

isteksizim ne yalan söyleyeyim



Birini söküp digerini örmeye devam ediyorum. Bazen hatta tamamen üşengeçliğimden eş zamanlı olarak birinden söküp digerine örüyorum. Ve bu görünüste basit iş beni derin derin düsündürüyor. Evrende hiçbir şey yoktan var olmuyor ve var iken yok olmuyorsa yaşam da şu yukarıdaki fotoğraftan farklı mı? Doğdugumuz andan itibaren neyi 'simültane' söküp yaşadıgımıza örüyoruz ilmek ilmek? Öldügümüzde söktügümüz nedir ve neye 'örüyoruz' devamla?

Neyse ki renk var. Çünkü ışık var neyse ki... Sessizce, kendini çok öne çıkarmadan, kenardan fotoğrafa vuranımız.  Ama o olmazsa olmazımız. Olduğu için olduğumuz. Söke öre dönüşüp dönüştürdüğümüz...

Ve insan ne ve insanın sınırı ne aslında?

Ve muğlak bütün bunlar, biliyorum ve açık net yazmaya isteksizim ne yalan söyleyeyim.

Ve yine de bir şey anlatıyorsa sana ne mutlu bana, ve bir şey söylemiyorsa sana bil ki üşengeçliğimden ve üzgünüm.