spinoza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spinoza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2016 Salı

Spinoza Problemi


Das Spinoza-Problem
Irvin D.Yalom
btb


Bir tarafta Amsterdam basta olmak üzere Hollanda. Diger tarafta Münih basta olmak üzere Almanya (Ama hikaye Estonya'da basliyor).

Bir tarafta 17. yy, diger tarafta 20. yy'in ilk yarisi.

Bir tarafta Bento Spinoza, kahramanimiz. Diger tarafta Alfred Rosenberg, kitabin anti-kahramani dersek galiba cok yanlis olmaz.

Kitap her bölümde bu iki yer, dönem ve kisi arasinda gidip geliyor. Sadece Spinoza degil Rosenberg de gercek bir kisilik. Ama romandaki herkes gercekten yasamis degil. Bir kismi hayali karakterler. En cok ilgimi ceken iki karakter (Franco ve Friedrich) hayali olanlardanmis. Rosenberg ve ekibinin bir "Spinoza Problemi" oldugu tarihi kayitlara gecmis ama "problem"in tam bir tarifi yapilmamis. Yalom olasi bir teori gelistirip onun üzerine kuruyor romani. Ama acikca söylemedigi baska bir tahmini daha mi var Spinoza Problemi'nin ne olduguna dair?

Friedrich'in Alfred'e söyledigi su sözler öyle düsündürdü bana ve gözümde kitabin en alintilanasi paragrafi olmaya da hak kazandi :)

"Sadece bir tahmin ama, kendi kendime senin herhangi bir yerde kendini "yuvada" hissedip hissedemeyecegini soruyorum, cünkü "yuva" bir yer degil, bir ruh halidir. Gercekten yuvada olmak , insanin kendi derisinin altinda kendini yuvada hissetmesi demektir. Ve bana öyle geliyor ki, Alfred, sen kendini kendi derin altinda yuvada hissetmiyorsun. Belki de hic bir zaman hissetmedin. Belki de tüm ömrün boyunca yuvani yanlis yerde aradin." 

Spinoza Problemi Yalom'un kahramanlarini ünlü felsefecilerden sectigi üc kitaptan biri. Digerleri Schopenhauer Tedavisi ve Nietzsche Agladiginda. Her birini kahramanlarindan en az bir kitap okuyarak hak etmem gerektigini düsünmüstüm. Spinoza'yi "hak ettim" :) Simdi sira digerlerinde...
 

28 Ağustos 2015 Cuma

Teolojik Politik Inceleme


Theologisch-politischer Traktat
(Teolojik Politik Inceleme)
Spinoza, 1670

Her kitabin bir hikayesi var.
Yani, evet her kitap bir hikaye anlatiyor ama onu demiyorum. Her kitabin okuyanda ve onun yasaminda bir hikayesi var. En az bir hikaye diyelim... Bazen daha cok da olabilir...

Bu kitap bende cok hikayesi olanlardan. Tam olarak nerede kim önermisti animsamiyorum. Erich Fromm olabilir, emin degilim. Ama "mutlaka okunmali" dipnotuyla aklima yazdigimi iyi biliyorum. Bazi kitaplar böyledir. Bir baska kitapta lafi gecer. Yanitini aradigim önemli bir soruya yanit verdigine dair kuvvetli bir his duyarim. O zaman "mutlaka okunmali"dir. Bi hesabim daha  vardi tabii. Eger bu kitabini okuyabilirsem, Spinoza'nin mantigina ve diline alisir, sonra belki "Ethica"yi da anlayabilirim diyordum :)

Bu kitaba erismem epey güc oldu. Sehir kütüphanesinde yoktu. Internette kütüphaneler agi üzerinden siparis etmeye calistim. Her seferinde organizasyonel bir soruna takildim. Sonunda sorunu kütüphaneci kadin şıp diye çözdü. Bu ülkeye geldigimden beri kütüphanecilerle baristim :) Beni Traktat'la bulusturan kütüphaneciye tesekkürü bir borc bilirim. Üstelik beni sokakta görünce de taniyor, üstelik beni adimla da taniyor. Bu sehirde iz biraktigim bir yer varsa galiba kütüphaneleri :)

Bu kitap, kabul, biraz eskiydi. Zaten 50'lerde basilmis. Galiba bir kac kütüphane gezmis. Üst kismina sanirim rafta tozlanmasin diye özel bir boya sürülmüs. Yesil, eski usul ciltli. Fontu, sayfalari, baskisi...  sanki baska bir dünyadan. Dili bile eski, "Hilfe"yerine "Hülfe"... Sikayet edecek degilim. Bu toz kokusunu, bu beklemislik kokusunu, bu gizli bir cennetten cikip gelmislik halini seviyorum.

Bu kitabi yaz tatilindeki oglani sehrin o parki senin, bu parki benim gezdirirken, daha cok cimenlerde  ve banklarda okudum. Agustos ayi, okul tatili , ögle sicagi, park kumu, kızgın kayak, ıssız salıncak, "anne bana bak bana, nasil tirmandim bak"... Bundan böyle ne zaman "Spinoza-Traktat" dense aklima otomatik olarak bunlar da gelecek.

Bu kitapla ben bir kez daha farkettim ki, kitap okumak bir tek basinalik, bir inziva degildir. Yazarla sürekli bir konusma halindesindir. O "gak" der, sen "Bak, bunu ben de düsünmüstüm" dersin; o "guk" der, sen "sana tesekkür ederim, buna benzer bi sey vardi zihnimde ama nasil söze dökecegimi bilemiyordum" dersin. Bazen "yok, bak o konuda katilmiyorum, bi mantik hatan var" dersin, bazen "bi dakka, bi dakka, o sonuca nasil da kolayca vardin öyle, ben anlayamadim" dersin. Hatta bir noktada Spinoza " Insan sadece görmek istediklerini gören insanlarla ne yapmali bilmem ki?" diye sorunca, benim Spinoza'nin omuzuna böyle pat pat vurup "Evet ya, ben seni cok iyi anliyorum" diyesim geldi. Fakat iste Spinoza, 1670, Hollanda... Olamazdi.  Bu kitapta baska bir sey daha oldu. Aslinda her kütüphane kitabi gibi sayfa kenarina not düsmek, satir alti cizmek yasakti. Ama biri (kimbilir kim, kimbilir ne zaman) oldukca zarif bir sekilde dogru ya da önemli buldugu paragraflari yandan yandan isaretlemis, bazi satirlarin da altini cizmis. Bir süre sonra farkettim ki, hep ayni paragraflari önemsiyoruz, hep ayni satirlari begeniyoruz. Bir süre sonra yazarla diyalogdan cikti is, yazar-hic tanimadigim bi okur-ben okur arasi tri-olog'a dönüstü.

Peki niye yazmis bu kitabi Spinoza? Kendi ifadesiyle üc amaci varmis: 1) Teologlarin önyargilarini önlemek. 2) Durmadan kendisini ateistlikle suclayan halka karsi kendini savunmak 3) Felsefe yapma hakkini savunmak    

Kitap 1670 basinda basilmis. Spinoza'nin kendi bastirdigi tek kitabi. Yazarin adi kitapta yer almiyor. Basan kisi aslinda Amsterdamli bir arkadasi olmasina ragmen, hayali bir yayinci adiyla Hamburg'da basilmis gibi cikiyor piyasaya. Suya ve sabuna pek dokundugu daha buradan belli.

Traktat'ta yazdiklari yeni fikirler degil: "Burada uzun zamandir ve uzun uzadiya düsünmedigim hic bir sey yazmadim" demis.

1656'da Amsterdam'daki Musevi cemaati Spinoza'yi dinden/cemaatten cikariyor. Bunun üzerine Ispanyolca kendini savunan "Apologia"yi yaziyor. Bu metin Traktat'in temeliymis. Traktat'ta sadece dinsel dogmayi elestirmiyor, Musevilik'te dinsel rasyonelizmin temsilcilerinden Maimonides'i de elestiriyor. Maimonides inancla akli, teoloji ile felsefeyi , Eski Ahit ile Aristo'yu bir araya getirme amaci gütmekteyken, Spinoza felsefenin yolunu dinden ayirmak istiyor. Ne din felsefeye hizmet etsin, ne felsefe dine diyor. Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna... Ama sonunda ikisi de ayni noktaya ulasirsa bunda da büyük yanlislik görmüyor gibi geldi bana. Mesele o degil yani.

Traktat'i okursam Ethica'yi belki daha iyi anlarim diye umdugumu söylemistim ya, Traktat'ta Ethica'nin pantheistik söylemleri yok. Isin ilginc tarafi Traktat basildiginda Ethica aslinda ana hatlariyla ve düsünce cizgisiyle coktan hazirmis. Iki kitap arasindaki bu söylem ayriligini yüzyillar icinde Spinoza'nin ikiyüzlülügüne yoranlar da olmus, "Spinoza amacsiz kahramanliklara girecek bir kisilik degildi ki, teolojik elestiri yazarken teolojik dille konusmasi, teoloji kavramlarini kullanmasi normaldir" diye savunanlar da... Aynisini Erich Fromm da yapar. Üstelik "Semavi dinlerin tanimladigi sekliyle bir Tanri'ya inanmiyorum, bu kitapta Tanri derken de onlarin kastettiklerinden baska bir seyi anliyorum" diye acik acik da söyler Ihr werdet sein wie Gott adli kitabinda. O yüzden ne ikiyüzlülüge yormali, ne de sasirmali bence. Spinoza'nin pozisyonunu Fromm kadar acik belirtmemesi icin aralarindaki 300 yilda Avrupa köprülerinin altindan akan sular belki de yeter sebeptir.

Traktat kendi döneminde beklendigi üzere kati dindar anlayissizlikla ve fanatik tepkilerle karsilasiyor. Kiliseden de tepki aliyor, kilise yasaklanmasi icin caba harciyor hatta. Fakat Spinoza Hollanda'nin o dönemki dünyevi iktidarina yakin oldugu icin bu yasaklama cabasi iktidardan destek görmüyor. Ancak Spinoza'ya destek gösterenler ölünce bir kac baska "sapkın" kitapla beraber Traktat da yasaklaniyor. 1700'lerin basinda kitaba olan ilgi tamamen sönüp, kitap unutuluyor. Tekrar animsanmasi ancak bir kac yüzyil sonra...

Bu kitabi ben sana tavsiye edebilir miyim bilmiyorum. Teoloji, felsefe veya politikadan biriyle özel olarak ilgilenmiyorsan okumak zorunda degilsin. Zaten Spinoza da önermemis herkese. "Halki bu kitabi okumaya davet etmem, hatta bu kitabi hic ciddiye almasalar daha cok isime gelir" demis önsözünde. Bu kitabi okuman gerekip gerekmedigine sen kendin karar vermelisin. Türkce'de bir kac cevirisi var. Kolayliklar dilerim.


31 Temmuz 2015 Cuma

Nokta vurusu


Adamcegiz zaten iki cami arasi beynamaz. Yasarken omuzlarda tasinmadigi malum. Simdi bunlari alintilamakla benim basim da göge erecek degil, orasi kesin. Öyleyse niye? Sasirtici bir nokta vurusu diye... Üstelik 345 yil öncesinden yapilan bir atisla. Dogru mu okuyorum diye dönüp bir de Türkce'sinden baktim. Evet, aynen de öyle söylüyor. Aklimizin bir kösesinde dursun da dedim, her "bre zindik, bre saygisiz, bre ..." dediklerinde "ne ilgisi var? niye böyle oluyor?" diye hop oturup hop kalkmayalim, iste bunca senelik huyumuzmus, bilenler biliyor, biz de bilelim de serin duralim istedim.  Iste böyle... 



Almanca alinti "Um solchem Übel..." den paragraf sonuna kadar, Türkce alinti "Bu nedenle dinin..." den paragraf sonuna kadar...


26 Şubat 2015 Perşembe

Hay bin Yakzan



Hay bin Yakzan
Ibn Sina / Ibn Tufeyl
Yapi Kredi Yayinlari

Bir süredir pesindeydim. Yapi Kredi Yayinlari'ndan cikan bu baskisinda hem Ibni Sina'nin yazdigi Hay bin Yakzan adli kücük hikaye, hem de ondan esinlenerek Ibn Tufeyl'in yazdigi ayni adi allegorik roman vardi, üstelik dönemin felsefi geri planini ve hikayelerin semboliklerini anlatan giris yazilariyla. Dört ayak üstüne düsmek diye buna denir.

Her ne kadar Ibn Tufeyl'in (1106-1186) yazdigi romanda, Ibni Sina'nin ayni adli hikayesinden esinlendigi söylense de, esinlenme sadece romanin ve bas kisinin adindan ibaret. Bir de hikaye edis sekli olarak allegorinin kullanilmasindan...

Ibn Tufeyl'in romani bizim cografyamizda az bilinse de, oldukca erken dönemlerde Bati dillerine cevrilmis ve Bati'da taninmis. Su sözler kitaptaki tanitim yazisindan:

" Rousseau’nun Emile’ine, Thomas More’un Ütopya’sına, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’suna Hay bin Yakzan’ın çocuğu gözüyle bakanların sayısı hiç de az değildir. Batı’nın büyük filozofu Spinoza da, kendi felsefesini kurarken büyük ölçüde Hay bin Yakzan’dan aldıklarına dayanmıştır. "

Latince'ye Philosophus Autodidactus (Kendi kendini egiten filozof) adiyla cevrilmis, bazi Bati dillerinde de böyle biliniyormus.

Hay bin Yakzan gercekten de bir issiz ada romani, hani kitapta da belirtildigi gibi "robinsonad" diyecegim ama, öncülü ardilla tarif etmek gibi tuhaf bir durum olusacak :) Hikaye, öyle ya da böyle issiz adaya düsmüs ve bir ceylan tarafindan büyütülmüs bir insanin dünyayi anlama ve kendini tanima macerasinin, sadece cevresini gözleyerek ve düsünerek insanin varabilecegi noktanin hikayesi. Bu arada Arapca Hayy "diri", Yakzan ise "uyanik" demek. Yani kahramanimizin adi "Uyanik oglu Diri". Uyanik oglu Diri'nin hikayenin son kisminda anlatilan toplum icinde yasama ve toplumu dogruya ve gercege cagirma macerasi ise ayrica ibret verici. Neredeyse bildik ve tanidik... Insanda konusmayi bilmeden, dili tanimadan düsünebilme, Tanri'yi araci ve ögreti olmadan düsünce ve mantikla bilip taniyabilme becerisi oldugu, kitabin dayandigi ilginc ve temel varsayimlar...

 Hos, düsündürücü, ögretici, ilginc bir hikaye. Güncel, anlasilir Türkcesi oldukca rahat okunuyor. Parantez icindeki Arapca kavramlar baglantilari daha iyi kurmamiza yardimci oluyor. Iyi ki cevirmisler, iyi ki yayimlamislar dedirtiyor.