polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2026 Pazar

Kitap Listesi: Kapalı /Kilitli Oda Gizemi


'Kilitli Oda' gizemi sever misiniz?
  • Morg Sokağı Cinayetleri, Edgar Allen Poe
  • Kilitli Oda, Maj Sjöwall - Per Wahlöö
  • Sarı Odanın Esrarı (Mystery of the Yellow Room), Gaston Leroux
  • The Case of the Constant Suicides, John Dickson Carr
  • The Hollow Man, John Dickson Carr
  • Doğu Expresinde Cinayet (Murder on the Orient Express), Agatha Christie
  • Gece Gelen Ölüm (Murder in Mesopotamia), Agatha Christie
  • Noel'de Cinayet (Hercule Poirot's Christmas), Agatha Christie
  • Benekli Kordon, Arthur Conan Doyle

*Mor renkliler, henüz okumadıklarım.

10 Ocak 2026 Cumartesi

The James Joyce Murder

 


Amanda Cross'un Kate Fansler serisindeki ikinci kitabı The James Joyce Murder (James Joyce Cinayeti) beklemediğim bir yerde, Amerikan taşrasında geçiyor. Kimi motifler Agatha Christie'nin İngiliz köylerinde geçen kitaplarını anımsatıyor. Çiftçinin meraklı ve çok konuşan karısı gibi. Kitabın başında "duvarda asılı" bir silah var ve ta daaa!, tabii ki o silah bir noktada patlıyor.
Ulysses 'i okumaya her heves eden gibi titreyerek etrafında dolaşıp, biraz bilgi toplamaya çalışan kişiyim :) Bu kitabı biraz da o bakış açısıyla okudum. Evet, öyle de okunabilir. Tabii ki James Joyce ve Ulysses hakkında bu kitaptan okunacak bilgiler 15 dakikalık bir internet taramasından da öğrenilebilir, fakat böylesi daha güzel. Ulysses okuma rehberi arayan bence Banu Yıldıran Genç'in Ulysses hakkındaki videosunu izlesin. Neyse, biz dönelim bu kitaba. 60ların kadın hareketi ABD'de dahi nelerle uğraşıyormuş, insan şaşıp kalıyor. Ve cinayeti sanki Kate değil de, arkadaşı çözdü ama olsun. Bunun da bir güzelliği var. Niye hep Kate çözsün ki? Çevre yine edebiyat ve akademi çevreleri. En temel soruyu sormayı başarırsanız çözüm zaten elinizde. İş sebebini anlamakta, onu da size yazar söyleyiverecek, kasmayın. Gripten yatıyordum da okurken, oh mis gibi hasta kitabı.  Bakalım üçüncü Kate Fansler kitabı akademiyanın hangi alanından...

4 Aralık 2025 Perşembe

In the Last Analysis



Amanda Cross’un (asıl adıyla Carolyn Gold Heilbrun) polisiye serisine neredeyse bir yıl önce kitaçıda rastlamıştım. Çok okumak istiyordum, ancak sıra geldi. ABD'li Carolyn Gold Heilbrun bir İngiliz Edebiyatı peofesörüymüş ve 1960larda Amanda Cross takma adıyla 15 kadar polisiye roman yazmış. Serideki baş kahramanı Kate Fansler adında bir kadın dedektif ve o da bir edebiyat profesörü. Kate Fansler, genellikle akademisyen ve feminist bir karakter olarak tasvir ediliyor, hikâyeler genellikle üniversite veya entellektüel çevrelerde geçen gizemleri konu alıyor; kaynaklara bakılırsa klasik polisiyelerden farklı olarak entelektüel yaklaşım, edebi motifler ve kadın sorunları ön planda. İşte seride ilgimi çeken de asıl bu. 

 Türkçe'ye sanırım henüz çevrilmemiş, en azından ben bulamadım.  Orijinali İngilizce, en azından ilk dört kitap Almanca'ya çevrilmiş. İlk kitap, In the Last Analysis, bir psikanalistin terapi odasındaki kanapede ölü bulunan genç bir kadın öğrenci hakkında.  Bu giriş insana hemen Agatha Christie'nin Kütüphanedeki Ceset'ini anımsatıyor fakat psikanalistin olası masumiyeti ve masumun bu eylemden gördüğü psikososyal zarar mevzularına yazar, A. C. kadar derinlikli girmiyor. Aa, ikisinin de baş harfleri. A. C. Heilbrun belki de bu takma adla Agatha Christie'ye selam çakıyor! Suçun ve masumiyetin felsefesi konusunda yine ne varsa Agatha'm Christie'm yazmış. Bunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Benim gözümde polisiyeler kabaca ikiye ayrılır.  Çözüme götürüyor bilgilerin dedektifle ve okurla eşit paylaşıldığı ve böylece okura da gizemi çözme konusunda fırsat veren "adil"polisiyeler ve bunu yapmayıp son dakikada şapkadan tavşan çıkaran, okura son bölümde "Siz bilmiyorsunuz ama böyleyken böyleydi"  diyen polisiyeler. İlkini severim, ikinciye kızarım. In the Last Analysis biraz bu ikisinin ortasında bir polisiyeydi. Tabii ki Kate Fansler bir edebiyat profesörü olarak kritik bir ipucunda bizden avantajlı bir durumdaydı, fakat bunda sorun yok, serinin güzelliği edebiyat ve akademi göndermeleri zaten. Fakat ipucunun ortaya çıkışı bana biraz okura haksızlık eder tarzda geldi, biraz "yok artık, Kate ordan buraya nasıl geldin, bilmediğimiz neyi biliyordun" dedirtti. Neyse, bu detay hariç kitabı da, akademik kadın "dedektif" karakterini de sevdim. Kitabın bugünden bakınca absürd görünen 60lara dair detayları (Kate'in herhalde feminist olmasına rağmen ölen kızceğizin bekaret durumunu merak etmesi ve bunu bir iki kez sorması, bir başka şehirden detaylı bilgi alabilmek için mutlaka oraya yolculuk etmek gerekmesi, veri koruma diye bir şeyin olmaması, Kate'in kimi bilgileri üniversite veya savcılıktan bu kadar kolay öğrenmesi) o kadar da rahatsız edici değil, ilginç dönem detayları, bence hoş.

 Kadın polisiyesi, edebiyat, özellikle ingiliz edebiyatı, 60lar, Amerikan akademiyası, kadın hareketi vb. konular ilginizi çekiyorsa özellikle tavsiye.

6 Kasım 2025 Perşembe

Babaların Günahları


 

Her yıl bu vakitler aklıma yeni bir okuma şekli geliyor. Edebiyatla dünya seyahati de, yoğun okuma ayları da hep Ekim-Kasım gibi aklıma gelmişti ve ben yeni yılı bekleyemeden hemen başlamıştım.  Bu aydan itibaren de "Ayın..." okuma konseptine geçiyorum. "Ayın polisiyesi", "Ayın Bilimkurgusu" "Ayın Doğa Kitabı"...vb. Bu tür okuma hem yoğun okumadan kalan eksikleri tamamlayacak, hem de bana organizasyonel kolaylık sağlayacak. Haydi bakalım, bir de böyle deneyelim :)

Bu ayın polisiyesini okudum, bitti :) Bu yıl Buket Uzuner'in Defne Kaman serisindeki yazarlığını epey eleştirdim. Fakat okuyuculuğuna diyecek yok. Kitaplarında veya röportajlarında bahsettiği bir çok kitabı not etmiştim. Matthew Scudder serisi onlardan biriydi. Defne Kaman serisindeki komiser hep bu seriyi okuyordu. Bildiğim, bulduğum kadarıyla, Lawrence Block bu serinin ilk kitabını 1976'da yazmış: "Babaların Günahları". Tipik bir Amerikan polisiyesi. Yıkık bir polis emeklisi, gözümüze sokulan şiddet ve seks, bol illegalite, bol burbon, biraz sarhoşluk, biraz kahve. Çok büyük şaşkınlıklar yok. Kitabın adı başlı başına spoiler. Kitabın sonunu değil, ama gittiği yönü ele veriyor. 

Zaten ben de polisiyeyi her zaman bilmecesi için değil, biraz da felsefesi için okuyorum. Suç, vicdan,  iyilik ve kötülük üzerine, insan ruhunun en derin karanlıkları üzerine polisiyelerde yapılan felsefeye felsefe kitaplarında her zaman rastlanmıyor. Hem ben uygulamalı felsefeyi daha çok seviyorum. Buyurunuz "Babaların Günahları"ndan bir alıntı: 

" İnsanların iyi bir nedenle yanlış bir şey yapmasının mı, yoksa kötü bir nedenle iyi bir şey yapmasının mı daha kötü olduğunu merak ettim. Bu ne ilk, ne de son merak edişimdi."

Siz ne dersiniz?

Ek olarak, insan 1976'da yazılsa da polisiyelerden yeni bir şeyler öğreniyor. Örneğin, bakınız, "kendine iyi bak"ın ABD'de garipsendiği bir dönem de varmış:

"İyi günler" dedi hosteslerden biri. "Kendinize dikkat edin." Dikkat edin. Bana öyle geliyor ki, insanlar bu deyimi yalnızca son bir iki yıldır söylüyor. Birdenbire herkes bunu söylemeye başladı, sanki bütün ülke birdenbire dünyamıza dikkat etmemiz gerektiğini fark etmiş gibi.

Felsefesi, bilgilendirmesi bir yana bu kitabı okurken bir sebepten oldukça eğlendim de. Hikaye Matthew Scudder'in ağzından anlatılıyor ve ifade tarzı bana Çağatay Koçyiğit'i anımsattı. Yalan Dünya'nın bir bölümde Çağatay Koçtuğ o borazan sesiyle Amerikan tarzı bir dedektifin ruh haline ve rolüne girer, onun ağzından konuşur. Scudder aynı o tarzda anlatıyordu: 

"Cuma sabahı açık ve temizdi. Broadway'deki Olin'den bir otomobil kiraladım ve Batı Yolu'ndan şehir dışına çıktım. Otomobilim, dönüşlerde biraz şımartılması gereken utangaç bir Malibu Chevrolet'ydi. Ekonomik olduğunu düşünmüştüm.

Pelham ve Lorchmont'tan sonra Mamaroneck'e kadar New England otoyolunu kullandım, Exxon istasyonunda benzin dolduran çocuk Schuyler Bulvarı'nın nerede olduğunu bilmiyordu. İçeri girip sorunca patronu dışarı çıkarak yolu tarif etti. Patron, Carioca'yı da biliyordu ve on ikiyi yirmi beş geçe Malibu'yu restoranın önüne park etmiştim. Kokteyl salonuna girdim ve siyah formika barın vinil taburelerinden birine oturdum. İçinde duble burbon olan bir fincan koyu kahve istedim. Kahve acıydı, bir gece önceden kalmaydı. Başımı çevirip onu, yemek ve kokteyl salonları arasındaki kemerli girişte tereddütle dururken gördüğüm zaman fincanım hâlâ yarı doluydu."

Hi hi...:) Bir noktadan sonra kitabı Çağatay Koçuğ'un ses tonu ve vurgulaması yankılanarak okudum. Belki de Gülse Birsel somut olarak Scudder'a gönderme yapıyordu :) Sanırım bu serinin devam kitaplarını okurken de iç sesim Çağatay Koçtuğ olacak :)

Fark ettiyseniz, kitabın konusundan hiç bahsetmedim. Onu da kendiniz keşfedin artık.