şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2017 Cumartesi
...erik de çok oldu...
Erik de çok oldu. Hem de nasıl çok. Bu cinse burada 'Mirabelle' deniyor. Pastası, marmelatı yapılıyor. Asıl merak ettiğim ağaç meyvelerini yere saçarken aşağıda toprak değil, beton olduğunu biliyor mu? Çekirdeklerin çok büyük kısmının asla toprakla buluşamayacağını biliyor mu? Biliyor da çaresiz mi? Biliyor da aldırmıyor mu? Biliyor da benimkinden daha derin bir hesabı mı var? Biliyor da benim bilmediğim bir şeyi mi biliyor?
Aklıma bir Turgay Fişekçi şiiri, bir Yeni Türkü şarkısı geliyor. Ne bileyim, belki de yitik değildir.
Etiketler:
ağaç,
aldırmazlık,
beton,
bilmek,
çaresiz(lik),
erik,
marmelat,
merak,
meyve,
mirabelle,
pasta,
şarkı,
şiir,
toprak,
yaz,
yeni türkü
20 Temmuz 2017 Perşembe
Leonard Cohen, Songs of a Life
Leonard Cohen, Songs of a Life
Christof Graf, dtv, 2002
Cohen sarkilarinin sözlerini oturup internetten siir gibi okudugumu farkedince, bu konuda mutlaka bir kitabin da oldugunu tahmin etmem ve kütüphanede bir örnegine rastlamam uzun sürmedi :) Hayir, bu bir Cohen biyografisi degil. Ilk albümünden baslayarak 2001'deki "Ten New Songs"a kadar tüm albümlerindeki sarkilarin kronolojik olarak sözleriyle beraber siralandigi bir kitap. Sonraki albümleri ayrica calismak gerekecek :) Cift dilliydi kitap. Sarki sözünün baska dile cevrilmesi hep sıkıntılıdır ama yine de Almanca'ya da cevrilmis. Cok sart mi bu kitap, ille de tavsiye mi? Hayir, disiplinli ve organize bir okumayla internet üzerinden de okunabilir bu sarkilar. Benim böylesi daha kolayima geldi. Sabahlari ve aksamlari trende bir yandan sözleri okurken, diger yandan telefona yükledigim bir "Best of" albümünden bir kismini dinleyebiliyordum da... Ya da aksamlari evde bir yandan kitabi okurken, diger yandan bilgisayar basinda kim varsa ona "The Guests'i calar misin bir? Stranger Song'u alayim" seklinde siparislerde bulunuyordum :) Oldukca Leonard Cohen dolu, oldukca güzel bir haftaydi. Bazen kitap yetmedi, bazi detaylari da internette buldum. Özellikle ilgili eksi sözlük girisleri tavsiye edilir. Neler ögrendim? Suzanne, o "Suzanne" degilmis (himm, bunu biliyordum aslinda). Famous Blue Raincoat'i adinin bu oldugunu bilmeden coook eskilerden beri biliyormusum. Yesil corapli Nancy'nin hikayesini kitapta degil, eksi sözlük'te buldum. Ama The Guests'in Rumi ve Attar'dan ilham alinarak yazildigi kitapta yaziyordu. "Take This Waltz"in sözlerinin Frederico Garcia Lorca'nin bir siirinden serbest ceviri oldugu da...
Iste böyle. Leonard Cohen haftasi bitmedi. Devami bir sonraki "biten"de...
25 Kasım 2016 Cuma
Hasretlerin Adı
Hasretlerin Adi - Die Namen der Sehnsucht
Nazim Hikmet
Ammann, 2008
Bu kitap kütüphanede rastladiklarimdan. Nazim Hikmet'ten secme siirler. Türkce ve Almanca. Yok olmuyor, siir baska dile kolay cevrilmiyor... Adi
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
dizelerinden geliyor.
Azicik memleket havasi cektim icime. Biraz "anadil anavatan midir?" diye düsündüm. Azicik "Anavatan aslinda nedir, neresidir ki?" diye düsündüm. Aklima bi vakitler bi brosürde okudugum bi laf geldi: "Vatan mi? Hic orada olmadim!" Bazen bana da hic orada olmamisim gibi geliyor derken tam...Icimde bir yer dedi ki "Burasi vatan, burasi memleket, burasi yuva. Diger her sey hikaye..."
Sence?
17 Ekim 2016 Pazartesi
Birdenbire
Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire…
2 Ekim 2016 Pazar
Endiseye mahal yok.
Su güzel tabaklara, su güzel mevsim meyveleriyle su güzel natürmortlari cizen su güzel komsu teyzelere keske anlatabilsek. Endiseye mahal yok; daldan da düsseler, kuslar da yeseler, esek arilari da didikleseler, insan kursagina da girmese bu güzeller, endiseye mahal yok. Insanlarla kurtlar ve kuslar arasinda biz ve onlar yok, yarisma yok, catisma yok. Onlar yediginde de biz yemis gibi, biz yedigimizde de onlar yemis gibi. Iste öyle teyzeler... Hepsi nefisti, tesekkürler...
Ve bi de... Instagram'da söylemedigim bir sey daha söyleyecegim. Ayva sari, nar kirmizi, evet hepimiz biliyorduk. Ama bundan o harika siir ortasi hauki'sini cikarmak icin birinin gelip arkalarina tek bi sözcük, "sonbahar" eklemesi gerekti. Sanat öyle bi sey iste, sair öyle biri iste. Herkes bilir, belki herkes hisseder ama bilmez hissettigini. Sonra biri gelir hissettigini bilmekle kalmaz, söze de döker.
Ve asil... Bazen sairler de unutabilir, veya ne bileyim belki de dizede şık durmaz. Ama sonbahar biraz da mordur, mavidir, iste su tabaktir. Onu da bazi teyzeler bilir. Alzheimer'in kiyisinda dolasan kimi teyzeler, tabagi ne zaman nerede kime verdigini unutacagini bilir, o yüzden verirken bize tembih eder, geri istedigini :) Hepimiz herseyi bilemeyiz, hepimiz herseyi animsamayabiliriz. Endiseye mahal yok.
23 Ekim 2015 Cuma
uzak
Uzak
Oruç Aruoba
metis yayinlari, 1995
Instagram'dan bi güzel arkadasin verdigi bi güzel fikirle...
Iki bölümden olusuyor:
Tavşan Besleyene Kılavuz
Özlem Çekene Kılavuz
Tavşan Besleyene Kılavuz, Özlem Çekene Kılavuz'dan daha yakin düstü bana. Sebebini bilmiyorum. Oysa bi tavsanim yok, oysa özlem cektigim biri var.
Belki de özlem cekmenin böyle derinlikli fikirler esliginde olmasina yakin degilim henüz.
Belki de su an sadece bir duygu benim icin.
Belki de özlem cekmenin türlü türlü hali var.
Gidene özlem, ölene özlem, (olmakta) olana özlem...
Belki benimki türden özlemlere (henüz) dokunmadi bu kilavuz.
Bilemedim.
Cok begendigim, cok altini cizdigim (fotograf makinesiyle) kisimlar oldu. Her iki kisimdan ve Aruoba'nin yaptigi alintilar ile dip notlardan. Bi firsatini bulunca onlari da buraya not etmek isterim.
Güncelleme: (24.10)
Bir örnek Tavşan Besleyene Kılavuz'dan....
bir örnek de Özlem Çekene Kılavuz'dan olsun :)
Daha fazlasi spoiler sayilir :)
21 Ekim 2015 Çarşamba
Düne dair
Kurt kadin magarasindan disari basini uzatti.
Biyiklarini (gecici bir süre icin) temizledi.
Yelelerini fircaladi, bir iyice ceki düzen verdi.
Yola cikti.
Günes yükselirken tarlalarin üzerinde asili sis güzeldi.
Tam yolculuk havasiydi.
Yolda cocuklari seyretti,
Cocuklu Italyan kadinlari
ve yasli Alman kadinlari
ve Italyan cocuklu kadinlarla, yasli Alman kadinlara yer vermeyi seven, genc, sohbeti güzel bi Ingiliz kadini seyretti. Bütün yol boyunca basini telefona gömen ve herhangi bir kimseye yer vermek konusunda tercihlerini belli etmeyen Ortadogulu adami da...
Kurt kadinin isi gücü budur. Magarasindan cikmissa seyre dalar.
Kurt kadin sehre vardi.
Yollarini bildigi, kendine ceki düzen verdiginde yabaniligini oldukca iyi saklayabildigi sehre...
Sonbahara ve "akan suya" selam verdi.
Kendine biraz daha ceki düzen verdi.
Bir takim insanlara kendi hakkinda masallar anlatti.
Biraz sürdü bu. Sürmesi beklendigi kadar.
Sonra tekrar yola düstü.
Sehrin sokaklarini ve sonbahar günesini hissederek...
Fikri sorulan konuda fikrini beyan etti.
Fikri soruldugunda beyan edecek kadar medeniydi canim.
Yani yabani dedikse...
Sonra tekrar yola düstü.
Sol dizi agriyordu. Magaradan ciktigi icin degil, magaradan cikmadan önce bile agriyordu.
Bu sol diz, bu sairin deyisiyle acemi taraf ne demeye agriyor, ne demeye calisiyordu?
Cikarip bir felsefe kitabi okumaya basladi.
Yabani kurt kadinlar felsefe okumaz diye bir kural mi vardi?
En cok, en önce onlar okurdu felsefe.
"Seni nasil defnedelim?" diye soran Kriton'a tatli tatli gülümseyip "Nasil istersen öyle defnet, tabii beni yakalayabilirsen" diyen Sokrates...
Asla erisip sahip olamayacagina - bunu bile bile- duydugu sevgiyle, philo-sophie ile kurt kadini da tatli tatli gülümsetmekteydi.
Bu yabanlik da baska türlü cekilmezdi zaten.
Kurt kadin magarasina geri döndü.
Sol dizi hala agriyordu.
Maskeleri cikardi, postunu tekrar üstüne gecirdi.
Yavru kurtu kulagindan tutup oyuna götürecek kadar gücü hala vardi.
Yavru kurtu oyuna sürdü, cöktü.
Bir fincan kahveyle, yarim kalmis bir siir kitabini orta yere cikardi.
Bu yabanlik siirsiz de cekilmezdi zaten.
Neyse ki siir vardi.
Neyse ki felsefe vardi.
Neyse ki sisli tarlalar vardi.
Neyse ki suyun üzerinde yükselen günes vardi.
Neyse ki hala anlatacak masallar, beyan edilecek fikirler vardi.
Neyse ki cocuklu Italyan kadinlar ve onlara yer vermeyi seven genc Ingiliz kadinlar vardi.
Cocuklarin temiz ayakkabilari pantolonuna degdiginde huzursuz olsa da, iyi ki yasli Alman kadinlar vardi.
Bütün bunlarin disinda, bambaska dünyalarda yasasalar da iyi ki Ortadogulu adamlar vardi.
Yalniz bu sol diz var ya, bu sol diz.
Hala agriyordu.
Bu sol diz ne demeye, ne demeye agriyordu?
Biyiklarini (gecici bir süre icin) temizledi.
Yelelerini fircaladi, bir iyice ceki düzen verdi.
Yola cikti.
Günes yükselirken tarlalarin üzerinde asili sis güzeldi.
Tam yolculuk havasiydi.
Yolda cocuklari seyretti,
Cocuklu Italyan kadinlari
ve yasli Alman kadinlari
ve Italyan cocuklu kadinlarla, yasli Alman kadinlara yer vermeyi seven, genc, sohbeti güzel bi Ingiliz kadini seyretti. Bütün yol boyunca basini telefona gömen ve herhangi bir kimseye yer vermek konusunda tercihlerini belli etmeyen Ortadogulu adami da...
Kurt kadinin isi gücü budur. Magarasindan cikmissa seyre dalar.
Kurt kadin sehre vardi.
Yollarini bildigi, kendine ceki düzen verdiginde yabaniligini oldukca iyi saklayabildigi sehre...
Sonbahara ve "akan suya" selam verdi.
Kendine biraz daha ceki düzen verdi.
Bir takim insanlara kendi hakkinda masallar anlatti.
Biraz sürdü bu. Sürmesi beklendigi kadar.
Sonra tekrar yola düstü.
Sehrin sokaklarini ve sonbahar günesini hissederek...
Fikri sorulan konuda fikrini beyan etti.
Fikri soruldugunda beyan edecek kadar medeniydi canim.
Yani yabani dedikse...
Sonra tekrar yola düstü.
Sol dizi agriyordu. Magaradan ciktigi icin degil, magaradan cikmadan önce bile agriyordu.
Bu sol diz, bu sairin deyisiyle acemi taraf ne demeye agriyor, ne demeye calisiyordu?
Cikarip bir felsefe kitabi okumaya basladi.
Yabani kurt kadinlar felsefe okumaz diye bir kural mi vardi?
En cok, en önce onlar okurdu felsefe.
"Seni nasil defnedelim?" diye soran Kriton'a tatli tatli gülümseyip "Nasil istersen öyle defnet, tabii beni yakalayabilirsen" diyen Sokrates...
Asla erisip sahip olamayacagina - bunu bile bile- duydugu sevgiyle, philo-sophie ile kurt kadini da tatli tatli gülümsetmekteydi.
Bu yabanlik da baska türlü cekilmezdi zaten.
Kurt kadin magarasina geri döndü.
Sol dizi hala agriyordu.
Maskeleri cikardi, postunu tekrar üstüne gecirdi.
Yavru kurtu kulagindan tutup oyuna götürecek kadar gücü hala vardi.
Yavru kurtu oyuna sürdü, cöktü.
Bir fincan kahveyle, yarim kalmis bir siir kitabini orta yere cikardi.
Bu yabanlik siirsiz de cekilmezdi zaten.
Neyse ki siir vardi.
Neyse ki felsefe vardi.
Neyse ki sisli tarlalar vardi.
Neyse ki suyun üzerinde yükselen günes vardi.
Neyse ki hala anlatacak masallar, beyan edilecek fikirler vardi.
Neyse ki cocuklu Italyan kadinlar ve onlara yer vermeyi seven genc Ingiliz kadinlar vardi.
Cocuklarin temiz ayakkabilari pantolonuna degdiginde huzursuz olsa da, iyi ki yasli Alman kadinlar vardi.
Bütün bunlarin disinda, bambaska dünyalarda yasasalar da iyi ki Ortadogulu adamlar vardi.
Yalniz bu sol diz var ya, bu sol diz.
Hala agriyordu.
Bu sol diz ne demeye, ne demeye agriyordu?
17 Eylül 2015 Perşembe
Hayyamlı müzik, tarçınlı çay, çiçekli kart, akdikenli kaldırım
Ben sözde oraya buraya -bana iyi gelen seyler- birakacaktim degil mi?
Islere daldim, pek birakamadim.
Simdi gelsin...
Biraz sarki, biraz siir, biraz renk, biraz fikir.
Sözler de cok güzel ve bir Hayyam siirinden devsirme; o da hemen suracikta dursun:
"seher yeli eser yirtar etegini gülün
güle baktikca cirpinir yüreği bülbülün
sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarindan toprak olmadalar her gün"
"bu yildizli gökler ne zaman basladi dönmeye
ne zaman yikilip gidecek bu güzelim kubbe
aklin yollariyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantiklarin, kiyaslarin sökmez senin bu işte"
"bulut gecti, gözyaşlari kaldi cimende
gül rengi şarap içilmez mi boyle günde?
bugün bu çimen bizim, yarin kim bilir kim
gezecek, bizim topragin yeşilligince"
Islere daldim, pek birakamadim.
Simdi gelsin...
Biraz sarki, biraz siir, biraz renk, biraz fikir.
- Tarcinli cay demlikte demini alirken...
- Biz simdi sunu dinleyiverelim :
"seher yeli eser yirtar etegini gülün
güle baktikca cirpinir yüreği bülbülün
sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarindan toprak olmadalar her gün"
"bu yildizli gökler ne zaman basladi dönmeye
ne zaman yikilip gidecek bu güzelim kubbe
aklin yollariyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantiklarin, kiyaslarin sökmez senin bu işte"
"bulut gecti, gözyaşlari kaldi cimende
gül rengi şarap içilmez mi boyle günde?
bugün bu çimen bizim, yarin kim bilir kim
gezecek, bizim topragin yeşilligince"
- Bizim burada henüz bulut gecmedi, cimen gözyaslarini beklemede. Agac dallari sonsuz askin dansinda, gömleklerini yirtmakla mesgul yel. Yağmur az sonra, tahminen ben cayimi yudumlarken...
- Evvelsi günün "akıl koruyan"ı ; kagitla ipi kumasi eninde sonunda bulusturacagimi biliyordum:
- Bugünün "kaldırımda karşıma çıkan"ı
- 'proce'de son durumlar: Komsularla ortak kullandigimiz cati katina en cok bizim yayildigimizi farkettigimden oraya bir el atmam gerekiyordu. Bugün bir kac büyük kavanozu atarak basladim. Insanlik icin kücük, benim icin büyük bir adim. Bu artık mevsimlik degil, yillik proce :) Biraz da dosya, klasör isleriyle ugrastim. Daha da önemlisi kafamin bazi klasörlerini de düzene koydum bu arada :)
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Lost
Inziva günlerinden...
LOST
Stand still. The trees ahead and bushes beside you
Are not lost. Wherever you are is called Here,
And you must treat it as a powerful stranger,
Must ask permission to know it and be known.
The forest breathes. Listen. It answers,
I have made this place around you.
If you leave it, you may come back again, saying Here.
No two trees are the same to Raven.
No two branches are the same to Wren.
If what a tree or a bush does is lost on you,
You are surely lost. Stand still. The forest knows
Where you are. You must let it find you.
Stand still. The trees ahead and bushes beside you
Are not lost. Wherever you are is called Here,
And you must treat it as a powerful stranger,
Must ask permission to know it and be known.
The forest breathes. Listen. It answers,
I have made this place around you.
If you leave it, you may come back again, saying Here.
No two trees are the same to Raven.
No two branches are the same to Wren.
If what a tree or a bush does is lost on you,
You are surely lost. Stand still. The forest knows
Where you are. You must let it find you.
David Wagoner
11 Mart 2015 Çarşamba
Eichendorff'tan yüz şiir
Hundert Gedichte
Joseph von Eichendorff
Aufbau Verlag, 2003
Eichendorff ile tanismamizin ilginc bir öyküsü var. Kendisiyle hic beklemedigim bir anda bir ormanin ortasinda karsilastik. Iki yil önce ormanda yaptigimiz bir yürüyüste... Esim her zamanki gibi büyük resimle, hangi rotayi izledigimizle, hangi köye yaklasik kac km. uzakta oldugumuzla mesguldü. Oglum kendi kendine binbir orman oyunundan birini icat etmekle... Ben de yürüdügümüz orman yolunun iki kiyisinda yeni, tanimadigim bir seye (bir bitki, bir tohum, bir böcek, ...) rastlar miyim diye bakiniyordum. Hic beklemedigim bir seyle karsilastim. Yosunla kapli kayaya ilistirilmis, üzerine dogru türlü orman bitkisinin egildigi bir plaket! Merakla yaklasip, üzerinde ne yazdigini okudum.
Bir siirdi! :
Anadildeki güzelligiyle cevirmek imkansiz, hele benim icin. Ama yaklasik olarak dogru eylem, sevgi ve insana siginak olan seyden bahseden, ormanda yazili sessiz ve ciddi bir sözden bahsettigini söyleyebilirim :)
Bursa'dan Gemlik'e dogru giderken karayolu belli bir yerde keskin bir dönüs yapar ve birden deniz serilir insanin ayaklarina. Sasirtici bir andir. Ve tam orada, karayolunun tam o noktasinda, yol kenarinda (eger hala duruyorsa) bir tabela üzerinde sunlar yazilidir: "Gemlik'e dogru, denizi göreceksin, sakin şaşırma!"
Bir siirin dünya üzerinde her yerden cok yakistigi iki yer biliyorum. Biri bir Orhan Veli siiri icin Gemlik girisi, digeri bir Eichendorff siiri icin bir ormanin kuytu kalbidir :)
Eichendorff'la ilk böyle tanistim.
Ikinci tanismam da iste planli ve daha uzun bir sekilde bu kitapla oldu. Kendisi Goethe'den sonra en cok okunan ikinci Alman sairiymis. Romantik akima dahil ediyorlarsa da, bundan kendisi pek hosnut degilmis. Ben de ayni fikirdeyim; ormandan, agaclardan, dogadan bahsediyor diye insan neden romantik olsun ki?
Sadece bunlardan degil... Sabah sessizligine gömülmüs sisli vadilerden, tarla kuslarindan, bülbüllerden, yaz geceleri yapilan orman yürüyüslerinden, mehtapli gecelerden, ihlamurdan, bahardan, yasama sevincinden, günesin altinda parlayan tarlalardan, yildizli gökten, kar altindaki düzlüklerden, sicak yaz öglelerinde saclarini suya uzatmis sögütlerden, ormandaki geyiklerden ve avci borazanlarindan, gül ile isirgan otundan, tepede sessizce hisirdayan agaclardan ve bunun gibi bir milyon seyden bahsediyor Eichendorff. Insana nerde gecmis olursa olsun, nasil gecmis olursa olsun, sanki cocuklugundan animsadigi korunakli, masalsi, büyülü bir dünyayi yeniden sunuyor. Insan aynı anda Thoreau'un Walden'ı ile Grimm Kardesler'in masallari karisimi bir sey okuyormus gibi oluyor.
Ilginc olan, biyografisine bakilirsa aldigi hukuk egitiminden sonra hep büyük sehirlerde yasamis ve devlet memuriyetinde calismis kendisi. Bütün bu Wanderer (gezgin) siirlerine karsilik, pek fazla doga gezintileri yapan biri de degilmis. Ancak cocuklugu alt seviyeden bir soylu olan babasinin daha sonralari kaybettigi satosunda gecmis ve bütün ömrü boyunca da cevresi cayirlar, tarlalar ve ormanlarla cevrili bu satoda gecen cocuklugun özlemini cekmis. Kardesine hitap eden bir kac siirinde acikca da hissediliyor bu.
Aslinda zor siir okuyan ve bunu da tercihen anadilinde yapmak isteyen biri olarak Eichendorff'un siirlerini cok sevdim. Düz yazi eserleri de varmis ; örnegin "Bir Haylazin Hayati". Sanirim Türkce'ye de cevrilmis.
Eichendorff mu? Memnun oldum. Yine okuyacak ben!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






