13 Mayıs 2016 Cuma

Stand insanlari

--Biriktirmeden--  gelelim stand insanlarına...

Stand insanlarini merkez tren istasyonunda görüyorum. Fakat stand insanlari aslinda dünyanin her yerinde... her ortamda...her an ... karsiniza cikabilir. Bu yazida bahsi gecen örneklerine kisaca YŞ insanlari diyecek ama acikca adlarini vermeyecegiz. Cünkü pazarlama ve PR teknikleriyle calisirlar ve reklamin iyisinin kötüsünün olmadigini düsünürler. Google aramasi üzerinden magaranin yolunu bulmalarina izin vermeyelim. Stand insanlarini bu yazida bahsi gecen örnekleriyle kisitlamayalim. Türlü türlü , cesit cesit hatta birbirine zit seyleri savunan türlerine rastlandigini bilelim. Bütününe genel olarak stand insanlari diyoruz.

Stand insanlari istasyonun en hareketli noktasini secerler. Daima üc kisidirler. Bu örnekte kadinlar daima etek giyer. Daima etraflarina karsi ilgisizmis gibi, orada öylece dikilip birbirleriyle sohbet ediyormus gibi yaparlar. Daima bize söyleyecek özel bir seyleri yokmus gibi davranirlar. Söyleyecek bir seyleri vardir oysa. Onu stand söyler. Standdaki şık pık, parlak kagida basili brosürleri ve kitaplari söyler. Gidip bir sey soracak olsaniz elinize brosürleri tutusturur, burnunuza kitaplari dayarlar. Denemeye gerek duymadan bilirim. Standin kenarinda bir poster asilidir. Harika bir panoramayi kendine geriplan eder poster. Önplanda " bu dünyanin tesadüfen var oldugunu mu saniyorsunuz?" diye yazar. Önünden her gecisimde kizdirir beni bu poster. Ukaladir, kücük görür, hice sayar, aptal yerine koyar. Bulundugumuz noktada ne önemi vardir? Bu dünyanin tesadüfen mi, bile isteye mi var oldugunu düsünmemizin ne önemi vardir? Yanlarina gidip sunu söylemek isterim: "Bak, bunun bi önemi yok, gercekten. Disarida ac insanlar var, disarida damsiz insanlar var, disarida delicesine bir güvenlik eksikligi duyan, delicesine korkular yasayan insanlar var. Burada dikilip bize dünyanin tesadüfen var olmadigini ögretmekle bir seyi degistirmis olmuyorsun. Disari cik, inandigini yasa. Öyle bir yasa ki inandigini, herkes farketsin, herkes senin gibi olmak, senin gibi yasamak, senin gibi inanmak istesin. Öyle bir yasa ki inandigini bir fark yaratsin bu dünyada. Aclara ekmek, susuzlara su, hastalara sifa, korkanlara güvenli kucak olsun. Öyle bir inan ve öyle bir yasa ki, kendi kendinin PR'i olsun, istasyon köselerinde parlak brosürlerle beklemek gerekmesin."

Demem, diyemem. Ise yaramayacagini, burnuma bir brosür dayanacagini hissederim. Istasyondan ben kendim de cikamam. Hep yetisilecek bir yerler vardir. Rus ajani coktan metroya varmistir. Benim de cok gecikmeden orada olmam gerekir. Bunu bilmek acitir. Ama yine de gitmek zorunda olmanin  orada dikilmekten, bir stand insani olmaktan daha iyi oldugunu hissederim. Seyretmekle yetinmem gerektigini söylerim kendime. O parlak posterin önünden gecerken seyret, onlar kendi aralarinda sohbet ediyor-muş gibi yaptiklarinda sadece seyret derim kendime.

Buz gibi bir kis günü, bir Ocak sabahi trenden metroya yürürken ben yine... Ona rastladim. Hayir, stand insani degildi. Hayir, dikilmiyordu. Hayir, yürüyordu. Istasyonu boydan boya capraz asarak trenlere dogru yürüyordu. Uzun boylu, siyah, basi örtülü, Afrikali kadinlara özgü, Batili kadinlarin beceremedigi hem mütevazi hem dimdik bir yürüyüs icinde, yürüyordu. Bir kac yaz önce memleketinde aclik oldugunu duydugumuz icin sosyal medyada carsaf carsaf fotograflarini yayinlayip, foto altinda aglastigimiz, sonra unuttugumuz, suretini iste o fotograflardan bildigimiz Somalili kadinlara benziyordu. Onlardan biri miydi? Gencti. Nereye yürüdügünü cok iyi bilir adimlarla, tüm istasyonu caprazina bölerek tek basina yürüyordu. Ayaklarini ne zaman farkettim? Ayaklarinda sadece flip-floplar oldugunu kacinci saniyede farkettim? Saskinlikla asagidan yukari süzmem, yüzüne takilmam, yüzüne takilmam, yüzündeki aciyi hissetmem kac saniye sürdü? Inanamayarak tekrar ayaklarina bakmam, kislik botlarin icindeki ayaklarimi ciplak degil hayir, sadece corapsiz ama yine de o botlarin icinde hayal etmem, buz gibi olmam , buz gibi olmam kac saniye sürdü? Bir sey yapmak gerek demem, hemen simdi bir sey yapmak gerek demem, Almanca biliyor mudur? Ingilizce biliyor mudur? Yanina gidip para versem, hicbir sey demesem, sadece versem, anlar mi? Anlarsa kirilir mi? Ne kadar var yanimda? 50 Euro yeter mi? Yeter! Ama yoktu!! Son zamanlarda yanimda fazla para tasimadan dolasmayi aliskanlik edinmeme sebep olanlara kizarak farkettim ki, yanimda 20 Euro bile yoktu!  Her sey cok kisa sürdü. Her sey cok uzun sürdü. Dimdik yürüyüsü, sadece dikkatle bakilinca farkedilen acili yüzü, flip-floplu ayaklariyla istasyonu ve kalabaligi caprazlamasina -bence- parca parca ederek trenlere dogru yürüyüp gitti, bir kac saniye sonra gözden kaybolmustu.    

Stand insanlari yine oradaydi. Metroya giden yolun kiyisinda...Cünkü büyük kalabaliklarin onlari görecegi stratejik nokta orasiydi. Somalili genc kadini görmemislerdi, göremezlerdi. Durduklari nokta görülmek icindi, görmek icin degil. Yanlarina gidip hic bir sey söylemeden kollarindan tutmak istedim. Ceke ceke arkamdan sürüklemek istedim. Peronlara dogru bütün gücümle ceke ceke götürmek istedim. Somalili kizin hangi perona yürüdügünü bilmis olmayi istedim.O perona gitmek, yüzlerce kisi arasinda onu bulmak, stand insanlarini ancak orada, onun karsisinda birakmak istedim. Sonra hicbir sey söylemeden; ne birine ne digerine... kendi yoluma gitmek istedim.

Cok istedim. Iste bu yüzden iyi bir seyirci, iyi bir gözlemci olamadigimi düsünüyorum. Gördüklerim bende bir duygu, bir yargi, bir etiket ve bazen güclü bir eyleme gecme istegi yaratiyor. Seyredip gecemiyorum. Cogunlukla eyleme de gecemiyorum. En kötüsü bu. Eyleme gecmek istegi duymak ama eyleyememek.

Artik stand insanlarini her görüsümde dilimde muglak bi tat beliriyor. Aci. Keskin degil, sivri degil, eyleme gecirecek cinsten degil, donuk. Almanca bir deyisle "dumpf". Hem onlara, hem kendime karsi kizgin. Tesadüfen olmayan oradan gecti. Tesadüfen degildi gecisi, varolusu gibi o da bile isteye idi. Görmediler. Ben gördüm. Cünkü seyrediyordum. Iste o yüzden.




12 Mayıs 2016 Perşembe

Çinli ile Afrikali

--biriktirmeden-- kaldigim yerden...

Iyi ki biriktirmiyorum, bi de biriktirsem kimbilir neler olacakti.

Bugün sira Cinli ile Afrikali'da.
Bu ikisine tramvayda ama nadiren bir arada rastliyorum. Ne zaman herhangi birini görsem aklima ikisini ilk gördügüm gün geliyor. Yanyana oturmus sohbet ediyorlardi. Aslinda sanirim dikkatimi cekmezlerdi. Nispeten kozmopolit bir sehir burasi, 72 milletten insan var. Fakat Afrikali sanki Afrikaca konusuyordu, kulaga öyle geliyordu. Cinli ise sanki Cince yanit veriyordu, kulaga gercekten öyle geliyordu. "Haa, tamam, Almanca konusuyorlar ama ikisi de kendi ana dilinin aksaniyla konusuyor" dedim kendi kendime, azicik kulak kabarttim. Normalde yapmam. Gercekten. Fakat merak iste. I ih, Almanca konusmuyorlardi. Bir an Ingilizce gibi geldi ama o da degildi. Fransizca konusuyorlar o zaman dedim. Ay, yok o da degildi. Kisacik ortak yolculugumuzun sonunda vardigim nokta: Biri basbayagi Afrikaca, digeri düpedüz Cince konusuyor gibiydi. Pek de eglenceli bir sohbet gibiydi.

Sonra bir sefer daha tanik oldum bu tuhaf sohbete. Bu kez Ispanyolca'dan Rusca'ya genis bir spektrumdan birbirine benzemez baska dilleri yakistirdim. Ama  yine de hangi dilde konustuklarindan emin olamadim.

Ne zaman birini veya digerini tramvayda görsem aklima o filmin gelmesi bu yüzden. Daha önce de bahsetmistim bu blogda. Ama insan gündelik sohbette tekrara düsebilir. Ve arkadaslar da ilk kez dinliyormus gibi ilgiyle kafalarini sallar dinlerken. Sen de öyle yap simdi. Ne diyordum? Haa, iste o film. Jim Jarmusch'un "Ghost Dog: The Way of the Samurai" filmi. Adamimiz kiralik katil falandir ama icerde bi yerde iyi bir adamdir. Dost bi adamdir. Adam gibi bi adamdir. Arada parka gider, etrafi seyreder. Parktaki dondurmacidan dondurma alir. Dondurmaci Jamaikali`dir, tek tük bir kac Ingilizce sözcük disinda sadece Fransizca bilir. Adamimiz Fransizca bilmez. Ama yine de sohbet ederler. Ama yine de sohbetleri sohbet gibidir. Ama yine de birbirlerine "en iyi arkadasim" derler. Yaklasik söyle bi sahnedir >>

Iste o yüzden ne zaman Cinli'yi veya Afrikali'yi görsem, bu filmi animsamam. Hangi dili konustuklarina gelince... Hala bilmiyorum. Hayatimin kücük, gündelik sırlarından biri :)

 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Tel İlan'dan Hikayeler



Geschichten aus Tel Ilan
Amos Oz, Suhrkamp, 2009

Yine bir Amos Oz kitabi...
Yine Israil'deyiz.
Bu kez yüz yil kadar önce kurulmus, tasrada bir köyde...

Gercekte var olmayan bu köyün sakinlerini anlatiyor bize Amos Oz. Üzüm baglari ve meyveliklerle cevrili, artik tarimdan cok haftasonu gezginlerinden gecinen, geceleri cevre daglarda cakallarin uludugu, "herkesin herkesi tanidigi ama hic kimsenin kendini tanimadigi" bir köy burasi.

Rahat okunan, akici bir kitap "Geschichten aus Tel Ilan". Evde, bir kis günü koltuga kivrilip kahve esliginde, yolda, yolculukta, sahilde, cayirda cimende...:) Her yerde hayal edebiliyorum. Her yerde okunur. Bugüne dek okudugum Oz kitaplari arasinda kendisini Suddenly in the Depths of the Forest ile Der Dritte Zustand arasinda bir yere yerlestiriyorum. Verse auf Leben und Tod hala sonuncu sirada.

Her kitabinda oldugu gibi malum konuya da kiyisindan dokunuyor yazar. Örnegin köyün okulunda edebiyat ögretmenligi yapan dul Rachel'in yasli ve her seye öfkeli babasiyla, yanlarinda calisan Arap üniversite ögrencisi Adel arasindaki su diyalogda:

Bir ögrenci ha? Ne tür bir ögrencisin sen bakalim?
Adel sakince yanit verdi: Ruh bilimleri ögrencisi
Pessach Kedem dedi ki: Ruh bilimleri. Ama ne türden bir ruh? Cilgin bir ruh mu? Kötü bir ruh mu? Bir hayalet mi? Eger dedigin gibi ruhbilimleri okuyan bir ögrenciysen, kusura bakma ama, neden üniversitede degil de buradasin?
Okula kisa bir süre ara verdim.
Sizin hakkinizda bir kitap yazmaya calisiyorum.
Bizim hakkimizda mi?
Sizin hakkinizda ve bizim hakkimizda. Bir karsilastirma.
Bir karsilastirma. Ne tür bir karsilastirma? Bunda karsilastiracak ne var ki? Bizim soyguncular ve sizin de soyulanlar oldugunuzu kanitlamak icin bir karsilastirma mi? Bizim cirkin yüzümüzü göstermek icin mi? 
Yüzünüz o kadar da cirkin degil. Daha cok mutsuz.
Peki ya sizin yüzünüz? O da mutsuz degil mi? Sizin yüzünüz güzel mi? Kusursuz mu? Kutsal, saf ve temiz olanin yüzü mü?
Bizimki de mutsuz bir yüz.
Yani sizinle bizim aramizda hicbir fark yok mu? Eger öyleyse ne diye oturup bir karsilastirma yaziyorsun?
Aslinda kücük bir fark var.
Ne tür bir fark?
Adel özenle ütüledigi gömlegi katladi ve yatagin üzerine koydu, ütü masasinin üzerine baska bir gömlegi yaydi, ütülemeye baslamadan önce üzerine biraz su püskürttü. 
Bizim mutsuzlugumuz bizim yüzümüzden ve sizin yüzünüzden. Ama sizin mutsuzlugunuz ruhtan geliyor.
Ruhtan mi?
Ya da kalbinizden. Söylemesi zor. Mutsuzluk sizden geliyor. Icinizdeki en derin bir yerden.  

Kitapta anlatilan hikayelerin bir ortak özelligi de bir sonuca varmamasi, ilginc gelismelerin keskin bir sekilde kesintiye ugramasi. Yazarin diger kitaplarinda oldugu gibi bütün bu anlatilanlarin bir alegori oldugu ve arka planda baska bir sey söylemeye calistigi hissi yaratiyor.

Adel ve Pessach Kedem her gece evin altinda bir kazi yapildigini düsündüren sesler duyarken Rachel'in bunu duymamasi ve onlara inanmamasi ne anlama geliyor?

Köyün emlakcisinin o tuhaf labirent gibi evin karanlik, nemli bodrum katinda, evin eski sahibi ünlü yazarin kendisini neredeyse bastan cikarmis kizi tarafindan kilitlenip tek basina birakilmasi ne anlama geliyor?

Abraham ve Dafna Katz ciftinin ogullarinin kendisini anne babasinin yataginin altinda öldürmesi ve anne-babanin bundan habersizligi ne anlama geliyor?

Köyün doktoru Gili Steiner'in yegeniyle olan o tuhaf, gelgitli iliskisi ne anlama geliyor?

Yoksa bu anlattiklarim yavastan spoiler'e mi giriyor? :)

Kitabin en kisa zamanda Türkce'ye de cevrilmesi dilegimi iletip susayim ben öyleyse :)

8 Mayıs 2016 Pazar

Anneler Günü dahil



Sen olmasan örnegin Boba Fett'in Sarlacc'tan kurtuldugunu nereden bilecektim ? Sen olmasan örnegin evin icinde disaridakilerden daha güzel bahar dallari acabildigini nereden bilecektim? Sen olmasan Cim Dügme'yi, Sams'i, Haydut Hotzenplotz'u tanimamis, Afacan Besler'in bu kadar cok bölümünü okumamis, Richard'in o bizi bizden alan ananasli, ispanakli pizza kombinasyonunu kacirmis olacaktim. Etaminin arkasinda dümdüz ve temiz yollar yapmayi bilmiyor olacaktim. Beatles'in bu kadar cok sarkisini bilmiyor olacaktim. "Iyi ki sen..." demek icin her bahaneye varim. Anneler Günü dahil :)

sev/çek

Insana sürekli gercekle sevgi arasinda secim yapmak zorundaymis gibi geliyor. Öyle bir noktaya ulassak ki, ikisinin bir ve ayni sey oldugunu anlasak. Tercih yapmak zorunda olmadigimizi anlasak, neyi secersek secelim sev/çek oldugunu anlasak.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Zorba



Nikos Kazancakis
Zorba

Filmini seyretmeden kitabini okumayi basardiklarimdan :)  Kiyidaki barakada yapilan basit ama sölenlere layik yemekler, sepet sepet kuru incirler, portakallar, sohbete eslik etsin diye közde kizartilan kestaneler, sahte erdemlerle öldürdügümüz dullar, malini acgözlülükle yagmalamak icin ölmesini zor bekledigimiz madamlar, ikiyüzlülükle dibine dek kullandigimiz inanclar ve ortalarinda danseden Zorba ve tam biterken "iki keklik bir kayada ötüyor"...ah ne kadar da bizdik, ne kadar da bizdik...

Kücük bir alinti...Okumayanlara tadimlik, okumuslara animsatma niyetine...

"Bir citte egildi ve mevsimin ilk yabani nergislerinden  kopardi. Uzun uzadiya, sanki ilk kez nergis görüyormus gibi bakti onlara, gözünü kapatip kokusunu icine cekti, icini cekti ve bana uzatti. 

'Insan bi bilse' dedi ' taslar, cicekler, yagmur ne diyor! belki sesleniyorlar, belki bizi cagiriyorlar ve biz, biz hic dinlemiyoruz artik. Ayni bizim seslendigimiz ve onlarin bizi duymadigi gibi. Insanoglunun kulaklari ne zaman acilacak? Gözlerimiz ne zaman acilacak?  Her seyi kucaklayan; cicekleri, yagmuru, insanlari kucaklayan kollar ne zaman acilacak?'

Severek okudum. Bu kitapta da entellektüelin bunaltisi yoktu. Hayir,  cünkü entellektüelin Zorbasi vardi :)

Das Handbuch der Achtsamkeit und Güte


Das Handbuch der Achtsamkeit und Güte
Sharon Salzberg

Bu yazarin baska bir kitabi tavsiye edilmisti bana. Kütüphanede bunu bulunca bu kitapla baslamistim. Ama galiba zamani degildi. Ya cok erken geldi, yok gec kalmisti. Yine de not aldigim bazi sözler ve anekdotlar oldu. Sansimi diger kitabiyla deneyecegim.

Yavaşlığın Keşfi



Die Entdeckung der Langsamkeit
Sten Nadolny

Ilk kez ne sekilde okuma listeme girdigini animsamiyorum. Galiba kütüphanenin katalogunda Kundera'nin Yavaslik'ini ariyordum da öyle karsima cikmisti. Epey bir zamandir okunmayi bekliyordu, ancak sira geldi.

Kitabin konusu gercek bir yasam öyküsüne dayaniyor. Alman yazar Sten Nadolny, Kuzey kutbundan dünyanin öte tarafina deniz üzerinden bir gecit arayan Ingiliz kasif Sir John Franklin'in ilginc yasamini anlatiyor bize. Internetteki biyografilerinde hic bahsedilmese de, kitapta anlatildigina göre John Franklin biraz "yavas" biri cocuklugundan beri. Düsünürken, hareket ederken, konusurken, algilarken yavas. O yüzden denizcilige ve kasiflige uzak gibi görünse de, bir ögretmeninin kendisinde isik görmesiyle donanmaya katiliyor, yavasligini bir avantaja ceviriyor. Nadolny de bu maceradan bir yavaslik güzellemesi cikariyor bize. Ister tipik bir deniz-kesif macerasi, ister 18.-19. yy Ingiliz tarihi, ister yavaslik güzellemesi niyetine...Okunasi bence. Roman okumakla ilgili bir sorunum oldugunu saniyordum. Bu kitapla bir kez daha anladim ki, hayir roman okuma sorunum yok. Fakat entellektüelin bunalimini anlatan romanlarla bi sorunum var. John Franklin'in hic bunalimi yok örnegin. Bunalacak zamani yok cünkü. O yüzden gayet rahat okudum :)

Aklimda kalan bir kac sey... Franklin'in kendini bir daga benzetmesi. "Savas icin hepimiz cok yavasiz, Sir" cümlesi. "Yola ulasmak icin hedef önemlidir" cümlesi...

Yavasligin Kesfi adiyla Türkce'ye de cevrilmis.




10 Nisan 2016 Pazar

Fahrenheit 451



Fahrenheit 451
Ray Bradbury

Üzerine cok sey söylenmis bi kitap. "Ben de okudum" demek disinda diyebilecegim fazla bir sey yok. Kitaplardan yana olan Faber ve Granger gibi iki karakterin agzindan "Asil mesele kitaplar degil Montag, bunu böyle bil..." denmesini not ettim. Kitapsiz toplumun sadece baskiyla yaratilmadigini, toplumun da böylesini tercih ettigini anlatan satirlari not ettim. Cogunlugun korkunc tiranligina dikkat ceken satiri not ettim. Daha önce hic u/mutlu biten distopi okumamistim. Bu sonu da bir güzelce not ettim.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Atlıkarıncada Bir Tur Daha


Noch eine Runde auf dem Karussell
Tiziano Terzani

Kitabın alt başlığı 'Yaşamak ve Ölmek Hakkında' .
Ama sadece bu degil. Bu kitap:
Hasta olmak ve sifa bulmak hakkinda.
Beden ve ruh hakkinda.
Modern tip ve alternatif tip hakkinda.
Akil ve yürek hakkinda.
Dogu ve Bati hakkinda.
Inanmak ve süphe duymak hakkinda.
New York hakkinda, Floransa hakkinda, Delhi hakkinda, Himalaya hakkinda.

Kitaba baslarken, -konusunu daha önce bir yerlerden bildigimden- aglatabilecegini düsünmüstüm. Sadece tek bir yerde agladim ve sandigim yer degildi: New York'ta Noel günü kendisini her yerde takip eden  "Jingle Bells"in yapayligindan dolayi sonunda bir kitapcidan kactiginda, sokakta Rus göcmeni oldugunu tipinden anladigi bir saticiya yol soruyor. Ve sonra Orta Asya'da calistigi yillarda ögrendigi sekilde Rusca tesekkür ediyor: "Spasibo" . Satici adam bir an saskinlikla kahramanimiza bakiyor. Sonra cekingen bir tavirla, duraklayarak  "Paschalujsta" diyor. Paschalujsta ne demek bilmiyordum. Ama anladim. Iste orasiydi. Tam orada.

Terzani 2004'te malum sebepten ölmüs. Bunun son kitabi oldugunu sanmistim. Son kitabi "The End is My Beginning" imis. Kitap boyunca cok gülümsetmisti, bunu okuyunca bi kez daha gülümsetti :) Sanirim bi kac kitabini daha okuyacagim.

"Atlikarincada Bir Tur Daha" Türkce'ye de cevrilmis.

28 Mart 2016 Pazartesi

Bayan (ve) Golden Retriever

Ilk dikkatimi cekisleri görerek degil duyarak.
Sabah trenin ön tarafinda benim duyabildigim ama göremedigim bir köseden gelen yüksek ve neseli ses "Ah hah hah, hayir hayir, kesinlikle rahatsiz etmiyor, tam tersine!" diyordu. Rahatsiz etmeyen ve kendisinden yaninda böyle pervasizca bahsedilen kimdi cözemedim. Bi cocuk?

Trenden inmek icin ayaga kalkip kapiya yürürken farkettim: koridora serilmis bir Golden Retriever. Sahibi sarisin, tahminen Alman, giyim kusama bakilirsa orta üstü ekonomik siniftan. Ama sakin. Ama sinifini bagirmiyor. Ama anliyorsun. Bu buralarda tipik. Üst ekonomik sinif giyim kusam, hal tavirla sinifini bagirmiyor. Tahminen toplumun cok derin dokularina cok eskilerden yerlesmis kimi dinsel / ahlaksal ögretilerden kaynaklaniyor. Züppeligin alemi yok. Ama anliyorsun.

Birbirlerine ne kadar benzediklerini farketmem sonraki seferlerde. Bayan ile Golden Retriever'in diyorum... Bazi köpeklerle sahiplerinin birbirlerine benzediklerini duymustum. Hatta bununla ilgili yarismalar var. Bu ikisi de birbirine benziyor.

"Bayan" her gün düzenli degilse de köpegiyle seyahat ediyor. Özellikle bir kac vagon geriden biniyor trene. Sanirim iniste en ön kapiya yigilanlarin telasindan köpegi, köpegin sakinliginden de onlari korumak icin. Golden Retriever'in bu yolculuklar ve bu yolcular hakkinda ne düsündügünü merak ediyorum.

--biriktirmeden--

25 Mart 2016 Cuma

Vasiyet

Umberto Eco'dan bir tek Gülün Adi'ni okudum. En son Siyah Kugu'da kütüphanesini gören insanlari yorumlari üzerinden kategorize edisiyle tekrar ilgimin merkezine gelip oturmustu ki, tam bir seyleri kacirdigim duygusuna kapilmistim ki, kaybettik.

Hakkinda dün okudugum su haber tüm gündemin icinde piril piril parliyor. Vasiyetini bildirmis. Benim böyle haberlere ihtiyacim var. Böyle kiyida kösede, böyle sosyal medyaya yolunu bulamadan kaybolup giden, böyle okudugun anda linkini bir kenara atmazsan bir daha bulamayacagin, böyle özü üc satirlik, ama böyle bütün gündemi devirip yere calan haberlere...

Yazarin arkadasi vasiyeti duyunca "“Bu da profesörün (Umberto Eco) son şakası” demis. Ne sakasi? Bence Eco cok ciddi! Bazi insanlar öldükten sonra bile yasayanlardan daha diri.

Bunlarin koleksiyonunu yapmak istiyorum. Dünya batarken icinde biriktirdigim cikolata kutusundan cikarip hepsini tek tek yüksek sesle okumak istiyorum. Dünya niye batti anlayabilelim diye. Dünya batarken olsun, azicik neselenebilelim diye.




37, sadece 37


Adini "37, sadece 37" koydugum bir duygu durumu(m) var. Önce onu tarif etmek istiyorum.

Hikaye söyle baslar. Gözleri bi baska bakiyordur. Yanaklari ve kulaklari kizarmis olabilir. Elinle dokundugunda isinmis oldugunu hissedersin. Termometre kesinlik getirir olaya: 38.6 . Eger benim kadar uzun zamandir atesle mücadeledeysen ondan sonrasi rutindir. Su sisesi, su bardagi, meyve suyu veya meyve cayi dolu bir bardak, termometre, atesini ve son kez ilac verdigin saati yazmak icin not kagidi, kalem, ibuprofen, termometre illaki, islak bez, tekrar islatmak icin bir kase dolusu su, o sıkıldıgında ona okumak icin kitap, gece uyumayip atesini takip ederken sen oku diye bi kitap.... Hepsi yavas yavas yataginin yanindaki masaya gelip dizilir. Ilk gün 38'den 39'a gecmeyelim diye mücadele edersin. O gün söyle böyle gecer. Ögleden sonra baslamadiysa bile, gece  Ibuprofen yetmemeye baslar. 8 saati 39.5'u asmadan nasil tamamlayacagini bilemezsin. 39.5'u astiginda 40'a vurmasin diye ne halt edecegini bilemezsin. Yüzü kipkirmizidir, kulaklari kipkirmizidir, gözleri cok yorgundur. Hic yanindan ayrilma ister, tuvalete bile gitme ister. Hic durmadan araliksiz ona kitap oku ister. Okur okur okursun. Cok bunalirsin. Arada atesini ölcmemek icin kendini zor tutarsin. "Düstü mü? Yoksa 40'a mi yaklasti?" 40'a vurdu mu? 40'a vurdu mu? 40'a vurdu mu? Kac dakika var? Kac dakika var? 8 saatin dolmasina kac dakika var?  8 saat dolar. Mecbur kaldigin icin, 8 saatin üzerine bir dakika bile bekleyemedigin icin, böbreklerine ve karacigerine ibuprofenden temizlenmek icin fazladan bir dakika bile veremedigin icin kizgin, bir doz daha verirsin. Ondan sonraki bir saat atesin düsmesini beklemekle gecer. Saate bakmaya, atesini ölcmeye, ona kitap okumaya, uyuyakalmissa, sen uyumamak icin kendin kitap okumaya devam edersin. Beklersin beklersin beklersin. Cok bunalirsin. Iki saat sonra atesi biraz düsmüsse, artik yatip uyuyabilecegine karar verirsin. Yarim saat sonra o uyanir, "Anne, susadim" der, "Anne, bogazim agriyor" der, "Anne, cok sicakladim, uyuyamiyorum" der, "Anne, cisim geldi" der. "Anne, yanimda kal, anne bana bi kitap oku" der. Her yarim veya bir saatte bunlardan birini der, uyuyamazsin. Gözlerinden uyku akiyordur, uyuyamazsin. Sonra ates yeniden yükselmeye baslar, 8 saatin dolmasina ne kadar kalmisti dersin. Kendi atesinin de yükselmeye basladigini, her seyin sicak, her seyin cok yakici oldugunu hissedersin. Tüm döngü yeniden baslar. Ikinci gün ve bazen ücüncü gün böyle gecer. Cok yorgunsundur, dis dünyadan kopmussundur. 8 saatlik döngüleri saymazsak, zaman kavramini yitirmissindir. Gündelik yasam gündelik kurgusunu yitirmistir. Gecenin köründe onun yataginda oturup bir Star Wars kitabina bakarken cubuk kraker yiyor olabilirsiniz, normaldir. Bütün dünya islak bez, ibuprofen, termometre, su bardagi, (8) saat etrafinda döner. Bir süre sonra  termometrede 40 degil de en fazla 39.3 gördügün icin mutlusundur. Artik ibuprofen etkisini 6 degil, sekiz bucuk saat sonra yitirdigi icin mutlusundur. Artik biraz uyuyabildigi ve biraz uyuyabildigin icin mutlusundur. Sonra...

...sonra... iki, üc ya da dört gece sonra bir sabah... onun huzursuz sesiyle degil kendiliginden ve uykunu almis olarak uyandigini farkedersin. Günesin dogmus oldugunu farkedersin. Kalkip uyandirmamaya calisarak alnina dokunursun. Serindir. Öyle derin ve huzurla uyuyordur ki, sen -yine de emin olmak icin- atesini ölcerken uyanmaz bile. Termometrenin göstergesine bakar, deliler gibi gülmemek  icin kendini  tutarak"37, sadece 37" dersin. Sonra sakinlersin, sonra serinlersin.

O sabah her sabahtan baska bir sabahtir. Disarida mutlaka kuslar civildiyor olur. Havanin kokusu bi baskadir. Her seyden bir hafiflik, bir tazelik, bir dirilik tasar. Her sey yenidir ve umut-vardir. Sanki baharin ilk günü gibidir, sanki dünyanin ilk sabahi gibidir.

Bazi günler olup bitene bakinca icimi bi ates basiyor. Elimde sanki sadece "ibuprofen" var ve o da ise yaramiyor gibi hissediyorum. Ates cok inatci ve sirkeli islak bez hic etki etmiyor gibi hissediyorum. Cok bunaldigimi hissediyorum. Iste o zaman kendim icin ve insanlik icin ve bütün dünya icin kalpten gönülden o duygu durumunu ve o sabahi diliyorum: "37, sadece 37"nin sabahini...

Dipnot: Bu vesileyle ve konudan bagimsiz tüm PFAPA anne-babalarina saygi, sevgi, sabir, kolaylik...

24 Mart 2016 Perşembe

Ne geregi var?

Rus ajani bazen sinirlerimi bozuyor. Bugün tren istasyona yanasirken ben de arka vagonlardan en öndekine dogru yanasmaktaydim. Yanindan gectigim koltuklarin birinde Rus ajanini gördüm. Ellerini Budist, Katolik kesisler veya Jedi sövalyeleri gibi (insanin 8-9 yasinda cocugu olunca benzetme haliyle Star Wars'tan da geliyor) montunun kollari icinden birbirine gecirmis, gözleri kapali "uyuyordu".

Az sonra trenin ilk kapisindan inerken onu görmedim, metro istasyonuna dogru yürürken de görmedim. Istasyona vardigimda peronda sanki dakikalardir oradaymis gibi bir durusla dikiliyordu yine!

Bazen tren-metro arasi yürüyüsünü görüyorum. Bir el cepte, pek sakin ve havali. Ama deri cantayi sıkıca tutan öbür elde dikkatli bakinca okunabilen bir telas var. Insan o eldeki telasi görmemis olsa tren istasyonunun üzerinde havada süzülerek metroya dogru uctugunu düsünebilir. Sadece trendeki kesis oturusunu ve metro peronundaki "ben coktan geldim, takiliyorum buralarda" durusunu görmüsse düsünebilir bunu.

Yine de bir sey farketmiyor. Yine de her gün ben ondan önceki metroya binip gidiyorum. Ister hizli yürüsün, ister havada süzülsün? Ne geregi var?

Iste bunu düsündürüp durdugu icin bana, kiziyorum.

Daha "Bayan Deri Sort"u, "Pürüzsüz"ü, "Bayan ve Golden Retriever"i, "Saat"i, "Stand insanlari"ni , "Cift"i anlatacagim. Bir türlü sira gelmiyor.

19 Mart 2016 Cumartesi

Gılgamış Destanı



2014 yazında Sedlacek'in Economics of Good and Evil'ini okudugumdan beri Gilgamis Destani'ni bastan sona okumamis olmak bir eksiklik gibi geliyordu. Bu hafta ancak sira geldi de okudum. Denk geldigini düsünüyorum. Ama öyle zamanlar ki bunlar, hangi hafta okusam denk gelirdi aslinda. Icinde yasadigimiz dünyayi daha iyi anlamak icin bin yillar öncesinin ortadogu/mezopotamya'sini anlamamiz gerektigine inananlardanim. Gilgamis Destani iste onun icin.

Hikaye de üzerine yazildigi tabletler gibi kirik dökük, bölük pörcük. "Giris-gelisme-sonuc"a alismis zihinlerimizi zorlayabilir. Oldugu gibi alinca ise güzel, etkileyici, sasirtici, bilgilendirici.

Bizi ekmek, bira ve kadinla bastan cikarilip "medenilestirilen" ve eskilerden tanidigi ormanin ruhunu medeniyetin eline teslim eden "Hos bir yerin efendisi"nin;  uzak diyarlarda yasayan, nedense kendisi de uzak "Yasami buldum"un; tüm gücüne, iktidarina ve tanrisalligina ragmen endiseli Gilgamis'in  dünyasina götürüyor. Ölümü, yasami, geciciligi, kaliciligi, insan olmayi anlatiyor.

Kimi endiseler, kimi yanilgilar, kimi bilge laflar ne kadar da evrensel, ne kadar da caglardan bagimsiz geliyor. Kimi yerlerde kelime oyunlari üzerinden kurulan ironik vurgular var. Bilince bugünün okuyucusunu bile gülümsetiyor veya sarsiyor. Kimi yerlerdeki benzetmeler Mezopotamya'nin iklim, cografya ve dogasina dayaniyor. Bu kisimlarda cevirmenin veya yayina hazirlayanin yorumlari, dipnotlari iyi geliyor. Bir kez kendi basima, bir kez dipnotlari ve aciklamalari da takip ederek okudum. Ayrica bu baskida ayni hikayenin bulunmus baska tabletlerdeki degisik versiyonlari da vardi. Eksikleri tamamliyordu. Asil metin 12 Tablet adiyla bilinen eski Ninova versiyonuydu. Ama Lübnan'dan Anadolu'ya genis bir cografyada Gilgamis destanini veya onun parcalarini anlatan tabletler bulunmus. Tahminen eski dünyanin yazicilik ögrenen ögrencilerine alistirma olsun diye verilirmis destandan parcalar yazmak görevi. Yani destanin tek ve bütünsel bir metni yok. Ortadogu'nun orasina burasina dagilmis, "12 Tablet"i tamamlayan pek cok baska metin var. Degisik yayinevleri degisik derlemeler yapabiliyor. Bu yüzden baska basimlardan da okumayi düsünüyorum.    

Haber bültenlerinden uzaklasmak ama haber bültenlerini daha iyi anlamak isteyenlere tavsiye ediyorum.

13 Mart 2016 Pazar

...çıkıp gidiyor.

Agustosböcegini yazdiktan sonraki ilk Pazartesi onu duragin önünden gecerken gördüm. Duymadim, gördüm. Dedigim gibi artik yüzünü biliyordum kizin. Ordan anladim agustosböcegi oldugunu. Yoksa ben o oldugunu anlamadan sessizce gecip giderdi yanimdan.

Bisikletini tamir ettirmis!

Bisikletini ta-mir et-tir-mis!

Günlerdir sabahlari yanimdan herhangi bir bisiklet gibi gecip gidiyor. Simdi sen de öbür bisikletler gibisin diyorum icimden.

Bazen oluyor bu. Bi sey sanki yasamima sirf ben onu hikaye edeyim diye giriyor.
Ve hikayesini anlattigimda da...
...çıkıp gidiyor.


Uyku



Haruki Murakami'ye giris...
Uyku

Trende sabah herkes uyu(kla)rken basladim, aksamüstü gözlerimden baslamak üzere olan gribin uykusu akarken bitirdim. Acaba kacirdigim bi sey mi vardi diye, iki gün sonra evde hasta yatagimda uyuklarken bastan bi daha okudum.

Murakami ile bu ilk tanismamiz bir "entellektüelin bunaltisi" kitabiyla olmadigi icin cok memnunum. Daha önce de demistim, "entellektüelin bunaltisi" kitaplarindan hoslanmam, okurken cok bunalirim. Uyku'yu bir ev kadinin bunaltisi gibi okumak mümkün; ondan da cok hazzetmem ama kiyisindan kösesinden bilindik mevzudur, anlayabilirim, cok zorlarsam sevebilirim. Ayrica Uyku'yu sadece ev kadinin bunaltisi niyetine okumak haksizlik olur. Uyku üzerine, uyaniklik üzerine, ölüm üzerine ve egilim üzerine söylediklerini ne yapacagiz yoksa.

Bi de baska bir yerde okudum; olaganüstü ve beklenmedik olani son derece olagan olan bir geri planin ortasinda patlatmak Murakami'nin romanlarinda ortak catiymis. Yatagin ayak ucunda biten adami ve sebep olduklarini öyle alalim peki. Arabayi sallayan iki karalti gercek miydi, yoksa baska türlü mü alalim bilemedim. Okuyanlara sordum, onlar da bi yanit vermedi. Ben roman okumayi unutmusum, yanitlari hep disarida ariyorum. Yanitin yazarda bile degil, bende ve romanin kendisinde oldugunu animsamam gerektigini söyledi bana Uyku.

Bi de Kat Menschik'in cizimleri cok güzel, cok etkileyici.

9 Mart 2016 Çarşamba

Kıymetli

Her birimizin icindeki smeagol arada bir de olsa, kendi "kiymetli"sine elestirel bir gözle bakma becerisi edinseydi, baskasinin kiymetlisi belki gözüne bu kadar cok batmaz, dünya da daha senlikli bir yer olurdu. Gibi geldi bana.

5 Mart 2016 Cumartesi

Rus ajani

Günlük üniformasi kot pantolon, beyaz mont. Bi de sag elinde deri bir evrak cantasi. Bir gün gazeteler metroda bir Rus ajaninin yakalandigini bildiren bir haberin kiyisinda resmini yayinlarsa hic sasmayacagim. Ya da metrodaki terörist saldiriyi "pendler"mis rolü yapan gizli bir Rus ajaninin tesadüfen engelledigine dair bir haber de olabilir. Bu türden bir haber hic cikmazsa... Iste o zaman yasamin bazen rolleri dagitirken yanlis metni yanlis ellere tutuşturdugu sonucuna varacagim. Cünkü öyle soguk, cünkü bakislari öyle yere dikili, düsüncesi baska bir yerlere kilitli, saclari öyle düz ve sari, durusu öyle militer egitim almis gibi. Rus ajani degilse yazik olacak.

Her gün ayni trenden indigimizi bir süre sonra farkettim. Metro istasyonuna nasil olup da benden bu kadar önce varabildigini  bir süre cözemedim. Önceleri benim bilmedigim daha kisa bir yolu kullandigini saniyordum. Oysa hayir, benimle ayni yolu kullaniyordu. Sadece trenin ilk kapisindan cikiyor, cok hizli yürüyor ve peronlardan bosalan kalabaligin arasindan benden daha kolayca siyrilabiliyordu. Fisher King'teki metro istasyonu sahnesini animsatiyordu bu bana.

Yine de yasam daima adaletlidir. Senaryoyu yazarken onun icin daha seyrek gecen bir metroyu secmisti. Bense daha sık gecen bir baglanti trenine binebiliyordum :) Iste o yüzden o peronda Rus ajani Rus ajani dikilirken, ben sarsak pendler bir sonraki maceraya dogru coktan yola düsmüs oluyordum :)

--biriktirmeden--

Neye ? - II



67 yasinda. Hintli. Bi doktorun bekleme odasinda karsima cikti. 35 yil demiryollarinda elektronik mühendisi olarak calismis, emekli olduktan sonra da yazilim mühendisi olarak. Sonra da bi gün arabasiyla yol kenarindakileri bastan asagi islatinca (istemeyerek) cok utanmis,  isini gücünü birakmis, karayollarindaki cukurlari tamir edip kapatmaya baslamis. Bugüne dek 1215 asfalt cukurunu kendi kendine tamir etmis. Kücük bir cukuru iki saatte tamir edebiliyormus, büyükler icin 2-3 gün gerekiyormus. Baslarda malzemeyi de kendisi tedarik ediyormus. Simdilerde bi takim devlet kuruluslari da malzeme sagliyormus.

Bir insan ömrünü neye vermeli?