30 Aralık 2010 Perşembe

Ja, na klar... Yanaklar!

Ayni anda iki dili birden ögrenen bir cocugu izlemek cok eglenceli.
Oglum anaokuluna gitmeye basladigindan beri her gün yeni bir seyler ögrenip geliyor. Normalde evde hic kullanmadigimiz türden "Alles klar", "Na gut, Mama", "Ja na klar" gibi cümleleri ondan her ilk duyusum büyük sasklinlik yaratiyor bende.

Bir de iki dil arasinda kurdugu, yetiskinlerin genellikle görmedigi türden baglantilar var. Gecen aksam yatagina yatirmis uyutmaya calisirken "Simdi uyuyacagiz ve yarin sabah kalkip anaokuluna gidecegiz" gibilerden bir seyler söyledim. Önce "tamam, tamam anne, tabii ki" anlaminda "Ja, na klaaar, ja na klaaar" dedi. Sonra birden söylediginin Türkce'deki ses benzerini farkederek "ya-nak-laaaarrrrr, ya-nak-laaaarrr" diye bagirmaya basladi avazi ciktigi kadar.

Kirk yil düsünsem aklima gelmezdi. Beyninin bunlari farkeden tarafi her daim acik kalsin diliyorum...

20 Aralık 2010 Pazartesi

gurur duyar, elleri ceplerinde

"Kölelik ve savas karsiti binlerce insan vardir, ama henüz bunlara bir son vermek icin hicbir sey yapmamislardir; Washington ve Franklin'in cocuklari olarak kendileriyle gurur duyar, elleri ceplerinde otururlar; ne yapmak gerektigini bilmediklerini söyleyip hicbir sey yapmazlar; özgürlük meselesini bile serbest ticaret meselesine öncelik vermek icin ertelerler;..."

Ilginc degil mi? Thoreau bin sekizyüz bilmem kacta Sivil Itaatsizlik'te (tam metni burada) söylüyor bunlari.
Simdi özellikle kalin yazilmis iki cümleyi tekrar ve "Washington ve Franklin'in" yerine "Atatürk'ün" koyarak okuyun. Bakin, bakin günlük gida geliyor iste...

Bu Homo Sapiens ilginc bir tür. Cag ve cografyadan bagimsiz küresel düzeyde ayni karakteristik özellikleri gösteriyor ama öyle olmadigini iddia etmeyi seviyor.

16 Aralık 2010 Perşembe

Dokumacilar evinin söyledigi...


Zwischen Handwerk und Maschinenzeit liegt der Weberkampf und Leid.
El emegiyle makina zamanlari arasinda dokumacinin mücadele ve kederi yer alir.  

Binanin adi "dokumacilar evi".
Dokumacilar loncasi olsun diye insa edilmis en basinda, yüzyillar önce. Yikip yikip yeniden yapmislar.
Kastedilen "makina zamanlari" 19. yüzyil bu arada, endüstrilesme cagi.

Bir de fotografini cekmedigim bir cümle var baska bir cephesinde binanin:

Der Mensch webt seine Gewebe und die Zeit webt die ihren.
İnsan kendi ağını (dokusunu) örer, zaman da kendininkini...

Konusan evleri seviyorum.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Aliskanliktan Vatanseverlik Üzerine

Bazen bir sey okuyorum, "Tamam, günlük gidami aldim, bugün ne sacmalik okursam okuyayim, günüm kayip degil, kurtuldu" diyorum.

Gecen gün hastanede oldu ayni sey. Genel kabulün önüne bir sandik koymuslar. Icine hastane kütüphanesinden tasfiye etmek istedikleri kitaplari doldurmuslar. Tanesi 1 euro'ya satiyorlar. Önce Heinrich Böll'ün bir kitabini buldum. Dil okulundayken iki hikayesini okumustum: "Kulpsuz Fincan" ve "Ekmek Torbasi". Ondan beridir aklimda kendileri.

Bir güne bir hazine yeter, baska cikmaz diyen ic sesime uyup sandigi desmeyi birakmak üzereyken, Brecht'in kisa yazilarindan derleme bir kitap buldum. Önce kararsiz kaldim. Tamam, hemserimiz falan ama ben altindan kalkabilir miyim Brecht'in? Sonra kararsizlikla sayfalari cevirirken bir baslik gördüm. Anladim, bir günlük gida geliyor. Gerisini okumadan aldim kitabi. Daha sonra doktoru beklerken okudum.

Baslik "Aliskanliktan Vatanseverlik Üzerine" (Über den Gewohnheitspatriotismus)

Brecht cevirdigimi iddia etmek haddime olmayacagindan, serbest ceviriyle anladiklarimi yaziyorum:

"Seni aliskanliktan kafayi cekmeye, aliskanliktan felsefe yapmaya ve aliskanliktan asik olmaya karsi uyardiktan sonra, simdi de aliskanliktan vatanseverlige karsi uyariyorum. Dedigim gibi, aliskanliktan kafayi bulmakla ilgili en kötü sey, nasil yürünecegini, nasil is yapilacagini ,...unutmak degil, nasil kafa cekilecegini unutmus olmaktir. Böylece yasamini anavatani icin aninda feda etmeye hazir olan adam da, yavas yavas vatanina karsi duydugu sevgiyi kaybeder. Durmadan odun kesen bir adamin, odun kesmeyi sevmeyi, aliskanliktan odun kesmekle (ki tamamen yararli bir seydir aslinda) karistirmasi gibi... Ancak aliskanliktan vatansever sonunda sadece bir kahramana daha cok sevgi duyar ki, o da bizzat kendisidir. Bunlar yine iyisi, cünkü vatanseverlerin cogunlugu sadece konusur. Konusmacilar ve kahramanlar, gayet yararli insanlardir ama birbirleriyle hicbir ilgileri yoktur.  Bu insanlar icin vatan sevgisi gevezelige olan sevgilerindendir. Kendi tutumlarinin erdem ve kusursuzluguna hayranlik duymak hostur. Baskalarinin tutumlari hakkinda sövüp saymak da bir o kadar rahatlaticidir. Ama canim, bu hic de erdemli ve hicbir sekilde kusursuz degildir... Aliskanliktan vatanseverlerin hep kullandigi bir ifade vardir: "Halkimiz". Bu ifadeyle kendilerini halkin disinda tutar ve halkin, halklarinin, önlerinden (bir gecit töreni havasinda?) gecip gitmesini saglarlar. O, onlarin halkidir; onlar halkin sahibidir.  Onlari ve onlar icin neyin iyi oldugunu bilirler. Onlar icin bazi seyleri feda etmeye hazirdirlar, buna karsilik halktan da bir seyler beklerler.... "

Biri beni durdurmazsa bütün bölümü alintilayacagim.
Siz en iyisi google'a "halkimiz" sözcügünü vererek bir arama yapin. Oldukca eglendirici...

Dip not: "Neee!, hastane kütüphanesinden cikma kitap mi aldin? Hijyen? Bakteri? Virüs?" diyen okuyucu:  Hastanede, hasta yataginda ya da refakatci koltugunda kimse Brecht veya Böll okumuyor kanimca. Sandikta olmalari da bunun göstergesi. Zaten öyle temiz duruyorlardi ki, kitapcidan satin alsam ancak bu kadar el degmemis olabilirlerdi.

Bi dipnot daha: Linguistik meraklari olan okuyucu: Türkce'de anavatan dedigimiz seye Almanca'da Vaterland diyorlar; yani "babavatan".  Devlet baba diye bir kavramlari ise yok. Bence ilginc. Sosyolojik bazi cikarimlar da yapilabilir sanirim.

13 Aralık 2010 Pazartesi

PFAPA hakkinda bilgilenin!

Ben ne bir hekimim, ne de tıp konusunda egitimli biri... Bu yaziyi bir anne olarak yasadigim ve okudugum seylere dayanarak yaziyorum. Bu konuda yazmak bir taraftan biraz rahatsiz ediyor beni. Ama yazmamin yine de iyi olacagini düsündüm. Baska anne babalar belirsizligin kör kuyusuna düsmesin diye. Gecenin yarisinda kucaginda hasta bir cocukla oturmus, acil servisin tavanini seyrederken "bir tuhaflik var, ama ne?" diye düsünüp durmasin diye. Kendi anne-babalik becerilerinden süpheye düsmesin diye. Bir de baska cocuklar gerekmedigi halde antibiyotik yüklenip durmasin diye. Uzman olarak yazdiklarimda hata görüyorsaniz, düzeltin; eksiklik varsa, tamamlayin lütfen. Anne-baba olarak bu yaziyi cocugunuza teshis koymak icin kullanmayin. Süpheye düstügünüz noktalar varsa, o zaman da önce doktorunuza danisin.

Şu sorularla baslayalim:
- Cocugunuz sık sık atesleniyor mu?
- Atesi hizla ve cok mu yükseliyor? Her seferinde 39-40 dereceye ciktigi oluyor mu?
- Cocugunuzun neredeyse her ay ve hemen hemen düzenli araliklarla ateslendigini gözlüyor musunuz? "Bugünlerde yine ateslenir" dediginiz ve bunun dogru ciktigi oluyor mu?
- Burun akintisi, hapsuruk, öksürük, döküntü veya ishal, kusma sikayetleri olmadan sadece atesi mi yükseliyor?
- Atesi klasik ates düsürücülere (paracetamol, ibuprofen) zor ve yavas mi karsilik veriyor?
- Atesi antibiyotik vb. kullanmadan 3-5 gün icinde kendiliginden mi geciyor?
veya antibiyotik kullandiginiz halde ise yaramadigini mi gözlüyorsunuz?
- Ateslendigi kimi zamanlar agzinda aft, kulak alti bezlerinde hafif sisme oluyor mu? Doktora götürdünüzde bademciklerinin sistigi, bogazinin kizardigi mi söyleniyor?
- Cocugunuzun neden diger cocuklardan daha cok hastalandigini sorguladiginiz oluyor mu?
- Cocugunuz bu tekrarlayan 3-5 günlük ateslenmeler disinda saglikli, hareketli ve mutlu bir cocuk mu?

Belki sizin cocugunuz da bir PFAPA hastasidir.

PFAPA nedir?
PFAPA ilk kez 1987 yilinda Marshall ve meslektaslari tarafindan tanimlanmis bir hastalik. Baslangicta Marshall's syndrome adiyla anilmis. Ayni ekip 1989 'da yazdiklari bir baska yazida (PFAPA syndrome (letter).Pediatric Infectiuos Diseases Journal 8:658–659) hastaliga PFAPA (Periodic fever aphthous pharyngitis and cervical adenopathy) adini vermisler. Türkçesi Aft, farenjit ve boyundaki lenf bezlerinin sismesi esliginde periyodik ates.

Hastaligin belirgin özellikleri sunlar:

- ilk kez bes yasindan önce ortaya cikan, aniden yükselip, kolaylikla 39-40 dereceyi bulan ates ataklari.
- atesin 3-8 haftalik, genellikle önceden tahmin edilebilecek kadar düzenli araliklarla gelmesi
- 3-5 gün sürmesi, ardindan kendiliginden gecmesi
- esliginde klasik solunum yolu ve mide-bagirsak enfeksiyonu sikayetlerinin bulunmamasi
- bazi seferlerde agizda aft, kulak alti bezlerinde sislik, bogazda bademciklerde kizarma
- atesin klasik ates düsürücülere yanit vermemesi , antibiyotiklerin etkisiz kalmasi
- yapilan testlerde herhangi bir enfeksiyon bulgusunun olmayisi (negatif bogaz, idrar kültürü vb.)

Bunlara ek olarak bazi cocuklarda atesle birlikte bas agrisi, bazilarinda da karin agrisi, eklem agrisi ve hatta kusma görülebiliyor. PFAPA'nin az bilinen, ama bilindiginden daha sık rastlanan bir hastalik oldugu söyleniyor. Genellikle bogaz enfeksiyonu, kronik bademcik iltihabi vb. hastaliklarla karistiriliyor. Sadece anne-babalar degil, pek cok cocuk doktoru da bilmiyor bu hastaligi ya da ismen biliyorlar ama hic PFAPA vakasiyla karsilasmadiklarindan, gördüklerinde ayirt edemiyorlar.  Pek cok doktor, cocuklarin özellikle yasamlarinin ilk yillarinda sıkca hastalanmasinin normal oldugunu, bagisiklik sistemlerinin böyle gelistigini söylüyor, ki temelde dogru. Bu yüzden yilda 12 kez hastalanmalari (dolayisiyla ortalamada ayda bir kez ateslenmeleri) normal kabul ediliyor. Fakat PFAPA bundan farkli bir sey. Bazen aileler cocuklarindaki tuhafligi doktorlardan daha önce farkedip detayli arastirma icin israrci oluyor. Hastalik böyle ortaya cikiyor. Elbette doktor PFAPA ile yeterince asina olmus bir doktor degilse...

PFAPA hastasi cocuklar ates ataklarinin disindaki saglikli dönemlerinde, her cocuk gibi mutlu, neseli, hareketli cocuklar. Ates ataklari sirasinda da, gün icinde atesin tepeye vurdugu anlar haric gayet hareketli ve saglikli görünüyorlar. Bilmeyenlere "bu cocugun neresi hasta?" dedirtecek kadar...

Atesli dönemde yapilan kan testlerinde lökosit (akyuvar) , CRP ve sedimentasyon degerlerinin ciddi ölcüde yükseldigi görülüyor. Bunlar, genellikle vücutta bir enfeksiyon olduguna ve bagisiklik sisteminin onunla savastigina dair bir isaretmis. Oysa yapilan diger testler (kültürler, vb) hep negatif cikiyor. PFAPA bir oto immun hastalik. Yani bagisiklik sistemi vücutta savasmasi gereken bir unsur (bakteri, virus) olmadigi halde, asiri hassasiyetle aktive oluyor ve savunmaya geciyor. Bilinen diger oto immun hastaliklardan Ailevi Akdeniz Atesi, Behcet hastaligi, Cyclic neutropenia, HIDS ve TRAPS'in genetik kaynakli oldugu kanitlanmis. PFAPA'nin da öyle oldugu saniliyor. Erkek cocuklarda biraz daha fazla görülüyor. Dagilimi bölge ve irktan bagimsiz. Henüz tam olarak hangi gendeki bozuklugun hastaliga yol actigi belirlenememis.  Tip cevrelerinde hakim olan genel görüs bu. Yalniz Cocuk Enfeksiyon Hastaliklari Uzmani Dr. Sarah Long'un ilginc bir makalesi var. PFAPA'nin kimi acilardan genetik, kimi acilardan enfeksiyonel bir hastaligi andirdigini; genetik hastaliklarla enfeksiyon hastaliklari arasinda bir gecis hastaligi olabilecegini söylüyor. Makale su: Long, Sarah S. (1999). "Syndrome of Periodic Fever, Aphthous stomatitis, Pharyngitis, and Adenitis (PFAPA) - What it isn't. What is it?". Journal of Pediatrics (Mosby, Inc.) 135: 1–5.

PFAPA'nin her zaman bir ailede tek bir cocukta görüldügünü söyleyen bilimsel makalelere karsin, ayni ailede birden cok PFAPA vakasini  (kardesler ya da cocukken benzer sekilde cok ateslendigi hikaye edilen 1. ve 2 dereceden akrabalar)  nakledenler de var. Genleri etkileyen cevresel  bazi faktörler etkili olabilir diye kisisel bir yorum getiriyorum okuduklarima, ama tıp insanlari ne der, bilemem...

PFAPA'yla ilgili problem, nedeninden tedavisine kadar her seyin az biliniyor olmasi. Hatta sebebi bilinemeyen ve periyodik olarak ortaya cikan her türlü atesi siniflandirmak icin kullanilan bir "son care" teshisi oldugunu ve ileride, bugün kabaca PFAPA diye teshis edilen pek cok alt hastaligin tanimlanacagini söylüyor bazi kaynaklar. Dogru olabilir, cünkü PFAPA'li cocuklarin anne babalarinin yazistigi tartisma gruplarinda birbirinden gayet farkli hastalik tablolari anlatiliyor bazen.

PFAPA tehlikeli mi?
O kadar da degil. Öyle ki, oto-immun hastaliklar icinden birini secmeniz gerekseydi, mutlaka PFAPA'yi secerdiniz. Bir kere digerleri gibi bir ömür boyunca birlikte yasanmiyor. Iyi olasilikla 2-3 yil sonra , en kötü olasilikla ergenlik döneminde kendiliginden geciyor, Yetiskinliginde PFAPA hastasi olan, bilinen hic kimse yok. Eger cocugun yüksek ates sebebiyle havale gecirmeye özel bir egilimi yoksa, yüksek atesin kendisi de büyük bir tehlike olarak görülmüyor. Elbette 40'i gecmesine yine de izin vermemek gerek. PFAPA, ates ataklari sirasinda cocugu cok yoruyor. Ama toparlanmasi da cabuk oluyor. Tüm bilimsel makalelerde kalici bir hasar ya da gelisme geriligine yol acmadigi özellikle belirtiliyor.

PFAPA tehlikeli degil ama hem cocugu, hem de aileyi, ruhsal ve sosyal acidan yoran ve zorlayan bir hastalik (Öyle olmayan hastalik var mi gerci?). Teshis edilene dek gecen belirsiz sürec özellikle üzücü. Ne kadar bilgilenirseniz bilgilenin ve hazirlanirsaniz hazirlanin, gerekli her seyi yapmaniza ragmen atesin hala yükseldigini görmek ise insani cok caresiz birakiyor bazen. Cocugunuzun durmadan hastalanmasi üzerine yapilan yorumlar ya da tam tersine hastaligini cok abarttiginizin düsünülmesi (cünkü o kadar da hasta gözükmüyor atessiz anlarinda)  anne-baba olarak sizi yipratiyor.  Özellikle anaokulu ve ilkokul cagindaki cocuklar ortalama ayda 5 gün okuldan uzak kalmaktan olumsuz  etkileniyorlar. Elbette tüm ailenin de yasamini, tatillerini, ziyaretlerini, her türlü sosyal etkinligini ates takvimine göre planlamasi gerekiyor. Cok daha agir seyreden, yasamsal risk tasiyan baska hastaliklarin oldugunu bilince, bütün bunlar dünyanin sonu degil  tabii ki. PFAPA'li cocuklarin özellikle sosyal aktivitelerden ve spordan uzak tutulmalarini, sürekli hasta muamelesi görmelerini gerektiren bir durum yok. Bir kez teshis konunca ve belirsizlik ortadan kalkinca iyi bir planlama ile ates ataklari -zorlamaya devam etse de- daha iyi basa cikilabilir hale geliyor.

Peki ya tedavi?

PFAPA'nin tedavisiyle ilgili 4 secenek var. Her biri aslen baska hastaliklarin tedavisinde kullanilan ve PFAPA üzerindeki etkisi tesadüfen belirlenmis yöntemler. Etki mekanizmalari bilinmiyor.

1) Prednisone: Bir tür kortizon (Prednisone) bagisiklik sistemini baskilayarak, ates ataklarinin bir kac saat icinde tam olarak kesilmesini  sagliyor. Normalde 4-5 gün süren bir ates ataginin önünü Prednisone ile bir kac saat icinde kesmek mümkün. Kortizon, enfeksiyon kaynakli ateslerde ayni etkiyi göstermediginden, ayni zamanda PFAPA'nin ayirici tanisinda kullaniliyor. Prednisone'un uzun vadede her ates atagini kesmek icin kullanilmasi ise pek önerilmiyor. Bilinen yan etkileri bir yana, kortizon ates ataklarinin daha sık gelmesine yol aciyor cünkü. Örnegin normalde 4 haftada bir gelip 4-5 gün süren bir ates ataginin önü Prednison ile ilk günden kesilebiliyor. Buna karsilik  ates iki haftada bir gelmeye basliyor. Secim sizin.

2) Bademcik ameliyati: Ilginc bir sekilde kronik bademcik enfeksiyonuyla cok karisan bu hastaligin bir tedavi sekli de onunla ayni: Bademciklerin alinmasi. Ameliyatin basarisi üzerinde pek cok arastirma var. %70-80 arasi iyilesme sansi oldugu söyleniyor. Kimi uzmanlar arastirmalarin metodigini, deneye dahil edilen PFAPA hastalari ile kronik bademcik iltihabindan muzdarip cocuklarin yeterince hassas olarak ayirt edilmeyisini elestirerek, bademcik ameliyatinin basarisinin sanildigindan az oldugunu söylüyorlar. Kendi PFAPA'li cocugunu bademcik ameliyati ile tedavi eden ve PFAPA'nin ameliyatla tedavisi konusunda ABD'de önde gelen uzmanlardan Dr. Greg Licameli'nin hikayesi burada. Buna karsilik, bazen ates ataklarinin ergenlik döneminde bir süreligine geri döndügü vakalar da var ve o zaman aldirilacak baska bademcik de yok. Beklemek ya da ameliyat ettirmek? Secim sizin.

3) Cimetidine: Reflü tedavisinde kullanilan bir ilac bu aslinda. Bilinmeyen sebeplerle bazi PFAPA'li cocuklarda ise yariyor. Etkisini görebilmek icin, en az 6 ay sürekli kullanmak gerekiyor.  Basari orani düsük. Ilac kesilince ataklar yeniden basliyor. Kücük cocuklarda bu kadar uzun süreli ilac kullanimi yan etkisiz olmasa gerek. Kaldi ki, 5-6 yasina dek bir cocugu düzenli olarak her gün tatsiz tuzsuz bir ilaci icmeye ikna etmek ayri bir zorluk. Amerika'da tedavi secenekleri arasinda sürekli anilan bu ilactan Türkiye ve Almanya'da konustugum hicbir doktor sözetmedi. Secim sizin.

4) Beklemek: Yeterince sabir ve dayanma gücünüz varsa, hicbir ilac kullanmadan ve bademcikleri aldirmadan hastaligin en gec ergenlik döneminde kendiliginden gecmesini bekleyebilirsiniz. Cocugun yüksek atesi nasil tolere ettigi (havale riski), ates ataklarinin sıklığı ( 3 haftada bir geliyorsa dayanmak zor, 6-7 haftada bir geliyorsa idare etmek daha kolay), henüz okula gidip gitmedigi gibi faktörleri gözetmek gerek.

Beklerken doktor onayiyla ( "faydasi yok ama zarari da yok" resmi görüsünü bildirecektir muhtemelen) probiyotikler, omega 6 yönünden zengin yaglar, C vitamini ile tedavi yollarini deneyebilirsiniz. Bunlar zaten bagisiklik üzerine olumlu etkisi bilinen, anti-enflamatuar etkileri oldugu söylenen maddeler. Fayda gördügünü söyleyen anne-babalar var. Secim yine sizin.

Iyi de teshis nasil konuyor?
PFAPA ile ilgili sorunlardan biri de bu. Tam sebebi bilinmedigi icin, dogrudan teshis edilmesini saglayan bir test de yok. Benzeri bütün hastaliklar elenerek sonuca variliyor:
  • Cyclic neutropenia'den ayirt etmek icin 4 hafta süreyle haftalik olarak CRP, sedimentasyon ve tam kan sayimi kontrolleri yapiliyor.
  • Ailevi Akdeniz Atesi, CINCA, TRAPS, HIDS gibi bazi hastaliklar genetik testlerle eleniyor.
  • Behcet hastaligi ön kol icine enjekte edilen tuzlu suya cildin verdigi tepkiye bakarak eleniyor.
  • Atese sebep oldugu bilinen cesitli alerjiler ve eksiklikler kanda test ediliyor.
  • Bazen Malta hummasi ve tüberküloz bile test ediliyor.
  • Tüm bu hastaliklar elendikten sonra klinik tablo PFAPA'ya uyuyorsa ve bir kerelik kortizon uygulamasi atesi düsürüyorsa teshis konuyor.
Yanit PFAPA ise kulübe hosgeldiniz! :(
Bu konuda daha detayli bilgi icin buyrun.
PFAPA hakkinda sormak veya paylasmak istedikleriniz varsa adresim: bife1306/*/at/*/gmail/*/com

Baba blog

Bir de sunu merak ediyorum bazen: Neden hic baba blogu yok?
Vardir belki bir iki tane, laf arasinda babalik hallerinden bahseden blogcu baba. Ama ben tamamen baba olusa dair deneyim ve duygularin anlatildigi, baba-cocuk bloglarindan bahsediyorum. Örnegin söyle seyler yazan bloglardan:

"Cok severek okudugum En Baba Blog'un yazari sevgili Selim gecenlerde Edison Küreleri'nden* bahsetmisti. Hem koordinasyon, hem ince motorik becerilerini arttiran harika bir oyuncakmis. Gecenlerde bilmemne AVM'de gezerken gördüm, hemen aldim ben de. Selim iyi dediyse, ayrica arastirmak gerekmez. Iyi ki su blog babalari var. Neyse, Nazli Can baslarda pek ilgilenmemisti, dünden beri bir merak, bir merak. Hic araliksiz onu oynuyoruz. Annesi cagirdiginda yemege bile gitmek istemiyor."

ya da...

"Bizim kizin uyku sorunu icinden cikilmaz bir hal aldi. Annesi gündüzleri hayalet gibi geziyor, yikildi yikilacak. Ben de isyerindeki arkadaslarla konusurken ögrendigim bir kitabi aldim hemen. 2-3 yas cocuklarinda uyku egitimi hakkinda. Cok ilginc seyler var kitapta. Yazarinin da 3 cocugu varmis. Iskembeden atmiyor yani. Esime anlattim, hemen uygulamaya basladik. Biraz düzelme var simdiden. Bütün babalara tavsiye ederim. Okuyun, okumaya vakti olmayan esinize özet gecin."

ya da...

"Bakin bu Alp Naz'in uykudan yeni uyandigindaki suratinin fotografi. Ne komik, degil mi?
Bu da haftasonu yaptigi lego gökdelenin fotografi. Nasil da gururla poz verdi yaninda aslan oglum (kizim) benim.
Bu da, bu da, arabada ben sürecegim diye direksiyona atildigi an. Annesi cekmis yumurcagi..."

Sahi, var mi böyle baba bloglari? 
Oldugunu duysam bir yasima daha girecegim sanirim...

Dipnot:
*Edison Küreleri: Yok öyle bir oyuncak, hemen arastirmaya girismeyin. Ben uydurdum... 

11 Aralık 2010 Cumartesi

Cok bencilce hareket ediyorum , biliyorum

Kimi zaman her ugradigim blogda ayni kisilerin yorum birakmis oldugunu görmekten sıkılıyorum. Hani komsularinizdan biri gezmeyi cok sever de, kime, nereye ugrasaniz ordadir, acilan her kapida ev sahibiyle beraber iceriden gelen şen sesi karsilar sizi. Hani seversiniz aslinda komsularınızı da, her Allah'in günü burun buruna gelmekten hazzetmezsiniz. Öyle bir sey yaklasik.

Böyle durumlara karsilik gizli blog vahalarim var benim.  Popüler olmadiklari ve popülerlik kaygisi gütmeden yazildiklari icin az bilinen; az ziyaretci, az yorum alan bloglar. Yazdiklarinda ince espri anlayisina bulanmis derinlik ve genislik buldugum; üstelik bu hacmin icini de doldurmayi bilen, zeka piriltilari beni neseye bogan blog yazarlari. Pek yorum da yapmadan, sessizce okuyorum onlari. Blogroll'üme eklemiyorum kasitli olarak. Cok hosuma giden yazilari oluyor; alintilamamak, link vermemek icin kendimi güc tutuyorum. Daha bir önceki yazida öyle bir tanesine link verdim dayanamayip; cok kafam bozuldu.

Cok bencilce hareket ediyorum , biliyorum.

Ama aslinda söyle de bir his var icimde. Benim blog vahalarim cok az bilinen ve az okunan bloglar da degiller tam olarak. Sadece öylesine iyi yaziyorlar ki, insan(lar) üstüne yorum bile yapmak istemiyor, bozmamak icin. Ya da yazamiyorlar o yaziyi karsilayacak bir yorum. "Eline saglik canimcim, harikasin!", "Ay, ben de, evet, aynen öyle" yorumlarinin yüzeyselligi, yazinin derinligi karsisinda patavatsiz, arkasindan sessizlik getiren bir saka gibi duruyor cünkü.

Sizin de vardir belki öyle vahalariniz. Hangileri diye sorsam söylemezsiniz de simdi. Ben de benimkileri söylemem zaten. E, peki, anlastik o zaman.

10 Aralık 2010 Cuma

Internet arkeolojisi üzerine öngörüler

Bazen de 25-30 yila kadar dogacak yeni, multi disipliner bilim dallarini düsünüyorum. Internet sosyolojisi, internet psikolojisi... Internet arkeolojisi hatta! Evet, evet kesin böyle bir bilim dali olacak. Sagda solda, bir server ciftliginde ya da cöplügünde unutulmus ama calisir vaziyette bir antika server bulacaklar örnegin. Mal bulmus magribi gibi sevinecekler.Truva'yi buldugunda o Alman ya da Avusturyali arkeolog ne hissettiyse, onu hissedecekler belki. Serverin üzerindeki dijital tozlari, bugünün arkeologlarinin inceligiyle, özenle tek tek süpürecekler.

Merakla, saskinlikla okumaya baslayacaklar sonra. Devlet ve medya arsivlerinde yazmayacak türden gayet günlük detaylara ulasacak, büyük olaylari sokaktaki insanlarin gözünden ögrenecekler. Gecenlerde Vatikani sarsan adam Savonarola hakkinda bir belgesel izledim. Floransa'li bir eczacinin tuttugu günlüklerde o karmasik dönemde olup bitenlere dair ilginc detaylar bulunuyormus örnegin. Savonarola'ya degil, aksamlari eve gidince günlük tutma aliskanligindaki 15. yüzyil eczacisina hayran oldum daha cok. Bir bakima o türden kayitlar tutuyoruz biz de gelecek icin. Peki günlük dertlerimiz internet arkeologlarina tuhaf gelecek mi? Yoksa biz nasil Shakespeare okurken kahramanlarini giysilerinden ve ortamlarindan soydugumuzda bizim gibi insanlar görüyorsak, onlar da kendilerini mi görecekler? Sonuclari onlara uzanan hatalarimiza kizacaklar mi peki? Bence kizacaklar.

Yazdiklari tezlerde ve arastirma raporlarinda söyle laflar olacak sanirim:

"Gelisen fastfood akimina ragmen tüm dünya mutfaklarinda 21. yüzyil baslarinda yasanan canliligin bir sebebi de o dönemdeki uluslararasi yemek blogu hareketidir."

"Yeni gelisen iletisim ve haberlesme teknolojileri kendilerine özgü sosyal dinamikleri, yeni iletisim yöntemlerini ve sorunlarini da beraberinde getirmekteydi. Bkz. Xdf125s34 kodlu antik server üzerinde belgelenen  Türk Bloggerlari Büyük Meydan Savasi"

"2000'li yillarin baslarinda hala Ferber yöntemi ile cocuk uyutmanin erdemine inananlar vardi."

"Kagit ve plastik toplayip dönüstürerek dünyayi kurtarabileceklerine de inaniyorlardi ayrica. Peh!"

 vb. vb. vb.

Su var ki, okuduklarina dayanarak vardiklari yargilarin en az yarisinda yaniliyor olacaklar. Sebebini hepimiz az cok biliyoruz. Haydi egri oturup dogru konusalim, senden ötürü benden ötürü...

4 Aralık 2010 Cumartesi

Ayva cicek acmis, yaz mi gelecek?

Bazen kabus gibi bir fikir gelip yerlesiyor aklima. Sincap oglum büyümüs, 14-15 yasina gelmis, armut dibine düstügünden blog falan tutar olmus, bir gün bana sitem ediyor: "Bloglarda annenin sana blogundan gönderdigi ilk mektup diye bir mim dolasiyor ve ben senin yüzünden katilamiyorum! Senin yüzünden ultrason fotografi mimini de kacirmistim zaten."

Hakli, cünkü tüm blog annelerini, cocuklarinin en gec birinci dogumgününde avucunun icine alan ruh halini bir türlü yakalayamadim ben. Tuttugum hicbir blogda "Canim yavrum..." diye baslayan , "...yasamim seninle anlam kazandi, bir daha hicbir sey ayni olmayacak" diye devam eden bir mektup yok. Ben o siralarda kefir nasil mayalanir, pittosporum tobira nedir, onlari yaziyordum. Utanc duyulacak sey!

Neyse ki , sonra cocuklugumuzda sesimizin kaydedildigi, ablamin hakkimda 5 yas kiskancliklarini ifsa ettigi, birilerinin "Ayva cicek acmis, yaz mi gelecek"i söyledigi, bugün sadece hatirasi kalmis, adini bile bilmedigim teyp bantlarinin ve ayrica 5,25'lik disketlerin basina gelenleri animsiyorum. 10 yil sonra birakin tuttugumuz bloglari, blog kavraminin kendisi bile olmayacak belki. Google hala varsa, blog diye arattiginizda "antika...ilkel...giris seviyesinde dijital günlük..." falan diye bir seyler anlatacak. Ya da küresel felaket gercekten vuku bulacak ve internet medeniyetin diger lüksleriyle beraber mazi olacak. Cocuguna hatira kalsin diye blog tutanlar mi?  Ha ha ha! Komik olmayin...

Vakit varken bir de yedegini alin blogunuzun , akliniz varsa...